Başkasının İşine Karışma

B

     İnsan kendini ilgilendirmeyen bir söze veya işe karışırsa başına tıpkı maymuna dülgerden gelen belalar gibi nice felaketler gelecektir!
     Dimne;
     “Nasıl, hangi bela?” deyince Kelile anlatır öyküyü.
     “Anlatırlar ki maymun, bir dülgerin ağaca çıkıp dalları biçtiğini, bir arşınlık budamadan sonra gövdeye kama soktuğunu görür. Bu garip iş maymunun hoşuna gider. Bir kenara gizlenir ve dülgeri seyreder. Adam oradan ayrılınca maymun kalkar, kendisini ilgilendirmeyen işe burnunu sokar. Tahtanın üstüne zıplayarak sırtını kamaya verir, yüzünü de tahtaya çevirir. Bu esnada kuyruğu yarığın içine girerek kamayı zorlar ve yerinden çıkarır. Böylece kuyruğu sıkışır, maymun açıdan bayılacak hale gelir.
     Bir süre sonra dülger geri dönüp maymunu o vaziyette bulunca, yer misin yemez misin deyip girişir hayvancağıza! Zavallının dülgerden yediği sopa, tahtadaki yarıktan çektiği acıyı ikiye katlar.
    Dimne der ki:
     “Söylediğine kulak verdim. Ancak şunu bilmelisin ki krallara yaklaşan herkes ille de karnını doyurmak ya da bir menfaat elde etmek için yapmaz bu işi. Hatta dostu sevindirmek, düşmanı mahvetmek için de yanaşabilir. Evet, insanlar arasında öyleleri var ki, azıcık bir menfaatle bayram eder; kupkuru bir kemiği ele geçirip onunla sevinen it gibi! Erdem ve kişilik sahibi olanlar ise azıcık bir menfaatle tatmin olmazlar. Benliklerini yüceltip rahatlatacak ve ‘işte biz buna layığız’ dedirtecek hedeflere erişmedikçe memnun olmazlar. Önce tavşanı parçalayan ama deveyi görünce de elindekini bırakıpdeveye saldıran aslan gibi! Görmüyor musun; köpek önüne üç beş kırıntı bırakılsın diye kuyruğunu sallar ama gücü ve üstünlüğü herkesçe kabul edilen fil kendisine yem verildikçe suratı okşanmadan ve nice sevgi alameti gösterilmeden asla tenezzül etmez, yemini yemez! Kim ki servetle yaşar, erdemli davranır, ailesine ve kardeşlerine ikram etmeyi bilirse, ömrü kısa da olsa upuzun bir hayat sahibidir! Oysa kendine ve yakınlarına karşı cimri davranan ve yaşam tarzı dar, sıkıcı olan var ya, inan mezardaki bile ondan daha diridir. Sadece karnını doyurmak için çalışan, bununla yetinen, başka bir iş yapmayan kişi ise hayvanlardan sayılır.”
     Kelile der ki:
     “Ne demek istediğini anladım. Sen yine aklına danış ve şunu bil; her insanın bir mevkii ve değeri vardır. Kendini o konumda tutabiliyorsa tam; kanaatkâr olması gerekir artık. Bizim konumuz asla duruşumuzu, tavrımızı kötü gösterecek, küçültecek bir konum değildir.”
     Dimne karşılık verir:
     “Mevkiler, üzerinde kavga edilen ve mertlik derecesine göre müşterek olan şeylerdir. Niceleri var ki kişiliği, mertliği sayesinde alt mevkiden üst mevkie yükselir; niceleri de kişiliksiz davrandığı için yüksek bir mertebeden düşüverir ta altlara. Ulu makama, iyi bir konuma tırmanmak çok zordur, oysa oradan aşağı düşmek kolaydır, Ağır taşı düşün; yerden kaldırıp omuza koymak ne denli güç değil mi? Ama o taşı yere bırakmak öyle kolay ki! Öyleyse bize yakışan, bizden yukarda olan mevkilere göz dikmek ve olanca gayretimizle, arzumuzla bu mevkileri elde etmeye çalışmaktır. Biz madem bulunduğumuz konumdan kalkıp bir diğerine geçebiliyoruz; ne diye şu mevkiimizle kanaat edelim ki?”
     Kelile sorar:
     “Ne yapmayı düşünüyorsun?”
     Dimne yanıt verir:
     “Ben bu fırsattan yararlanarak kendimi aslana tanıtmak istiyorum. Ona marifetlerimi göstermeliyim sanıyorum, zayıf görüşlü biridir o… Kim bilir, ona yaklaşır ve yanı başında bir makama kurulurum!”
     Kelile der ki:
     “Aslanın endişeli olduğunu, kafasının karıştığını nerden biliyorsun?”
     Dimne cevap verir:
     “Gayet açık bir şekilde bunu görüyorum, düşüncelerim bu kanıya varıyor! Zira kafası çalışan kişi, arkadaşının hal ve davranışlarından çıkarıverir onun ruhsal durumunu!”
     Kelile:
     “İyi ama ne kralın arkadaşısın ne de krallara nasıl hizmet edileceğini bilirsin! Nasıl bu kadar ümitvar oluyorsun onun yanında bir makam elde edeceğin konusunda?”
     Dimne:
     Kuvvetli adam her zaman yük taşımasa bile ağırlık kaldırmaktan korkmaz. Zayıfa gelince; asıl işi hamallık olsa bile ağır yükü kaldıramaz!”
     Kelile:
     “Bir kral, ikram etmek isteyince asla huzurundaki erdemlileri araştırmaz! Sadece yakınında oturanı, kendisine sokulanı tercih eder. Hükümdarın lütuf konusunda üzüm asmasına benzediğini söylerler; asma, ağaçların en kıymetlisine değil en yakınında olanına sarılır! Sen arslana yakın değilsin, onun nezdinde mevki sahibi olmayı nasıl düşünebiliyorsun?”
     Dimne:
     “Ne demek istediğini iyice anladım, düşündüm; doğru söylüyorsun. Fakat şunu bilmelisin ki, daha önce asaleti ve mevkii olmadan krala yaklaşan adam ile bu özelliklere evvelce sahip olup bir süre kraldan uzak kaldıktan sonra saygılı bir şekilde ona yaklaşan adam aynı değildir. Ben kendi çabamla onların derecesine varmak niyetindeyim. Derler ki: Kişi, hükümdar kapısında sürekli kalabilmek için kibiri bir kenara atmalı, eziyete dayanmalı, öfkesini yenmeli, halka karşı yumuşak davranmalı ve sır saklamayı bilmelidir! Bu konuma gelince amacına erişmiş olur.”
     Kelile:
     “Tut ki aslana vardın; onun katında seni makam ve mertebe sahibi yapacak başarın nedir?”
     Dimne:
     “Onun yanına varıp huyunu öğrenince ona nasıl itaat edileceğini, hangi konularda aykırı söz söylenmeyeceğini belirlerim ve tam bir uyum gösteririm. O, kendine göre doğru olan bir şeyi isteyince ben derhal öne çıkar, isteğinin yerinde olduğunu, bundan vazgeçmemesini söyler, nice menfaat ve iyiliğin bu istekte düğümlendiğini anlatırım. Hatta amacına erişsin diye onu teşvik eder ve bu komplimanlara o memnun oluncaya kadar devam ederim. Eğer sonunda utanç ve zarar gelecek bir şeyin peşine düşerse hemen işin kötü yanlarını nazik bir şekilde ona bildirir, işi terk ettiği takdirde elde edeceği faydaları dilim döndüğünce anlatırım. İşte bu davranışlarım sayesinde, aslan nezdinde değer kazanacağımı ve onun başkasında bulamadığı şeyleri bende bulacağını umuyorum. Çünkü iyi eğitim almış, terbiyeli ve yumuşak davranan kişi, bir doğruyu yanlış, bir yanlışı doğru göstermek isterse elbet becerebilir. Duvara resim yapan usta ressamı düşün; o motifler, o manzaralar ne içeriye doğru çukurdur ne de dışarıya doğru çıkıntıdır, fakat seyredenin gözünde böyle derinlikli gözükür! Kral da benim maharetlerimi görüp düşüncelerimin tutarlılığını fark edince mutlaka bana ikramda bulunacak, beni kendine yaklaştıracaktır.”
     Kelile:
     “Ha böyle, ha şöyle; ne dersen de aslanın/kralın sana vermesinden endişe ediyorum! Hükümdarın dostluğu her zaman riskli olmuştur. Bilginler derler ki üç şey vardır, ancak aptallar peşine düşer ve az kişi paçayı kurtarır getireceği tehlikelerden: Hükümdara yâren olmak, sır tutacağı hususunda kadınlara güvenmek ve deneme amacıyla zehir içmek. Bilginlerin benzetmesine göre kral, eteklerinde güzel meyveler, sırtında yakut ve zümrütlerle nice yararlı gıdalar bulunan bir dağdır; zirvesine ulaşmak çok zordur. Öyle bir dağ düşün ki, canavarlar, kaplanlar, kurtlar ve nice bilinmezin getirdiği korkular bu dağı mesken tutmuş. Hayvanlar kralı aslan, tebaası arasında orayı tek turlayandır; bu dağa tırmanmak zor, orada kalmak ise zorun da zorudur!”
     Dimne:
     “Sözlerin doğru! Ama tehlikelere göğüs germeyen asla arzusuna erişemez! Kendini koruma güdüsüyle korkuya kapıldığı için, amaca ulaştıran yöntemi terk ederse, kişi asla büyük işler başaramayacaktır! Derler ki üç kişi, ancak olağanüstü bir çaba ve arzuyla, korkunç tehlikelerin gölgesinde erişebilir şu üç amaca: Kralla yâren olma, deniz ticaretine çıkma ve düşmanla mücadele etme; bunlardan söz ediyorum. Bilginler, erdemli ve olgun bir kişinin sancak iki yerde görünmesi gerektiğini, başka bir hal ve makamın ona yakışmayacağını söylemişlerdir. Adam dediğin, ya ikrama boğulmuş bir halde hükümdar nezdinde olmalı yahut ibadete dalmış bir halde zâhidler yanında yerini almalıdır. Güzelliği ve kıymeti iki yönden beliren bir fili düşün; onu ya vahşi doğada ya da hükümdar altında görmelisin!”
     Kelile, konuşmaya son noktayı koydu:
     “Allah yardımcın olsun, hedefini senin için hayırlı kılsın!”

Yazar hakkında

Yazan: Yılmaz