Keloğlan İle Dev Anası

K

     Bir varmış bir yokmuş. Geçmiş zaman içinde ülkelerin birinde yoksul bir köy varmış. Bu köyde genç bir oğlan, anası ile birlikte yaşarmış.
     Oğlanın başında hiç saç yokmuş. Bu nedenle ona Keloğlan derlermiş.
     Keloğlan, bazen çoban olur, köylünün koyununu, kuzusunu otlatırmış. Bazen ormana gider odun keser, kasabada satarmış.
     Gel zaman git zaman Keloğlan, köyde yaşamaktan usanmış. Canı yeni yerler görmek, değişik işler yapmak, çok para kazanmak istemiş. Bu düşüncesini annesine açıp izin istemiş. Anacığı çok üzülmüş bu duruma:
     “A benim kel oğlum, keleş oğlum; canımdan kıymetli has oğlum,” demiş. “Beni bırakıp gitme; ne yaparım bir başıma?”
     “Çok paralar kazanıp seni yoksulluktan kurtaracağım anacığım,” demiş Keloğlan.
     Kadıncağız, oğlunun ısrarlarına dayanamayarak sonunda izin vermiş.
     Keloğlan, anasının elini öpüp vedalaştıktan sonra yola çıkmış. Birkaç gün, kısa dinlenmelerle durmadan yol almış. Derelerden, tepelerden, ormanlardan geçmiş. Hem yürüyor, hem de türküler söylüyormuş.
     Sonunda bir vadide bembeyaz kocaman bir kule görmüş. Kule, duvarlarla çevrili bir bahçe içindeymiş. Hemen bitişiğinden de derin ve geniş bir ırmak akıyormuş.
     Keloğlan, şöyle mırıldanmış:
     “Hayret doğrusu! Kuş uçmaz kervan geçmez bu yerlerde bu kule ne arıyor böyle?”
     Büyük bir merakla bahçeye girmiş. Merakla çevreyi incelemeye başlamış.
     Heybetli bir ağacın gölgesinde uyuklayan Dev Anası’nı görünce ödü patlamış. Çünkü köyünde bu devle ilgili korkunç öyküler anlatılıyormuş. Dev Anası, çok acımasızmış. Eline geçirdiği insanları pişirir, iştahla yermiş.
     Keloğlan, ülkenin padişahının duyurusunu da anımsamış. Padişah, bu dev anasını öldürecek olana büyük ödüller verecekmiş.
     Keloğlan heyecanla;
     “Sonunda kel başıma talih kuşu kondu sanırım,” diye mırıldanmış. “Bu devi yok edersem padişah beni altınlarla ödüllendirir. Ama nasıl yok edeceğim? Beni bir parmağıyla böcek gibi ezmesi işten bile değil.”
     Keloğlan önce çenesini, sonra kel başını kaşıyarak bir plan düşünmüş. Ama bu hiç de kolay bir iş değilmiş. Kendisi küçücük bir insan, karşısındaki kocaman bir dev! Tam umudunu yitirmek üzereyken sonunda aklına bir şey gelmiş.
     “Duyduğum kadarıyla Dev Anası, sütünü içen kim olursa olsun süt çocuğu sayar, onu öldüremezmiş. Şimdi sütünü içebilirsem, sütoğlu sayılacağımdan beni öldüremez.”
     Hemen düşüncesini uygulamaya koymuş. Sessizce yaklaşarak Dev Anası’nın memesini ağzına alıp emmeye başlamış. Birden uyanan koca dev, öfkeyle bağırmış:
     “Sen de kimsin? Ne yapıyorsun böyle?”
     Keloğlan, boynunu büküp masum bir tavırla karşılık vermiş:
     “Günlerdir aç susuz yollardayım. Sütünüzü izinsiz içtiğim için beni bağışlayınız lütfen!”
     Dev Anası, onun gerçek niyetini sezmiş. İçinden;
     “Vay uyanık vay!” diye geçirmiş. “Sütoğlum olarak ölümden kurtulmaya çalışıyor. Ama ben yapacağımı bilirim. Süt çocuklarıma gündüz bir şey yapamasam da gece olunca hakkından gelirim…”
     Gerçek düşüncesini sezdirmeden Keloğlan’a şöyle demiş:
     “Artık sütoğlumsun; sana bir şey yapamam. Bu akşam konuğum ol, yarın yola çıkarsın.”
     Keloğlan, onun bakışlarından gerçek niyetini anlamış. İçinden şöyle geçirmiş:
     “Bildiğim kadarıyla Dev Anaları sütoğullarına gündüz dokunmazlarmış; ama gece öldürürlermiş. Gece uyanık kalırsam, bana bir şey yapamaz. Sonra da bir fırsatını bulursam ben onun hakkından gelirim.”
     “Peki,” demiş Keloğlan. “Bu gece konuğunuz olmayı seve seve kabul ediyorum.”
     Zaten o sırada hava kararmak üzereymiş. Dev Anası, onu kulenin odalarından birine götürmüş;
     “Burada gönül rahatlığı içinde uyuyabilirsin. İyi geceler,” deyip ayrılmış.
     Karanlık bastırırken, devden önce Keloğlan harekete geçmiş. Sessizce dışarı süzülüp ırmağın kıyısındaki ağaca çıkmış. Ağacın dalları ırmağın üzerine kadar uzanıyormuş. En uç dallara kadar uzandıktan sonra bir dal kırmış. Düşecek gibi yapıp bir çığlık atmış. Amacı, devin kendisini duymasını sağlamakmış.
     Dev Anası, onu gerçekten de duymuş. Koşup ağacın dibine gelmiş. Öfke içinde, korkunç bir şekilde bağırmaya başlamış:
     “Demek kaçacaktın ha! Seni yakalayıp da iliklerine kadar yemez miyim? Dur kaçma!”
     Dev, ağaca tırmanıp Keloğlan’a doğru ilerlemiş. Uçtaki dallar onun ağırlığına dayanamayınca çatır çutur kırılmış. Dev düşmüş, ağır vücuduyla suyun dibini boylamış.
     Aradan birkaç dakika geçmiş. Devin gerçekten yok olduğunu anlayan Keloğlan ağaçtan inmiş. Zaferinin keyfiyle saraya koşmuş. Padişaha durumu bildirmiş. Padişah, bir araştırma yaptırmış. Keloğlan’ın anlattıklarının gerçek olduğunu anlayınca;
     “Lekesiz, gözü pek, yiğit bir damat arıyordum,” demiş. “En büyük ödülüm, biricik kızım. Kızımla evlenir misin?”
     İşittiklerine inanamayan Keloğlan çok mutlu olmuş. Heyecanlanmış ama saygıda kusur etmeden;
     “Acaba kızınızın gönlü var mı?” O da kabul ederse damadınız olmaktan onur duyarım Padişahım,” demiş.
     Yalın, görgülü, doğal davranışları Keloğlan’a daha da sevimlilik kazandırmış. Onu çok beğenen Padişah, hemen düğün hazırlıklarını başlatmış.
     Dilediklerine kavuşan Keloğlan, sarayın iki görevlisiyle birlikte köye gitmiş. Anasına tüm olanları anlatmış. Kadın, oğlunun başarısıyla gurur duymuş. Onu öpüp koklayıp bağrına basmış:
     “Oğlum, seninle kıvanç duyuyorum,” demiş.
     Gururlanan Keloğlan, anasının yanağına bir öpücük kondurmuş. Sonra birlikte saraya dönmüşler. Sarayda dillere destan bir düğün yapılmış.
     Aradan geçen yıllar boyunca hepsi mutlu olmuş. Padişah, Keloğlan’a önemli görevler vermiş.
     Ne kadar zor görevler olsa da Keloğlan hepsinin altından başarıyla kalkmış. Halkının da mutlu olabilmesi için yetkilerini sonuna kadar kullanmış. Daima adaletli ve yardımsever olmuş. Çünkü o, gerçek mutluluğun halkla paylaşılmakla elde edileceğinin bilincindeymiş.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi