Hain Cücenin Kızı

H

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Çok çok eski zamanlarda, fakir bir ailenin tek bir oğlu varmış.
     Çocuk anne ve babasının çok fakir olduğunu anlayıncaya kadar onların yanında büyümüş, yetişmiş. Fakat paranın değerini anlayınca, anne ve babasına acımaya başlamış. Fırsat buldukça bir kenara çekilip derin derin düşünürken;
     “Neden bizim de herkesin olduğu gibi paramız, güzel eşyalarımız yok? Neden biz de başkaları gibi güzel yiyecekler yemiyoruz?” diye üzülürmüş.
     Sonunda çocuk bir gün kararını vermiş.
     “Artık çalışacak kadar büyüdüm. Ben de gidip bir yerlerde iş bulayım. Anneme babama yardım edecek kadar para kazanayım,” demiş. Büyüklerinden izin alıp yola çıkmış.
     Henüz evinin bulunduğu yerden bir günlük uzaklıkta, bir yol kavşağında, fakir çocuk bir cüce ile karşılaşmış.
     Cüce çocuğa nereye gittiğini sormuş. Çocuk da ona amacını söylemiş. O zaman cüce;
     “Ben de senin gibi genç bir yardımcı arıyordum. İstersen benim yanımda çalış,” demiş. “Çok da para veririm. Birinci yılın sonunda bir ölçek, ikinci yılın sonunda iki ölçek, üçüncü yılın sonunda da üç ölçek altın veririm. Bu hesapla üç yılda altı ölçek altın kazanmış olursun. Ama üç yılını tamamlamadan yanımdan ayrılmak istersen hiç para alamazsın. Nasıl işine geliyor mu?”
     Çocukcağız kulaklarına inanamamış. Bu kadar parayı rüyasında görse hayra yormazmış. Çünkü kendi babasının değil bir ölçek, bir tek altını bile yokmuş. Merakla sormuş:
     “Peki, ama benden ne görev isteyeceksiniz?”
     Cüce kaşlarını çatmış. Ağır ağır konuşmuş:
     “Ha… İşte bütün sorun burada. Sana ne görev verirsem yapacaksın. Belki de yapman gereken işlerden bir kısmı sana acayip görünecek. Ama ne kadar tuhaf olursa olsun, aldığın her emri yerine getireceksin. Yalnız şuna inanmalısın ki, sana vereceğim görevlerin hiç birisi tehlikeli olmayacak.”
     Çocuk cücenin şartlarını kabul etmiş. Cüce öne düşüp çocuğu evine götürmüş.
     Cücenin evi, bir nehir kıyısındaymış. Nehir, sık ağaçlı, vahşi bir ormanın içinden geçiyormuş. Çevrede başka ne bir ev ne de bir insan varmış.
     Cüce aslında bir sihirbaz, bir büyücü imiş çocuklar. Onun için böyle ıssız, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde yaşıyormuş.
     Eve vardıklarının ertesi günü, genç çocuk efendisinden ilk görevini almış. Bu ilk görev, ormandan yakalanmış hayvanları beslemekmiş. Cüce meğer ormandan kurtları, çakalları, ayıları, sırtlanları, tavşanları, geyikleri ve tilkileri yakalayıp bir ahıra sıkı sıkı bağlamışmış. Ağaçların altında olduğu için uzaktan görünmeyen bu ahır, bir kilometre uzunlukta, kocaman bir yapıymış. İçinde binlerce hayvan bağlıymış. Her birine yem vermek de gerçekten yorucu bir işmiş. Ama delikanlı kazanacağı parayı düşününce, gücünün arttığını hissederek çalışmış. Kısa zamanda hayvanların yemlerini vermiş. Kurtlara taze kuzu eti, ayılara bal ve kuru üzüm, sırtlanlara kokmuş, bozulmuş et, tilkilere tavuk ya da kaz eti, geyiklere yeşil taze ot, tavşanlara da havuç vermiş. Hepsinin karnını doyurmuş. Cüce çocuğun ne kadar iyi çalıştığını görünce beğenmiş, ona “Aferin!” demiş.
     Ertesi gün cüce çocuğu çağırmış ve demiş ki:
     “Bugün hayvanlarımı beslemeyeceksin. Onlar insanlar gibi sık sık yemek yemezler. Bugün senden istediğim bir şey yok. İzinlisin. İstersen gidip ormanın iç kısımlarını gezebilirsin…”
     Bu sözlerini bitirdikten sonra, cüce çocuğun anlamadığı dilden büyülü bir şeyler mırıldanmış. Delikanlı bir anda tavşan şekline girivermiş. Tavşan da hemen kaçıp ormanın derinliklerine doğru uzaklaşmış. Fakat tavşan şekline giren çocuk ormanın içine girince ödü kopmuş. Çünkü ormanda başka hiçbir hayvan kalmadığından bütün avcılar gördükleri bu tek tavşanı kovalamaya, ellerindeki tüfeklerle ona ateş etmeye başlamışlar. Av köpeklerinin beşi onu birden zavallı tavşan çocuğun peşine takılmış. Ama çocuk öyle büyülü bir tavşan kılığına girmişmiş ki, hiçbir avcı onu vuramıyor, hiçbir tazı onu tutamıyormuş. Peşinde avcılar ve köpekler olduğu halde, çocuk korkuyla bir süre kaçmış, ama sonra cücenin dediği gibi bu işte bir tehlike olmadığını anlayınca rahatlamış. Avcılar ve köpeklerle alay etmeye başlamış. Akşama kadar oyun oynar gibi ötede beride dolaşmış. Akşam olunca eve dönmüş. Cüce onu görünce hemen bir şeyler mırıldanmış. Delikanlı yeniden insan kılığına girmiş.
     Böylece, bütün bir sene geçip gitmiş. Bir sene boyunca delikanlı, ya hayvanlara yem veriyor, ya da tavşan şekline girip ormanda oynuyormuş.
     İkinci yıl başlarken, cüce delikanlıyı eve çağırmış.
     “Nasıl? Bana hizmet etmekten hoşlandın mı?” diye sormuş. “Tavşan olarak yaşamak güzel miydi?”
     Çocuk tavşan gibi hızlı koşabilmekten çok hoşlandığını anlatmış. Cüce de ondan memnun kaldığını anlatmak için sene sonunda kazanmış olduğu kocaman bir ölçek altını göstermiş. Çocuk çok sevinmiş. Çünkü o bir ölçeğin içinde, çok zenginde olmayacak kadar para varmış.
     Parayı gösterdikten sonra, cüce yine delikanlının anlamadığı dilden birkaç kelime konuşmuş. Daha sözler ağzından çıkar çıkmaz delikanlı bir saksağan olmuş ve hemen kanatlarını çırparak havalara yükselmiş.
     Kuş gibi uçabilmek, tavşan gibi koşabilmekten bile daha zevkliymiş. Çünkü artık genç çocuk bu şekil değiştirmelerde hiçbir tehlike olmadığını anlamışmış.
     İkinci yıl boyunca delikanlı bir gün saksağan olup havalarda uçuyor, ikinci gün yine cücenin hayvanlarına yem veriyormuş. Genç adam havalarda uçmaktan çok zevk alıyormuş. Ama görevi olduğu için hayvanların beslenmesi işini de hiç ihmal etmiyormuş.
     İkinci yılın sonunda cüce delikanlıyı yine eve çağırmış ve ona sormuş:
     “Nasıl, kuş olup uçmaktan hoşlandın mı bakalım?”
     “Çok…” diye çocuk karşılık vermiş. “O kadar yükseklere çıkabilmek ve o kadar hızlı uçabilmek gerçekten çok hoştu.”
     Cüce de delikanlının çalışmalarından hoşnut kaldığı için ona ikinci yılın sonunda kazanmış olduğu iki ölçek altını göstermiş. Bu durumda genç adamın üç ölçek dolusu parası oluyormuş. Üç ölçek dolusu altın o devirde çok büyük bir hazine sayılırmış. Delikanlı kazanmış olduğu paraları görünce çok sevinmiş. Şimdi, bir gün önce üçüncü yılın hizmetini de bitirip fakir anne ve babasının yanına dönmek, onların içinde bulundukları zor durumdan kurtarmak istiyormuş.
     Cüce, üçüncü yılın ilk gününde çocuğa demiş ki:
     “Artık hayvanların yemini vermene lüzum yok. Bu görev için başka bir delikanlı buldum. Üçüncü yıl hizmetini daha başka şekilde yapacaksın.”
     Bu sözlerini tamamlar tamamlamaz, cüce, delikanlının anlamadığı bir dille birkaç kelime söylemiş. Genç adam bir anda balık şekline girmiş. Bir sıçrayışta nehrin suları arasına dalıvermiş.
     Genç adam için balık gibi yaşamak, denemiş olduğu tavşan ve saksağan hayatlarından çok daha eğlenceli olmuş. Serin suların koynunda, kuyruğunu ve yüzgeçlerini kıpırdatarak şimşek hızıyla yüzebiliyor, isterse su yüzüne çıkıp çevresine bir göz atıyor, isterse derinlere dalıp su altı yaratıklarını seyredebiliyormuş.
     Nehir çok geniş ve derinmiş. Balık delikanlı en çok suların en derin olduğu yerlerde yüzmekten, su bitkileri ve hayvanları arasında gezinip merakını gidermekten hoşlanıyormuş. Görülecek o kadar çok şey varmış ki, delikanlı her gün yeni yeni şeyler keşfediyor ve yeni yeni şeyler öğreniyormuş. Fakat aradan günler geçince nehir içindeki gezintilerinden artık bıkmaya başlamış. Bir sene bu… Dile kolay. Balıklar içinde doğduğu ve içinde öleceği sularda dolaşmaktan yıllar boyunca bıkmayabilirler, ama balık insan olunca, yani insan gibi düşünebilen bir balık olunca iş değişir elbette.
     Nehrin başka taraflarını aramak ve gezmek için, delikanlı kendini akıntıya bırakıp o büyük nehrin döküldüğü denize doğru yüzmeye başlamış. Birkaç gün sonra da denizin uçsuz bucaksız sularına ulaşmış. Denizde görülecek yeni şeyler bulmak kolaymış elbette, ama delikanlının ilk gözüne çarpan şey, suların derinliklerinde, açık mavi renkler içinde pırıl pırıl göz kamaştıran, camdan yapılmış bir saray olmuş.
     Genç adam suların altında böyle bir yapı ile karşılaşmaktan şaşkına dönmüş. Kuyruğunu ve yüzgeçlerini sallayarak usulca sarayın duvarlarına yaklaşmış. Camdan yapılmış duvarların ötesinde, bütün odaların iç tarafları görülebiliyormuş. Her tarafı, altın, inci ve elmaslarla doluymuş. Cam duvarlar, suyun sarayın içine girmesini önlüyormuş. Geniş yapı, kralların saraylarından daha zengin ve daha zevkli şekilde döşenmişmiş. Bahçesinde renk renk çiçekler ve cins cins kuşlar varmış. Küçüklü büyüklü birçok havuzun fıskiyelerinden sular fışkırıyormuş. Bahçedeki ağaçların dalları gümüşten ve altından, meyveleri elmastan ve incidenmiş.
     Ama bütün bu güzelliklerin hepsinden çok, genç adamın dikkatini sarayın bir odasındaki kız çekmiş. Delikanlı ömrü boyunca bu kadar güzel bir kız görmemişmiş. Kızın sarı sırma gibi saçları topuklarına kadar uzanıyormuş. Amber renkli gözleri, kiraz gibi dudakları, elma gibi yanakları varmış. Üzerindeki sırmalı ve incili elbise göz alıyormuş. Ama bu kadar güzel olduğu halde, bu genç kız mutlu görünmüyormuş.
     Delikanlı daha ilk görüşte sevmeye başladığı bu güzel kızın neden mutlu olmadığını düşünüp üzülmeye başlamış. Cam sarayın etrafında dolaşıp giriş kapısını aramış ve bulmuş. Ama insan şekline giremedikten sonra kızla konuşup ona yardım edemeyeceği için içeri girmemiş.
     “Ah ne olurdu, cücenin beni balık yapmak için söylediği sözleri hatırlayabilseydim,” diye yakınmış. “Hemen o sözleri tekrar eder, insan şekline girer, sonra da kızın yanına gidip neden bu kadar üzgün olduğunu sorardım.”
     Delikanlı bunları düşünerek günlerce cam sarayın etrafında dolaşmış durmuş. Nihayet bir gün birdenbire cücenin sihirli sözlerini hatırlamış. Hemen sarayın kapısına gitmiş. Büyülü kelimeleri mırıldanıp insan şekline girmiş.
     Güzel kız karşısında bir insanın durduğunu görünce gözlerine inanamamış ve çok korkmuş. Fakat delikanlı onunla o kadar tatlı bir dille konuşmuş ve dostluk göstermiş ki, kızcağız yavaş yavaş genç adama alışmış. Kendisini yalnızlıktan kurtardığı için ona teşekkür etmiş. İki genç, dost ve arkadaş olmuşlar. Evinden ayrılalı hemen hemen üç yıl geçmiş olan delikanlı artık genç bir erkek olduğundan kıza sevgilisi gözüyle bakmış. Kız da genç adamdan hoşlanmış.
     Beraberce sarayda yaşamaya başlamışlar. Birbirlerini o kadar çok seviyorlarmış ki, günlerin nasıl geçtiğini anlayamamışlar. Fakat günlerden bir gün oturup hesaplamış ve delikanlının cüce tarafından çağırılacağı günün yaklaştığını anlamışlar. O zaman kız, sevgilisini karşısına alıp demiş ki:
     “Ben senin yanında çalıştığı cücenin kızıyım. Babam o kadar hain bir adamdır ki, beni yıllardan beri bu sarayda mahpus tutuyor. Eğer babam için çalışma süreni doldurduktan sonra beni buradan kurtarmak istersen sözlerimi iyi dinle ve unutmadan bütün söylediklerimi yerine getir.”
     Bundan sonra kız sözlerine şöyle devam etmiş:
     “Dünyadaki bütün kralların babama borcu vardır. Senin ülkenin kralı da babama borçludur. Yakında borcunu ödemesi gerekiyor. Oysa parası olmadığı için borcunu ödeyemeyecektir. Ödeyemeyince de babam onun başını kestirecektir. Bu durumdan faydalanmalısın. Yakında üç yıllık çalışma süren sona erecek. Hemen babamın yanından ayrılıp evine dön. Kralın parayı ödemesi gereken zaman gelince gidip kendisi ile konuş, para vermeden borçtan kurtulmasını sağlayacağını söyle. Beraberce babamın evine gelin. Kral yanında para bulunmadığını anlatınca, cüce babam onu ölüme mahkûm edecektir. Yalnız daha önce üç soru soracaktır. Bu üç soruya karşılık verilebilirse kral ölümden kurtulacak, borcunu ödemiş sayılacaktır. Birinci soru olarak babam, “Kızımın nerede olduğunu söyleyin?” diyecektir. Bu sorunun karşılığını sen biliyorsun, hemen söyleyeceksin. O zaman babam ikinci sorusunu soracak: “Görseniz tanır mısınız?” Hemen atılıp “Evet” diyeceksin. Babam bir emir verince karşınıza bir yığın kadın çıkacak. Bütün bu kadınlar tıpkı bana benzeyeceği için beni tanıman çok zor olacak, ama benim elimde şu gördüğün kırmızı taşlı bilezik bulunacak. Hemen ileri atılıp beni kolumdan yakalayacak ve babama “İşte, kızınız bu,” diyeceksin. Babamın üçüncü sorusu hepsinden daha zordur. “Kalbimin nerede olduğunu biliyor musunuz?” diye soracak. “Evet… Bir balığın karnında,” diyeceksin. Babam, nehirdeki binlerce balığı gösterip “Hangisinin karnında?” diye soracak. Ben sana hangi balığı gösterirsem hemen suya atılıp onu yakalayacak ve dışarı çıkarır çıkarmaz bıçakla parça parça edeceksin. O zaman babam artık hiç kimseye fenalık yapamayacak. Seninle evlenebileceğiz.”
     Kızın bu anlattıklarını delikanlı bir kez tekrar etmiş ve ezberlemiş. Sonra hemen cam saraydan ayrılıp cücenin büyülü sözlerini tekrarlamış. Balık olup nehre doğru yüzmeye başlamış.
     Tam nehir kıyısındaki cücenin evine vardığı zaman üçüncü yıl tamamlanmış olduğundan, cüce genç adamı çağırmış. Genç delikanlı tekrar insan olmuş.
     “Eee, anlat bakalım; balık olarak yaşamaktan hoşlandın mı?”
     Delikanlı çok hoşlandığını anlatmış. Cüce delikanlıyı peşine takıp eve götürmüş. Kazanmış olduğu bütün paraları kendisine göstermiş. Üçüncü sene sonunda, genç adamın altı ölçek dolusu parası olduğu için delikanlı çok sevinmiş. Cüce onun çok sevindiğini görünce;
     “İstersen bir sene daha çalış. Sana altı ölçek dolusu altın daha veririm. On iki ölçeğin olur,” demiş.
     Ancak delikanlı kabul etmemiş. Anne ve babasını çok özlediğini anlatmış. Cüceden izin istemiş.
     Cüce, genç adamın parasını taşımak için ona iki tane kuvvetli katır vermiş. Delikanlı hemen yola çıkmış ve tehlikesiz bir yolculuğun ardından evine varmış.
     Annesi ile babası oğullarının geri döndüğüne o kadar sevinmişler ki, delikanlının gözleri dolu dolu olmuş. Katırlardan altınları indirip eve taşımış. Hemen eskisinin yerine, o kasabanın en büyük evini yaptırmış. Yaşlı anne ve babasının bakımları için hizmetçiler ve uşaklar tutmuş. Sonra bütün parasını onlara bırakıp ülkenin başkentine doğru yola çıkmış.
     Başkente varınca genç adam doğruca kralın sarayına gitmiş ve para almaksızın çalışabileceği bir görev istemiş. Sarayda onun gibi genç adamlara ihtiyaç varmış. Hemen işe alınmış.
     Aradan birkaç gün geçince, bir gün genç adam kralın elini alnına dayayıp kara kara düşünmekte olduğunu görmüş. Hemen yanına sokulup;
     “Haşmetli Kralım, neden üzülüyorsunuz? Derdiniz her neyse bana anlatın, çaresini bulayım,” demiş.
     Kral bu genç uşağa dalgın dalgın bakıp suratını asmış.
     “Hiç kimse benim derdime çare bulamaz,” demiş. “Ormandaki cüceye yığınla altın borcum var. Oysa hazinemde bir tek altın bile kalmadı. Borcumu ödemediğim için cüce başımı kestirecek…”
     Genç adam gülümsemiş ve demiş ki:
     “Haşmetli Kralım, bunun için hiç üzülmeyin. Parayı ödeme zamanı gelince beni de yanınızda götürün. Sizi borçtan kurtaracağım.”
     Yaşlı Kral, bu genç uşağın görünüşünde bir başkalık olduğunu hemen fark etmiş. İçinden ona inanmak gelmiş. Ama yine de sormaktan kendini alamamış:
     “Nasıl yapacaksın bunu?”
     Delikanlı hiçbir açıklama yapmamış. Sadece;
     “Orasını bana bırakın Haşmetli Kralım,” demiş. “Yalnız cücenin evine giderken beni yanınıza almayı unutmayın. Ben sizin soytarınız kılığına gireceğim. Sonucu merak etmeyin. Ama cüce size ne sorarsa karşılığını ben vereceğim. Siz hiç onunla konuşmayacaksınız.”
     Kral sevinerek oradan uzaklaşmış ve yatmaya gitmiş.
     Aradan birkaç gün geçince Kral ve kralın soytarısı kılığındaki genç adam yola çıkıp cücenin evine varmışlar. Genç adam soytarı kılığında yüzüne boyalar sürdüğü için tanınmayacak durumdaymış.
     Cüce, Kralı karşılayıp sormuş:
     “Paramı getirdiniz mi?”
     Krala konuşma fırsatı vermeden soytarı öne atılıp karşılık vermiş:
     “Getiremedik; çünkü paramız yok.”
     Cüce hain hain gülerek;
     “O halde,” demiş. “Ya soracağım üç soruya da doğru karşılık vereceksiniz, ya da ikinizin de kellesini uçuracağım.”
     Soytarı omuzlarını silkip konuşmuş:
     “Bizim bilemeyeceğimiz bir şey soramazsın nasıl olsa… Sor bakalım.”
     Cüce, soytarının bu haline çok içerlemiş, ama dişlerini sıkmış.
     “Peki,” demiş. “İşte ilk soru: Benim kızım nerede?”
     Soytarı gülmüş.
     “Aman ne de zor soruymuş… Güleyim bari… Bunu bilmeyecek ne var? Senin kızın denizlerin dibinde. Cam bir sarayın içinde…”
     Cücenin suratı buruşmuş. Kızdığını belli etmemeye çalışarak sormuş:
     “Nereden öğrendin bu sorunun karşılığını?”
     Soytarı omuzlarını silkerek;
     “Küçük bir balık söyledi,” demiş.
     “Peki, görsen tanır mısın kızımı?”
     Soytarı yeniden alaylı bir sesle konuşmuş:
     “Al bir zor soru daha… Elbette tanırım…”
     Cüce hiddetini saklamak için dişlerini sıkmış. Hemen bir emir vermiş. Kral ile soytarının önlerinden yığınla genç kız geçmeye başlamış. Bütün bu kızların hepsi cücenin kızına benziyormuş. Soytarı kolunda kırmızı bilezik bulunan kızı görünceye kadar yerinden kıpırdamamış. Sonra birden fırlayıp cücenin kızını yakalamış.
     “İşte…” diye bağırmış. “Senin kızın bu…”
     Cücenin suratı hiddetten pancar gibi kızarmış. Fakat kendini tutmuş. Soytarıya bir şey dememiş.
     “Son sorumu soruyorum,” diye seslenmiş. “Benim kalbim nerede?”
     “Bir balığın karnında…”
     “O balığı görsen tanır mısın?”
     “Aman… Ondan kolay ne var? Elbette tanırım.”
     Cüce hemen elinin bir işaretiyle nehirdeki balıklara bir işaret yapmış. Bütün su yaratıkları teker teker suyun yüzüne doğru yaklaşıp Kral ile soytarının önünden geçmeye başlamışlar.
     Soytarı kılığındaki genç adam bu sırada gözlerini sevgilisinin eline dikmiş.
     Kocaman karınlı, siyah bir balık geçerken genç kız sevgilisini çimdiklemiş. Parmağı ile de siyah balığı göstermiş.
     Soytarı yay gibi fırlayıp kendini suya atmış. Cücenin kalbini karnında taşıyan balığı alıp dışarıya çıkarmış. Sonra şimşek gibi bir hareketle bıçağını çıkarıp balığı parça parça etmiş.
     Kalbi parçalanır parçalanmaz, hain cüce bir anda ateş gibi kıpkırmızı bir renge bürünmüş. Sonra göz açıp kapayıncaya kadar kül olup dağılmış; rüzgâra karışmış.
     Cücenin zulmünden kurtulmuş olan Kral çok sevinmiş.
     Genç adam ve cücenin kızı, hemen büyük ahırdaki sayısız hayvanların hepsini serbest bırakmışlar. Aynı zamanda bütün çevredeki krallara haber göndererek cücenin öldüğünü ve bütün borçluların kurtulduğunu bildirmişler. Tüm bu krallar, genç adamla cücenin kızına paha biçilmez hediyeler yollamışlar. Ama onların hiçbir şeye ihtiyacı yokmuş. Cücenin kocaman evinde o kadar çok altın, inci ve elmas varmış ki, tartılması mümkün değilmiş.
     İki genç hemen evlenip kendilerine kocaman bir saray yaptırmışlar.
     Cüceden kalan paraların çoğunu fakirlere yardım etmek için harcamışlar. Bu nedenle, ömürlerinin sonuna kadar mutlu bir hayat sürmüşler.
     Delikanlının anne ve babası da uzun yıllar onlarla birlikte yaşamış ve oğullarıyla övünmüşler…
     (Alman Masalı-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi