Miniklere Minik Masallar (1)

M

AĞLAYAN DOMUZ MASALI
     Dokuzun biri, çayırdaki koyunların arasına karışmış.
     Sessizce onlarla birlikte otluyormuş. Derken çoban yakalayıvermiş onu; bacağından sürüyüp götürmeye başlamış. Domuzda bir feryat, bir figan!
     Koyunlar çileden çıkmış sonunda;
     “Niçin öyle etinden et koparılıyormuş gibi bağırıyorsun?” demişler. “Bizi de tutup tutup götürüyorlar, sesimiz hiç çıkıyor mu?”
     Ağlamasını sürdüren domuz;
     “Doğru ama koyun kardeşler, sizi kırkmak için götürüyorlar,” demiş. “Beni ise kıtır kıtır kesmek için. Ben bağırmayayım da kim bağırsın bu durumda?”
     Malımı yitirdim diye ağlayıp sızlamanın yararı yoktur, bir gün geri kazanılabilir çünkü. Ama canından olacak kişi geri dönüşünün olmayacağını bilir; bu yüzden feryat figan eder.

ALTIN YUMURTLAYAN TAVUK MASALI
     Yemyeşil, küçücük bir köyde yoksul bir köylü yaşarmış. Bu köylünün bir tavuğu varmış. Köylü tavuğunu çok severmiş. Tavuk da ona her gün bir yumurta yumurtlarmış. Ancak bu yumurtaların ilginç bir özelliği varmış: Yumurtalar altındanmış! Köylü her gün kümesten aldığı altın yumurtayı şehre götürür, kuyumcuya satar, ihtiyaçlarını görürmüş.
     Yoksul köylü giderek zenginleşmeye başlamış. Zenginleştikçe de huyu değişir olmuş. Artık para kazanmak için çalışmak zorunda kalmıyormuş. Çalışmadan, yorulmadan para geldiği için de paranın değerini bilmiyormuş. Gereksiz yere para harcamaya, ihtiyacı olmayan şeyleri almaya başlamış. Lüks içinde yaşamaya alıştığından bir süre sonra para yetersiz gelmeye başlamış.
     Artık, daha fazla parası olsun istiyormuş. Kümese gittiğinde, tavuğu eskisi kadar sevip okşamıyor, ona verdiği altın yumurtalar için minnet duymuyormuş. Zamanla tavuğun karnında bir hazine sakladığına inanmaya başlamış. Eğer tavuğun karnını açarsa bu hazineye ulaşacağını, ömrü boyunca krallar gibi yaşayacağını düşünmeye başlamış.
     Açgözlü köylü, bir sabah elinde bıçakla kümese girmiş. Tavuk köylünün niyetini anlayıp kaçmak istemiş. Ama köylü hazineye ulaşmayı kafasına koyduğundan kovalamaktan vazgeçmemiş. Yakaladığı gibi kesmiş tavuğu! Acele ile karnını açmış, merakla içine bakmış. Bir de ne görsün? Tavuğun karnında ne altın var ne de hazine! Açgözlülük yaptığını işte o zaman anlamış ama artık iş işten geçmiş. 

BAY VE BAYAN SEMİZOTU MASALI
     Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal pireler berbermiş bu masalın içinde. Pire berberlik yaparmış ya, boyu pek kısaymış makası tutamazmış; yanına adam alıp onu çalıştırırmış, bunu duyan develer saçlarını kestirmiş, pirelerin yanında hepsi yere devrilmiş. Babaları koşturmuş hepsini eve almış, anneleri ise ne yapsa bir çözüm bulamamış.
     Bay ve bayan semizotu çok uzak bir ülkede kendi hallerinde yaşar giderlermiş. İkisi de çok titiz, çok temizlermiş. Bayan semizotu evlerini günde en az on kere süpürür, bay semizotu da bayan semizotuna yardım edermiş. Hemen her gün, birkaç kez yapraklarını yıkarlar, en ufak bir tozun üstlerine konmasına izin vermezlermiş. Onların tek derdi, günlerden bir gün insanların yemek yediği bir sofrada semizotu salatası ya da yemek olabilmekmiş.
     O gün yine sabah erkenden kalkmışlar. Bayan semizotu günlük temizliklerini yapmış, bay semizotu da markete gitmiş. Geri döndüğünde kapılarının önünde kocaman bir kamyonun durduğunu görmüş. Bayan semizotu uzaktan ona el sallayıp sevinçle bağırıyormuş. Bay semizotu hızlı adımlarla kapıya kadar gelmiş, bir de ne görsün? Kapıdaki o arabanın içi sebzeler ve meyvelerle dolu değil mi? “Yaşasın!” diye bağırmış, elindeki poşetleri sağa sola atmış. İşte sonunda onları da almaya gelmişlermiş.
     Bay ve bayan semizotu bavullarını alelacele toplayıp kamyona atlamışlar. Kapı komşuları marullar, mısırlar, suyun diğer tarafındaki maydanozlar hep arabanın içindelermiş. Onlarla sohbet ederek şehir merkezine kadar gelmişler. Orada bütün sebze ve meyveler arabadan indirilmişler, güzel tezgâhlara teker teker dizilmişler. Bay ve bayan semizotu da elele tutuşmuşlar ve kendilerini alacak olan aileyi beklemeye başlamışlar. Tezgâhtan ilkönce domatesler gitmiş, yan komşuları maydanozları da bir çocuk almış, sonra limonlar ve tezgâhtaki taze soğanlar gitmiş.
     Birkaç saat sonra, aynı kendileri gibi bir bay ve bir bayan çıkagelmiş. Her ikisini de tezgâhın üzerinden alıp ellerindeki çantanın içine koymuşlar. Onlar akşama nasıl semizotu salatası yapacaklarını konuşurlarken, bay ve bayan semizotu mutlu mutlu onları dinliyorlarmış. 

BENEKLİ KELEBEK MASALI
     Benekli kelebek, kendini dünyanın en güzel kelebeği sanıyordu. Hatta kendisinden güzel hiç kimsenin olmadığını düşünmeye başlamıştı. Bu sadece kelebeklerle ilgili bir şey değildi; dünyanın en güzel yaratığı oydu işte! Son günlerde eline bir ayna almış, “ Ayna… Ah ayna, ne güzelim dimi anma?” diyerek uçuyordu.
     Çevresindeki bütün kelebeklerle küsmüş, kendisine ayrı bir dünya kurmuştu. Arkadaşları ve ailesi onunla konuşmak istiyor ama o her seferinde burnunu havaya kaldırıp, “Sizinle konuşmam imkânsız!” diyerek uçup gidiyordu. Çok geçmeden kendi başına kalmış, tek dostu aynası olmuştu. İlk aldığı ayna küçük gelmeye başlamış, son günlerde başka bir aynaya bakar olmuştu. Bu ayna biraz daha büyüktü ve beneklinin kanatlarını daha güzel gösteriyordu. Ama bizim beneklinin çok büyük bir hatası vardı. Aynadaki benekli kelebeğe bakmaktan, önüne arkasına bakmaz olmuştu. Bir gün daha kötü bir şey oldu: Bizim kelebek aynasına bakmaya dalınca, gözünün önündeki kocaman ağacı göremedi; aynasıyla birlikte ağacın dallarına çarptı. Hem öyle hızlı çarptı ki,” küt” diye bir ses yayıldı ormana. Kafasında kocaman bir şiş ve kanatlarındaki yara berelerle evine döndü. Yürürken kırık aynasına bakıyordu; şişmiş olan kafası gerçekten çok kötü görünüyordu.

BOSTAN KORKULUĞU MASALI
     Bostan korkuluğu bir gün kendini çok yalnız hissetti. Kendine bir arkadaş aramaya karar verdi. Önce kargaya sordu:
     “Benimle arkadaşlık eder misin?”
     Karga kızarak;
     “Benden bir darı tanesini bile esirgersin. Seninle nasıl arkadaş olabilirim?” dedi ve uçtu gitti.
     Korkuluk boynunu büktü. Ama umudunu yitirmedi. Ayağının dibindeki tarla faresine seslendi:
     “Ne olur dostluğumu kabul et?”
     Tarla faresi;
     “Senin dostluğun olmaz olsun! Geçen gün açlıktan ölen yavruma yiyecek götürüyordum. Sen önüme çıkınca korkudan düşürdüm,” dedi.
     Korkuluk buna çok üzüldü. Ama biraz ilerde oynayan çocukları görünce yeniden umutlandı. Onların yanına yaklaşıp;
     “Beni de aranıza alsanıza, ne olur!” diye yalvardı.
     Çocuklar hep bir ağızdan;
     “Bizleri korkutuyorsun. Topumuz tarlaya kaçsa, senden korkumuzdan gelip alamıyoruz,” dediler. Sonra koşarak uzaklaştılar.
     Zavallı korkuluk şaşırıp kaldı.
     “Hiç kimse beni sevmiyor. Herkes benden korkup kaçıyor!” diye ağlamaya başladı.
     Sonra;
     “Yalnız yaşamaktansa, öleyim daha iyi!” diye mırıldandı.
     Onun bu söylediklerini bekçi köpeği duydu. Havlayarak;
     “Ölmek çare değil! Yalnız yaşayan bir tek sen değilsin!” dedi ve sonra devam ederek;
     “Ben de yalnızım. Benden de herkes korkuyor. Havlayarak buraya kimseyi yaklaştırmıyorum. Çünkü benim görevim bu!” dedi.
     Bunun üzerine korkuluk ağlamayı keserek;
     “Doğru söylüyorsun köpek kardeş. Ben görevimi yapmasam, kuşlar, fareler ekinleri yer bitirir. Çocuklar tarlayı ezer geçerler. Hele bostan hırsızlarına gün doğar. Sonra sahibim, karısı ve üç çocuğunu nasıl geçindirir? Emeğinin karşılığını nasıl alır?” dedi ve o günden sonra da yalnızlıktan hiç sıkılmadı.

ODUNCU MASALI
     Bir varmış, bir yokmuş…
     Ülkenin birinde ihtiyar bir oduncu varmış. Bu oduncu, ağaç dallarını keserek demet yapar, onları sırtında taşırmış. Odunların altında terleyen ihtiyar adam, her adım atışında evine ve tüten ocağına kavuşmayı düşünürmüş.
    Oduncu, bir gün yine odun taşıyormuş. Birdenbire kuvvetinin tükendiğini hissetmiş. Yaşlı adam odun demetini yere koymuş, üzerine oturup düşünmeye başlamış. Dünyaya geldiğinden beri mutlu değilmiş.
     Karısı, çocukları, vergiler, alacaklılar ve angaryalardan çok yorgun düşmüş. Ümitsizliği günden güne çoğalmaktaymış. O üzüntüyle;
     “Artık bu sıkıntıya dayanamayacağım, ölsem de kurtulsam,” diye düşünmüş.
     Düşüncelerini bitirmeden, bir kemik yığını karşısına dikilerek sormuş:
     “Ey ihtiyar adam! Dileğin bu mudur? Bana seslendiğini duydum…”
     Gelen Azrail’miş! Zavallı oduncu birdenbire şaşırmış, duyduğu korkudan yorgunluğunu unutur olmuş:
     “Şey…” diyebilmiş. “Şu odun demetini sırtıma koymaya yardım edecek birini aramıştım da!”

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi