Edebiyat Ailesinde Öykünün Yeri

E

     Biz edebiyatız, büyük bir aileyiz; tüm eleştirmenler bu konuda hemfikirdir. Doğrusunu söylemek gerekirse, hemfikir oldukları tek nokta da budur. Fırsat bulsalar birbirlerini bir kaşık suda boğacak insanları böylesi ortak noktada buluşturan nedir? Yanıt basit; elbette ki bizim büyük bir aile oluşumuz…
     Roman, ailenin ağırbaşlı, ciddi, ne yaptığını bilen çocuğudur. Tüm aile bireylerini sever sevmesine ama burnu biraz büyüktür, kibirlidir. Kendini ağırdan satmasını bilir. Bir tartışma ortamında, son sözü söylemeyi tercih eder. Kardeşi öykünün hakkını korur. Nüfusa kayıtlı olduğu gerçeğinden hareket ederek onu ailenin üyesi sayar.
     Roman öyküyü gizlice sever, çünkü kendi çocukluk yıllarını görür öyküde. Ancak şiire de, öyküye de akıl vermekten kaçınmaz. Hırslıdır; büyük tartışmaları o başlatır, gündemi o belirler. Akıllıdır ne de olsa, şiir kadar duygularına yenilmez.
     Öykü için, ailenin gayrimeşru çocuğudur derler. Doğrudur…
     Nüfusa kaydedilmiş olduğundan, bizim ailenin asil üyesi kabul edilir. Ama şiir ve romanla aynı evde oturmaz. O kendi küçük evinin tek gözlü odasında oturup pencereden bakar. Çekingendir. Geniş alanlarda değil, kenar mahallelerin dar sokaklarında yürür. Kendine ait bir dünyası vardır ve bu dünyaya başkalarını sokmayı pek sevmez.
     Oysa şiir, ailenin haylaz, havai ve biraz da hayırsız çocuğudur. Duyguludur, zaman zaman hırçınlaşır, ona buna sataşır. Kavga etmeyi sever. Hani derler ya; ağır konuşur, ağır aşk yaşar! Son derece meraklıdır; romanın da, öykünün de işine burnunu sokar. Ama sevimlidir, girdiği yerden çıkmaz, kimse ona git diyemez.
     Öykü ile şiir çok iyi geçinirler. Birbirlerine daha çok benzerlik gösterirler. Şiir öykünün gayrimeşru oluşuna falan aldırmaz, bütün sevecenliği ve sevimliliğiyle onun hayatına sızar, orada derin izler bırakır. Oysa roman, şiirin, girdiği her yere sızma ve yayılma eğilimini kaldıramaz. Çalışma ortamından uzak tutmaya, hatta yanından kovmaya çalışır; bunu bazen başarır, bazen de başaramaz.
     Roman bilgiçtir, arada bir küstahlaşır. Kendini ailenin tek sözcüsü, yegâne temsilcisi olarak görür. Öyle gösterir, bunu da başarır. Şiir, romanın bu tutkusuyla dalga geçer.
     Roman çalışır, kazanır… Şiir çalışmaz, kazanır… Öykü de çalışmaz, ama kazanmaz!
     Deneme ise, ailenin nüfusuna kaydedilmemiş üvey çocuğudur. Herkes onun aileden olmadığını bilir, ama ailedenmiş gibi davranır. Ciddidir, boş konuşmaz, atıp tutmaz. Çalışkandır, araştırıcıdır, hoşsohbettir, ama sesi kısık çıkar. Doğrusu, aileden olmak pek de umurunda değildir. Uzak durur; beni de aranıza alın, ben de sizdenim demez. Duygusal olduğu halde, öyle görünmeyi sevmez. Pek varlıklı da değildir. Nüfusa kayıtlı olmadığı için mirastan pay da alamaz.
     Deneme çok çalışır, ama bir türlü kazanamaz!
     Oyun, ailenin zengin kuzenidir. Sahneyle, oyunculukla, rejiyle kardeştir. Aristokrat takılır, soyağacındaki dalları çok gerilere gider. Aslında tiyatro ailesine daha yakın durur. Bizim ailenin sıkıntıları onu pek ilgilendirmez, başka bir boyutta yaşar.
     Oyunun çevresi hep zengindir. Hep birlikte çalışıp kazanırlar, sonra kazandıklarını bölüşürken kavga çıkarırlar.
     Senaryo, ailenin ahbabıdır. Çok cazibelidir. Romanı pek sever, ama roman ondan uzak durmaya çalışır. Ne zaman senaryo ile dostluk kurmaya, birlikte çalışmaya kalksa, zararlı çıkan hep roman olmuştur.
     Anı, ailenin bunamaya yüz tutmuş büyükbabasıdır. Çok bilir, çok konuşur, ama yarısı palavradır.
     Biyografi, ailenin yurtdışında yaşayan tek üyesidir. Bencildir, fazla uğramaz memleketine. Ailenin sorunları onu ilgilendirmez. Tek düşündüğü kendisidir. Otobiyografi ise, bu ülkede, ailenin henüz doğmamış çocuğudur; adı hazırdır, ama kendisi ortalarda yoktur.
     Destan, ailenin ata binen, kılıç kuşanan, tarihin derinliklerinde dolaşmaktan zevk alan büyük ağabeyidir. Asildir, onurludur. Cesareti ve kahramanlıklarıyla ün salmıştır.
     Fıkra, ailenin en küçük çocuğudur. Yaramazdır, haşarıdır. Birilerine taktı mı takar. Genelde eğlencelidir ama ara sıra düşündürdüğü de olur. Ona buna yamanmaktan hoşlanır. En çok Karadeniz yöresinde dolaşmayı sever.
     Bir de masal vardır. Seveni çoktur. Daldan dala atlar kendi dünyasında. Hayaller ülkesini en sık ziyaret edendir. Konuşmasına, bir varmış, bir yokmuş diye başlar, daldan üç elma düşmüş diye bitirir.
     Yaşadığımız hayat da, aslında aile bireylerinin zaman zaman rollerini başarıyla sergiledikleri bir sahne değil midir? Sırası gelen çıkar, kendini gösterir. Kiminin hayatı öykülerle doludur, kiminin ise hayatı roman olur. Her defasında değiştirilerek yazılsa da, finali bellidir. Kalem ustaları, hep aynı finalle biten yazıları yazarken, az da olsa, ailenin bu gayrimeşru çocuğunu kayırırlar, kayırmaları da gerekir…
     Biz edebiyatız, büyük bir aileyiz; tüm eleştirmenler bu konuda hemfikirdir. Doğrusunu söylemek gerekirse, hemfikir oldukları tek nokta da budur. Fırsat bulsalar birbirlerini bir kaşık suda boğacak insanları böylesi ortak noktada buluşturan nedir? Yanıt basit; elbette ki bizim büyük bir aile oluşumuz…
     Roman, ailenin ağırbaşlı, ciddi, ne yaptığını bilen çocuğudur. Tüm aile bireylerini sever sevmesine ama burnu biraz büyüktür, kibirlidir. Kendini ağırdan satmasını bilir. Bir tartışma ortamında, son sözü söylemeyi tercih eder. Kardeşi öykünün hakkını korur. Nüfusa kayıtlı olduğu gerçeğinden hareket ederek onu ailenin üyesi sayar.
     Roman öyküyü gizlice sever, çünkü kendi çocukluk yıllarını görür öyküde. Ancak şiire de, öyküye de akıl vermekten kaçınmaz. Hırslıdır; büyük tartışmaları o başlatır, gündemi o belirler. Akıllıdır ne de olsa, şiir kadar duygularına yenilmez.
     Öykü için, ailenin gayrimeşru çocuğudur derler. Doğrudur…
     Nüfusa kaydedilmiş olduğundan, bizim ailenin asil üyesi kabul edilir. Ama şiir ve romanla aynı evde oturmaz. O kendi küçük evinin tek gözlü odasında oturup pencereden bakar. Çekingendir. Geniş alanlarda değil, kenar mahallelerin dar sokaklarında yürür. Kendine ait bir dünyası vardır ve bu dünyaya başkalarını sokmayı pek sevmez.
     Oysa şiir, ailenin haylaz, havai ve biraz da hayırsız çocuğudur. Duyguludur, zaman zaman hırçınlaşır, ona buna sataşır. Kavga etmeyi sever. Hani derler ya; ağır konuşur, ağır aşk yaşar! Son derece meraklıdır; romanın da, öykünün de işine burnunu sokar. Ama sevimlidir, girdiği yerden çıkmaz, kimse ona git diyemez.
     Öykü ile şiir çok iyi geçinirler. Birbirlerine daha çok benzerlik gösterirler. Şiir öykünün gayrimeşru oluşuna falan aldırmaz, bütün sevecenliği ve sevimliliğiyle onun hayatına sızar, orada derin izler bırakır. Oysa roman, şiirin, girdiği her yere sızma ve yayılma eğilimini kaldıramaz. Çalışma ortamından uzak tutmaya, hatta yanından kovmaya çalışır; bunu bazen başarır, bazen de başaramaz.
     Roman bilgiçtir, arada bir küstahlaşır. Kendini ailenin tek sözcüsü, yegâne temsilcisi olarak görür. Öyle gösterir, bunu da başarır. Şiir, romanın bu tutkusuyla dalga geçer.
     Roman çalışır, kazanır… Şiir çalışmaz, kazanır… Öykü de çalışmaz, ama kazanmaz!
     Deneme ise, ailenin nüfusuna kaydedilmemiş üvey çocuğudur. Herkes onun aileden olmadığını bilir, ama ailedenmiş gibi davranır. Ciddidir, boş konuşmaz, atıp tutmaz. Çalışkandır, araştırıcıdır, hoşsohbettir, ama sesi kısık çıkar. Doğrusu, aileden olmak pek de umurunda değildir. Uzak durur; beni de aranıza alın, ben de sizdenim demez. Duygusal olduğu halde, öyle görünmeyi sevmez. Pek varlıklı da değildir. Nüfusa kayıtlı olmadığı için mirastan pay da alamaz.
     Deneme çok çalışır, ama bir türlü kazanamaz!
     Oyun, ailenin zengin kuzenidir. Sahneyle, oyunculukla, rejiyle kardeştir. Aristokrat takılır, soyağacındaki dalları çok gerilere gider. Aslında tiyatro ailesine daha yakın durur. Bizim ailenin sıkıntıları onu pek ilgilendirmez, başka bir boyutta yaşar.
     Oyunun çevresi hep zengindir. Hep birlikte çalışıp kazanırlar, sonra kazandıklarını bölüşürken kavga çıkarırlar.
     Senaryo, ailenin ahbabıdır. Çok cazibelidir. Romanı pek sever, ama roman ondan uzak durmaya çalışır. Ne zaman senaryo ile dostluk kurmaya, birlikte çalışmaya kalksa, zararlı çıkan hep roman olmuştur.
     Anı, ailenin bunamaya yüz tutmuş büyükbabasıdır. Çok bilir, çok konuşur, ama yarısı palavradır.
     Biyografi, ailenin yurtdışında yaşayan tek üyesidir. Bencildir, fazla uğramaz memleketine. Ailenin sorunları onu ilgilendirmez. Tek düşündüğü kendisidir. Otobiyografi ise, bu ülkede, ailenin henüz doğmamış çocuğudur; adı hazırdır, ama kendisi ortalarda yoktur.
     Destan, ailenin ata binen, kılıç kuşanan, tarihin derinliklerinde dolaşmaktan zevk alan büyük ağabeyidir. Asildir, onurludur. Cesareti ve kahramanlıklarıyla ün salmıştır.
     Fıkra, ailenin en küçük çocuğudur. Yaramazdır, haşarıdır. Birilerine taktı mı takar. Genelde eğlencelidir ama ara sıra düşündürdüğü de olur. Ona buna yamanmaktan hoşlanır. En çok Karadeniz yöresinde dolaşmayı sever.
     Bir de masal vardır. Seveni çoktur. Daldan dala atlar kendi dünyasında. Hayaller ülkesini en sık ziyaret edendir. Konuşmasına, bir varmış, bir yokmuş diye başlar, daldan üç elma düşmüş diye bitirir.
     Yaşadığımız hayat da, aslında aile bireylerinin zaman zaman rollerini başarıyla sergiledikleri bir sahne değil midir? Sırası gelen çıkar, kendini gösterir. Kiminin hayatı öykülerle doludur, kiminin ise hayatı roman olur. Her defasında değiştirilerek yazılsa da, finali bellidir. Kalem ustaları, hep aynı finalle biten yazıları yazarken, az da olsa, ailenin bu gayrimeşru çocuğunu kayırırlar, kayırmaları da gerekir…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz