Tavuklar ve Horozlar

T

     Günün birinde kardeşim Kiko ile aramda çok garip bir tavukgil yüzünden kavga çıktı. Gerçekten de bu tavukgil öylesine garipti ki, horoz mu tavuk mu anlaşılmıyordu. Kardeşim horoz olduğunu iddia ediyor, bense tavuk olduğunu ileri sürüyordum. Hani, az kalsın öldürüyorduk birbirimizi.
     Kiko ile beraber tavukgilleri bir sabah erkenden mısır tarlasından kışkışladığımız sırada başladı bu hikâye. Mısır tohumları daha yeni ekilmişti, tavukgiller toprağı eşeleyip duruyorlardı mısırı toplamak için. Birdenbire kulağımıza, çarpışan kanatlardan yükselen bir ses geldi. Sesin geldiği yere doğru koşunca, tarlanın kenarında dövüşe tutuşmuş iki tavukgil gördük. Ne var ki, tüy, toz ve duman anaforu içinde iyi seçilemiyorlardı.
     “Şu horoza bak ne dövüşken…” diye heyecanla bağıran kardeşim tavukgillerden birini gösterdi.“Hani böyle bir horozum olsa, horoz dövüşünden dünyanın parasını kazanırdım.”
     “Gel,” dedim. “Yakalayalım şu tavukgili…”
     “Olmaz,” dedi kardeşim. “Sen burada kal güzelce. Onu ben kendim yakalarım.”
     Elinden geldiğince göze görünmeksizin iki tavukgilin üzerine yürüdü. Öyle tutkuyla dövüşüyorlardı ki, kardeşimin yaklaştığını duymadılar. Kiko yanlarına varınca, eğilip birini ayaklarından yakaladı. Tavukgil önce çırpındı, bağırıp çağırdı, ama Kiko, iki kanadından yakalayınca sustu. Kiko’nun yanına koşup tavukgili güzelce muayene ettim.
     “Kiko yahu,” dedim. “Bu tavuk be…”
     “Kendine gel,” dedi kardeşim. “Güneşten beynin sulandı galiba…”
     “Kafasına baksana canım,” diye ısrar ettim. “Ne ibiği var, ne de çenesinde küpeleri…”
     “Ne ibiği varmış, ne de küpeleri… Yoksa yok, ne olacak? Sen horozun nasıl dövüştüğüne bak…”
     “Nasıl dövüşürse dövüşsün, tavuk bu…”
     “Tavukmuş… Sen hiç böyle mahmuzlu tavuk gördün mü hayatında? Böyle kuyruk gördün mü?”
     “Mahmuzuna, kuyruğuna üfüreyim ben onun… Tavuktur diyorum sana. Şöyle iyice bir gözden geçirsene…”
     Kiko ile ben, horozlarla tavukların cinsiyetini belirten o ince farklılaşma üzerinde bir türlü anlaşamadık. Anlaşmazlık bir Carabao yüzünden çıkmış olsaydı kolaydı yine. Boynuzlarına, ayak tırnaklarına, kuyruğuna şöyle bir bakar, pek de zaman kaybına uğramazdık bu yüzden. Vücudunun belli başlı bir yerine şöyle bir bakış atmamız yeterdi bile. Yahut kafa biçiminin şöyle üstünkörü bir gözden geçirilmesi… Ve Carabao’nun burnunda halka varsa boğa olduğu su götürmezdi. Gelgelelim tavukgiller boğa değillerdi ki… Bütün o sabah, mısır tarlasında bir aşağı bir yukarı dolaşıp dalaştık durduk.
     Eve öğle yemeğine giderken bile hâlâ dalaşıyorduk birbirimizle. Evin önüne gelince, Kiko tavukgili küçük bir kazığa bağladı. Tavukgil boş kalınca kanatlarını şöyle bir çırptı, sonra da öttü.
     “Nasılmış!” diye bağırdı kardeşim böbürlenerek. “Duydun mu oğlum? Hadi bakalım, şimdi de tavuk öter, boğa uçar diye inat et elinden gelirse…”
     “Ötse de, ötmese de tavuk…” dedim.
     Öğleyin yemek masasında da devam etti bu; sonunda da anamın burasına geldi. “Babanız size masa başında birbirinizle dalaşmayacaksınız demedi mi? Zorunuz ne bakayım, neden dalaşıyorsunuz?”
     Anneme söyledik; tavukgili görmek için dışarı çıktı. Biraz sonra geri dönüp, “Bu tavukgile ‘Binabae’ derler,” dedi. “Tavuğa benzeyen bir horoz!”
     Çatışmamız böylelikle son bulmuş gibi görünüyordu. Derken babam da dışarı yollanıp, geri döndüğünde görüşünü açıkladı: “Yok hanım,” dedi. “Öyle değil, yanılıyorsun. Bu tavukgile ‘Binalalake’ derler, horoza benzeyen bir tavuk!”
     “Sen yine kafayı tütsülemişsin galiba…” dedi annem.
     “Yoo…” diye karşılık verdi babam.
     “Bu horozun tavuk olduğunu nasıl iddia edersin? Sen ömründe böylesine güzel tüyleri olan bir tavuk gördün mü?”
     “Hayır, görmedim. Ama okul çağından beri horoz dövüşlerine meraklı olduğumu da unutma. Bu hayvanın horoz olduğunu söyleyemezsin bana…”
     Yavaş yavaş babamla annem de tavukgil yüzünden kavgaya tutuştular. Üstelik annem ağlamaya bile başladı; babamla ne zaman dalaşsa ağlardı böyle. İçini çekerek;
     “Bunun horoz olduğunu pekâlâ biliyorsun,” dedi. “Seninkisi sadece dik kafalılık; aşağılık sen de…”
     “Özür dilerim, ama…” dedi babam. “Ben tavuğun tavuk olduğunu daha ilk bakışta anlarım.”
     Sonra kolunu annemin omzuna atıp, annem her ağladığında yaptığı gibi, “Kraliçe Elena”, “Madonna’m benim”, “Canımın içi” sözleriyle tatlı tatlı okşadı annemi. Kiko ile ben utanıp yemeğimizi bitirmeden dışarı sıvıştık.
     “Bu bulmacayı kim çözer biliyorum ben…” dedi kardeşim.
     “Kim?” diye sordum.
     “Tenienteng Tasio…”
     Tenienteng Tasio, bizim köyün muhtarıydı. Ama ben Tenienteng’in bizim sorunumuzu çözecek adam olduğuna inanmıyordum doğrusu. Çünkü Tenienteng Tasio bir düşünürdü. Yani demek istiyorum ki, Tasio akıl almaz fikirlerini daha da akıl almaz gerekçelere dayanarak açıklamaya çalışan biriydi. Hem horoz dövüşlerine de karşıydı üstelik. Hoş, horoz dövüşlerini yeren sürüyle insan vardır ya; ister gözlerinde horoz dövüşü gaddarca bir şey olsun, ister bu arada kötü bahislerle kumara yol açılmış olsun. Nedeni ne olursa olsun…
     Tenienteng’e gelince, o bu nedenleri değil, doğrudan doğruya zaman kaybını ileri sürüyordu. Niçin mi? Bir dövüş horozunun diğerini nasıl olsa alt edeceği öteden beri belli bir şeydi de ondan. Bütün bunlar bir yana, bir gerçek daha vardı ki, Tenienteng Tasio’yu haklı gösteriyordu öteden beri: Tasio en yaşlı adamdı köyde. Kanatlı hayvanlar uzmanı olmasa da, saçlarına ak düşmüş bir adam olduğu için, her söylediğinin ağır basacağını kabul etmemiz gerekiyordu. İşte bundan ötürüdür ki, Kiko, Tenienteng’e başvurmamızı ileri sürünce ‘Hayır’ diyemedim ve onun anlaşmazlığımızda hakemlik etmesini kabul ettim. Kiko da tavukgili kazıktan çözdü, beraber muhtara yollandık.
     “Tenienteng Tasio,” diye söze girdi Kiko. “Şu tavukgil erkek midir, dişi mi?”
     “Bu soru ilgilendirse ilgilendirse bir başka tavukgili ilgilendirir ancak,” diye cevap verdi düşünür.
     Böyle bir cevap beklemiyorduk ikimiz de; şaşırıp kalmıştık. Ama Kiko inat edip yeni bir hamle yaptı:
     “Baksana Tenienteng,” dedi. “İşin aslı şu ki, kardeşimle ben bu tavukgile özel bir ilgi duyuyoruz. Onun için bizi aydınlatacak bir cevap gerekli bize. Ya evet de, ya da hayır… Horoz mu bu?”
     “Ben hayatımda böyle horoz görmedim,” dedi Tenienteng.
     “Demek öyleyse tavuk!” dedim.
     “Ben hayatımda böyle tavuk görmedim,” diye cevap verdi bu sefer.
     Kardeşimle ben, hiç ses etmeden bakışıp bir süre hiç konuşmadan durduk. Konuşan yine Tenienteng Tasio oldu:
     “Siz şimdiye dek böyle bir hayvan gördünüz mü?”
     İkimiz de görmediğimizi itiraf ettik.
     “Peki, bunun tavukgil olduğunu nereden biliyorsunuz bakalım?”
     “Başka ne olabilir ki?” dedi Kiko.
     “Başka bir kuş olabilir.”
     “Yok, daha neler…” diye bağırdı Kiko.
     Baktık olmayacak, çıkıp yola koyulduk.
     “Eee? Ne yapacağız şimdi?” diye sordum.
     “Ne yapacağımızı çok iyi biliyorum,” diye cevap verdi kardeşim. “Şehre inip Bay Cruz’a soralım. Bilirse o bilir…”
     Bay Eduardo Cruz, yakın bir şehir olan Alcala’da otururdu. Los Banos’da kanatlı hayvan üretimi okumuş, şimdi büyük bir tavuk çiftliğini yönetmekteydi. Oraya vardığımızda Bay Cruz öğle uykusundaydı. Kiko bizim tavukgili avluya salıverdi.
     Öbür tavukgillerin bizimkine hiç aldırdıkları bile yoktu. Ondan uzak durmakla kalmayıp, dişi mi, erkek mi olduğuna da aldırmıyorlardı hiç. Hoş bizim tavukgilin de bunu pek taktığı yoktu ya… Bir kaçını kovalayıp uygunsuz tavırlar takınıyordu.
     “Buyurun işte,” diye bağırdı kardeşim. “Horoz olduğu belli oldu işte!”
     “Belli olduğu falan yok…” diye karşılık verdim. “Belli olan sadece bir horozun içgüdüsüne sahip olduğu… Bununla beraber yine de tavuk olabilir.”
     Tavuk üreticisi öğle uykusunu bitirince, bizim tavukgili alıp bürosuna gittik.
     “Bay Cruz,” dedi Kiko. “Bu tavuk mu, yoksa horoz mu?”
     Uzman yönetici, bizim tavukgili iyice muayene ettikten sonra, “Hım,” dedi. “Bilmem ki… İlk bakışta karar verilecek gibi değil. Doğrusu böyle bir hayvanı görmedik şimdiye dek.”
     “Peki, ama bir işareti falan yok mudur?”
     “Olmaz olur mu, var elbette… Kuyruk tüylerine bakılır. Uçları yuvarlaksa dişidir, sivriyse erkek!”
     Üçümüz birden dikkatle gözden geçirdik kuyruk tüylerini. İki türden tüy de vardı.
     “Hım, gerçekten de garip,” dedi Bay Cruz.
     “Bunun başka bir yolu yok mu?” diye sordum.
     “Öldürüp içini görmeliyim…”
     “Hayır, öldürülmesini istemem,” dedi kardeşim.
     Tavukgili koltuğumun altına aldım; köyün yolunu tuttuk. Kiko suspus olmuş düşünüp duruyordu. Birden parmağını şaklatıp bağırdı:
     “Bunun horoz olduğundan nasıl emin olacağımı biliyorum.”
     “Nasıl?”
     “Onu dövüştürürüm; kazanırsa sen yenildiğini kabul eder misin?”
     “Bu tavuk bir dövüş horozunu yensin, ne istersen yaparım,” diye cevap verdim.
     “Tamam öyleyse,” dedi. “Pazara dövüşe sokacağım onu…”
     Pazar günü doğru horozların dövüştürüldüğü alana gittik. Kiko uygun bir rakip arayıp sonunda kırmızı bir dövüş horozunda karar kıldı. Dövüş alanlarının bu üstün güreşçisini derhal tanıdım; çünkü bir süre önce ‘Horoz Dövüşü Dergisi-Pintakasi’nin kapak horozu olmuştu. Bir seferinde de, bu güngörmüş şövalye ormana kaçmış, yakında ne kadar çiftlik varsa mevcut tavuklarını ardından sürüklemişti. Kızıl şövalye başını yılan gibi kaldırıp bizim tavukgile şöyle yukarıdan bir baktı; tırpan şeklindeki kuyruk tüylerini bir salladı. Bu görünümden içim burkulmuştu… Çünkü azgın bir dövüş horozunun iki kat vahşi olduğunu biliyor ve bizim tavukgile acıyarak bakıyordum.
     “Tavuğunu şu horozun karşısına çıkarma,” dedim Kiko’ya. “Yerli horoz değil bu… Teksas ırkından.”
     “Vız gelir bana,” dedi kardeşim. “Benim horoz gebertir onu…”
     “Deli olma,” diyerek üzerine yürüdüm. “Bu kızıl horoz katilin biri be… Koleranın öldürdüğünden daha çok horoz öldürdü. Bütün ilde onun karşısında durabilen tek bir horoz yok. Bari daha az korkunç bir horoz seç…”
     Ama kardeşim ne desem duymuyordu. Dövüşe karar verildi, taraflar dövüş için hazırlandı. Sol bacaklarına kılıç biçiminde mahmuzlar takıldı. Olmaz şeyleri gerçekleştiren Santa Rita de Casia’ya dua ettim sessizce. Sonra dövüş başladı. İki rakip arenanın ortasına salındı. Teksaslı, rakibi için mezar kazıyormuş gibi tırmalayıp duruyordu toprağı. Bir iki saniye geçti geçmedi, iki tüylü şövalye birbirinin üzerine atıldılar.
     Ben, bizim tavukgil ya ölecek ya da korkudan donup kalacak diye bekliyordum. Ama kızıl horozun gözlerinde, karasevda çekiyormuş gibi bir anlam belirdi. Derken bir aşk dansına kaptırdı kendini. Şüphesiz bu herkesi şaşırtan bir olaydı, ama Teksaslı üzerine oynamış olanlar hepten şaşkına döndüler. Çünkü Teksaslı’nın bizim tavukgile abayı yaktığı, aşk duygusundan başka bir duyguyla hareket etmediği meydandaydı. Biz daha kendimize gelmemiştik ki, bizim tüylü hayvan, ne kadar tüyü varsa diken diken olmuş, kızıl horozun üzerine atıldı. Tek bir vuruşla rakibinin göğsünü mahmuzuyla parçaladı. Dövüş bitmişti. Hakem, bizim tavukgilin kazandığını ilan etti.
     “Tiope… Tiope… Danışıklı dövüş…” diye bağırıyordu seyirciler. Bir gürültüdür koptu. Millet sıraları parçalayıp birbirini sopalamaya koyuldu. Kardeşimle ben, bir yandan kapıdan sıvışmak zorunda kaldık; bizim şampiyon tavukgil de kolumun altındaydı. Hindistan cevizi ormanına dalıp öfkeli kalabalıktan kurtuluncaya dek koştuk. Postu kurtardığımızdan emin olunca yere çöküp soluklanmaya durduk. Sürek avında, avın arkasına takılıp da soluğu kesilmiş av köpekleri gibi nefes alıyorduk.
     “Horoz olduğuna inandın mı şimdi?” diye sordu kardeşim iki soluk arası.
     “Evet,” dedim.
     Artık bütün bu işlerin bir sonu geldi diye seviniyordum. Ne var ki bizim tavukgilin de kendince düşündüğü varmış ki, titremeye başladı. Derken elime bir şey düştü; yuvarlak, sıcak bir şey. Bizim tavukgil gıdaklamaktan neredeyse yorgun düşüp bayılacaktı.
     Elime baktım, ne göreyim… İri bir yumurta değil mi?
(Alejandro R. Roces-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi