Ahlâk Üzerine-deneme

A

       Yaşamakta olduğumuz kentin veya beldenin nasıl belirlenmiş birtakım kuralları ve kendine özgün davranış biçimleri varsa, aynı şekilde bir ülkenin de, sınırları içinde yaşayan toplumla birlikte uymak zorunda olduğu temel yasaları bulunmaktadır. Bütün bunlar “Vatan” ve “Millet” kavramlarıyla bütünleşerek “Devlet” kavramını meydana getirirler. Bu işleyiş tarihsel süreç içinde devam eder ve zaman zaman sahneye değişik karakterlerde devletler çıkar ve iner.
       Ancak, bir devletin bütünüyle varlığına hükmeden, muhtelif meclis ya da kurullar tarafından öngörülmüş yasa veya kuralların üzerinde olup, bunlardan daha üstün yapıda bir de “Ahlâk” kavramı vardır. Ahlâkı hiçbir meclis veya kurul yapamaz! Ahlâk, bir insanın, bir milletin gönlüne yerleşmiş bir “can” gibi, bir “ruh” gibi elle tutulup gözle görülmeyen bir varlıktır. Bu manevî varlığın kökleri ise, onun uzak tarihî geçmişinin derinliklerindedir.
       Pek tabii, her milletin ayrı birer tarihi bulunduğundan ve sahip olduğu kavramlar topluluğu ile birlikte sahneye çıktığından, ahlâk kavramı milletten millete az ya da çok farklılıklar gösterebilir. Hatta karakter yapıları itibariyle birbirinden farklı olmayan iki millet, yekdiğerine çok yakın ve sınırdaş olsalar bile, ahlâksal yapıları bir diğerine benzemeyebilir.
       Yüzyıllar boyunca üç kıtaya yayılan, Karadeniz ve Akdeniz ile yetinmeyip dünya denizlerine, uzak okyanus sularına yelken açan büyük Türk milletinin ahlâkı, birçok açıdan, hele hele tarihsel geçmişi yönünden zamanımızın belli başlı milletlerine göre olumlu farklılıklar gösterir. Bizlerin, dedelerimizin, atalarımızın yüceliğini sağlayan, sağlamlığı ve büyüklüğüyle dünya tarihlerinin kendisinden övgüyle söz ettiği sihirli bir ahlâktır bu!
       Yüce Türk ahlâkının nasıl ve neden eşsiz olduğu sorusunun arkasında ise, koskoca bir tarih yer almaktadır. Bu tarihin henüz üç bin yıllık kısmı gün yüzüne çıkarılmış olup, zihinlerde, daha gerilere gidildikçe insanlık tarihinin başlangıç yıllarına ulaşılacağı inancı ve gerçeği yatmaktadır.
       Bu şekilde, kök ve temellerinden kopmadan ve kurumadan gelen, yüzyıllar süresince sağlamlığı ve şerefiyle yüceleşen, gelişen Türk ahlâkı, yine bir Türk ili olan Horasan’da İslâm ile tanışmış ve genişleyerek önüne geçilmez ilâhi bir güç haline gelmiştir.
       İşte, Türklük ruhuna gür ve serin bir pınar olan, Türk demirine su vererek onu çelikleştiren bu İslâm nurudur. Bu nurdan aldığı alevle parıldayan ve sadece bilek kuvvetiyle değil, ahlâk gücüyle de çağının milletlerine önder olan bu Müslüman Türk ahlâkı olmuştur.
       Millî benliğimizin temel yapısı Türklük, mayası ise Müslümanlıktır. Türk ahlâkı bu iki tükenmez kaynaktan beslenir. Bu kaynak aslında tektir, fakat iki oluktan akar. Gelgelelim, son zamanlarda tarihimize ve millî benliğimize gerektiği ölçüde sıkı sıkıya sarılmayışımızdan ötürü, sahip bulunduğumuz maddî ve manevî değerler teker teker kaybedilmiş, kaynağımız kurumaya yüz tutmuş ve millî ahlâkımız o eski şöhretinden bir hayli uzaklaşmıştır.
       Ne kadar acı olursa olsun, gerçeği bilmek ve yine tarihî hatalarımızı, millî eksikliklerimizi öğrenip onları düzeltmek zorundayız.
       “Büyük ağaçların kökleri de büyük olur!” derler. Keza, yine aynı şekilde söylenmiş, “Kökleri derinde olan ağaçların ömürleri de uzun olur!” diye bir söz vardır. Bunun için telaşlanmaya ve her şeyi oldubitti gibi görmeye gerek yoktur. Çünkü yüce Türk milleti, bağrında yanan iman ateşiyle, bugüne kadar karşısına çıkan her zorluğu yenmesini bilmiştir. Burada önemli olan husus; gerek birey olarak, gerekse toplum olarak istikbale, gelecek günlere şimdiden hazırlanmamız gerektiğinin bilincine varmaktır.
(Kasım 1980)
 

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz