Tempo Dergisi Söyleşisi

T

MİT AJANININ MATRAK ANILARI (Perdenin Arkasından Süzülen Hikâyeler)
Daha önce de anılarını yayınlayan MİT mensupları olmuştu. Ama ilk kez bir MİT ajanı, Yılmaz Tekin, sadece insani boyutlarıyla mesleğini ve anılarını kamuoyuyla paylaşıyor, üstelik bir de çuvaldız batırarak…

     Kısa bir süre önce, sessiz sedasız yayımlanan bir kitap bu; “Bir Gizli Servis Mensubunun Anıları” başlığını taşıyor. Fakat benzerlerinden çok farklı; belki ilk kez, bir MİT mensubu insanî duygularını ve deneyimlerini bütün çıplaklığı ile okuyucuların gözleri önüne seriyor. Uzun yıllar MİT’te çeşitli görevler alan Yılmaz Tekin, anılarıyla tabu sayılabilecek pek çok şeyi de sır perdesinin arkasında kalan kamu görevlilerinin bakışıyla değerlendiriyor. Meslekî prensipleri nedeniyle fotoğraf çektirmeyen Yılmaz Tekin’le kitabını, anılarını ve yaklaşımını konuştuk.

Tempo
     MİT’te işe alınma sırasında yaşadığınız politik tercihlere dayanan güçlüklerden söz ediyorsunuz. Bu, bugün de geçerli mi?
Yılmaz Tekin
     Geçerli olduğunu zannetmiyorum. 21. yüzyıla hazırlanan Türkiye’yi 1974 yılının şartlarıyla kıyaslamak mümkün değildir. Kamuoyunda haklı olarak (aile şirketi) diye tanımlanan teşkilatın, anlık kadro ihtiyacına binaen yaptığı ufak alımlar, bugün için yerini 700 kişilik gibi toplu alımlara bırakmış durumdadır. Çeşitli meslek gruplarından, daha yetenekli, daha sosyal gençler tercih edilmekte. Kullanım sahasını giderek genişleten teknolojiye uyumlu genç ve dinamik insan gücünün istihdamı önem kazanmıştır. Eskiden, bir kimya, bir fizik mühendisinin ne işi var diye sorulurken, günümüzde kadrolarda bir uzay bilimcisinin bulunması gayet normal gelmektedir. Bugün bir yıl süren bir eğitim döneminden sonra başarılı olduğunuzda ancak bu hak size veriliyor. Diyeceğim; şimdiki arkadaşların vakti bol. Sağlık raporu almak için yeterli süreleri, tahkikatlarının tamamlanması için bol zamanları var. Yine de kurum doktorunun kontrolünden geçeceklerinden şüpheniz olmasın.

Tempo
     İşe alınırken, CHP’ye oy veren bir aileden olmanız bile sorun olmuş. Bugün için de benzer kriterler dikkate alınıyor mu?
Yılmaz Tekin
     300 nüfuslu bir köy ortamında güvenlik tahkikatı yapılmasının, 600 kilometre uzakta yaşayan ve belki de 10 yıldır birbirini doğru dürüst görmemiş bir aileyi ne derecede etkilemesi gerektiğini anlamadığım için o öyküyü yazdım. Nasıl, tahkikatı yapan ve onu değerlendiren makamın kanaati gerçekten önemliyse, bazı kriterlerin üzerinde durulması gerektiği de o kadar önemlidir. Nötr bir kişiyi bulmanız ihtimali ne kadar zayıf ise, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yaptığı gibi, zararlı personelin görevden uzaklaştırılması ihtimali de o kadar kuvvetlidir.

Tempo
     Anılarınızı yazma ihtiyacını açıklarken, biraz gülümsemeyi amaçlamışsınız. Oysa düşündürücü olay ve anılar daha ağırlıklı.
Yılmaz Tekin
     Bu sorunuza, insanların kara kara düşünmeleri yerine gülümseyerek düşünmelerini tercih etmelerinin daha doğru olacağını söylemek yeterli sanırım. Önce, ferdi düşünmelerden hareketle, giderek toplumun düşünmesine yol açanlar, daha sonra bu düşüncelerin önüne set çektikleri anda, çuvaldızın bir gün kendilerine de batacağını ve batması gerektiğini bilmeliler.

Tempo
     MİT’te kaç yıl çalışıp emekli oldunuz? Emekli MİT’çilerden yararlanma ihtiyacı duyuluyor mu?
Yılmaz Tekin
     Bir gizli serviste şu kadar yıl çalıştım demek yerine, onu özümsediğim şu kadar zaman zarfında demeyi tercih ederim. Dolu dolu geçirilen bir cephe yılının, merkezdeki beş yıla eşit olduğunu bilmem açıklamama gerek var mı? Gerçekten teşkilattan emekli olmak isterdim. Fakat özel ailevî nedenler, bu uzun yılların daha da uzamasına izin vermedi. Kendi arzumla ayrıldım ve emekliliğimi özel sektörde tamamladım. Ne yazık ki, İngiliz Gizli Servisi’nde örneğini gördüğümüz uygulama bizde yok. Orada 80 yaşına da gelseniz, irtibat koparılmaz ve hassas operasyonlarda tecrübelerinizden bir danışman olarak istifade edilir. Bizde ise çok özel gün ve davetlerin dışında, kimsenin çıkmış olduğu kapıdan içeriye girmesine kolay kolay müsaade edilmez. En az 4 kişiye dert anlatırsınız. Girdiğiniz odadaki kişiler sizin yıllarca kader arkadaşlarınızdır. Masaların üzeri toplanır, evraklar çekmeceye kaldırılır, sağa sola bakmanızdan tedirginlik duyulur. Halbuki çok değil, belki 10 gün önce, o masalardan birinde siz oturuyorsunuzdur.

Tempo
     Bir daha dünyaya gelseydiniz MİT’te tekrar görev almak için böylesine istekli olur muydunuz?
Yılmaz Tekin
     Bir daha dünyaya gelme garantisi olsa, bu şansımı yine teşkilatımda kullanmayı seve seve isterim. Sayın Mahir Kaynak istemezmiş! Açık açık söylüyor. Bu, onun sorunu. Elbet bir nedeni vardır. En bunaltıcı günlerin, en sıkıntılı anlarını yaşayanlardan biri olarak öyle kanıksadık ki, şimdi bugünler insana cennet yaşantısı olarak geliyor. Kitapları okuyun anlarsınız. Yine de hâlâ aramızda cehennemi yaşamak zorunda olanları unutmamak lazım.

Tempo
     Bu örgütte çalışanların aile yaşamlarında çalkantılar oluyor mu? Özel yaşamınızdaki kısıtlamalar sizi rahatsız edici boyutlara ulaştı mı?
Yılmaz Tekin
     Bu konuda bir şey söylemek doğru olmaz. Bu, kişiden kişiye değişen bir özellik gösterir. Stresli bir yaşama dayanıklılık, zor koşullarda yokluklarla mücadele etmek, tahammül ve sabır göstermek, herkesin ailesinin farklı geçireceği deneyimlerdir. Bunu kolaylaştırmak bizim elimizdedir. Yine de taşra kentlerinde, mahrumiyet bölgelerinde ve bilhassa küçük ünitelerde, dört duvar arasında yaşamanın ne kadar zor olduğunu yaşamayanlar bilemez. İkinci kitabımda bu konuları işleyen çok sayıda öyküyü bulacaksınız.

Tempo
     Bir MİT’çi olarak kendinizi diğer insanlardan farklı ya da ayrıcalıklı hissettiniz mi?
Yılmaz Tekin
     İnsanın resmen bir MİT mensubu olmasının ve cebinde MİT kartını taşımasının kendisine verdiği değişik duyguları anlatmak uzun sürebilir. Fakat heyecandan korkuya, gururdan güvene kadar onlarca duygunun karmaşık bir şekilde yer aldığına emin olabilirsiniz. Bu duygular, öne çıkış sırasına göre yavaş yavaş oturmaya ve kişiliğinizle uyumlu hale gelmeye başladığı zaman daha bir rahatlık duyarsınız. MİT çalışanları, bu özel duygularla uyumlu yaşamak zorundadırlar. Uyumsuzluk, olumsuzlukları da peşinden sürükler ki, bu da kimsenin arzu etmediği bir durumdur.

Tempo
     Örgüte ilk girdiğinizde yaşadığınız tedirginlik, korku ve ürkekliğiniz görev süresince devam etti mi?
Yılmaz Tekin
     Karşılaştığınız her olay, yapacağınız görevin yerine getirilmesi sırasında duymakta olduğunuz bu gibi hislerin birer birer ortadan kaybolmasına neden olur. Fakat insanın hâlâ duymakta olduğu bazı kalıcı hisler bulunabilir. Bunu da doğal karşılamak gerekir. Yaşanılan bazı olayların unutulmasının mümkün olmadığı gibi…

Tempo
     MİT’in askeri eleman çalıştırması, sivil elemanlar için tedirginlik yarattı mı, sivil inisiyatif kullanma açısından mahzur teşkil ediyor muydu?
Yılmaz Tekin
     Sivilleşme sürecinin başlatıldığı tarihe kadar teşkilat içinde asker-sivil çekişmesinin yaşandığı bir gerçek. Teşkilat içinde herkes, ast-üst münasebeti ve görev konumları itibariyle inisiyatif kullanma sınırları içinde yetkilerini kullanırlar. Belki de bizim duyduğumuz tedirginlik, çalışır veya emekli yüzlerce askerin, her köşe başında karşımıza çıkar oluşlarından kaynaklanıyordu. Kapıda nöbet tutan asker… Başlarında erbaşlar… Bakım kademesinde astsubaylar… Bütün başkanlıklar, yardımcılıklar albay, yarbay… Müsteşar ve yardımcılığı orgeneral, korgeneral… Bölge müdürlüklerinde yüzbaşılar… Her taraf doldurulmuş. Onların havasını oldukça uzun süre teneffüs ettik.

Tempo
     Örgüt içinde yükselmede fırsat eşitliği ilkesi geçerli oluyor mu? Yoksa torpil işliyor mu?
Yılmaz Tekin
     Genellikle fırsatları insan kendi yaratır. Maaş derece ve kademeleri tarzında ilerlemeyi amaç edinen kimse, bir müddet sonra maaşını yüksek dereceden almaya başlar ama yetenekleriyle kendisini gösteren ve başarı grafiğini daima yükselten bir arkadaşından geride kalması da kaçınılmazdır. Bu anlamda torpilden söz edilemez. Fakat ikinci kitapta yine çarpıcı örneklerini vereceğimiz (Vurun Abalıya) konusu, aynanın öbür yüzüdür. Başarılı olan kimse, dövüşkendir, yırtıcıdır; tuttuğunu koparır ve ortalığı hallaç pamuğu gibi atar. Ama devamlı cephelerde görev yapar. Ankara’da memuriyete başlayıp, hiç il sınırlarının dışına çıkmamış kişiler de vardır. Şimdi sormak lazım, bunların hangisi torpillidir diye?

Tempo
     MİT’te görev yaptığınız dönemlerde hiç pişmanlık hissine kapıldığınız oldu mu?
Yılmaz Tekin
     Bu sorunuza samimi olarak cevap vermek isterdim. Evet, bir kere oldu ve bu beni ve benimle birlikte çalışan tüm mesai arkadaşlarımı yıktı. Olayı özetlemek mümkün değil! Çünkü geniş bir biçimde ikinci kitapta yer alıyor. Bizim için, Türkiye için çok çok önemli olan bir konuya, devrin başbakanının, “Uluslararası ilişkilerimiz bozulur” diyerek onay vermemesi bizi, bizimle çalışan kişileri, kelimenin tam anlamıyla yıktı. Ayrılmak isteyenler oldu. Biz ayrılmadık. Küsmedik ama kırıldık doğrusu!

Tempo
     Örgütte görev alanların milliyetçiliğinden kuşku duyulmaz. Fakat görev alanlar arasında hiç solcu birine istemeyerek şans verildiğini duydunuz ya da hissettiniz mi?
Yılmaz Tekin
     Bugün, bence milliyetçiliği, “ümmetçilik” olarak sahneye koymak isteyenlerin haricinde, bütün herkesin eşit şansa sahip olduğunu söylemek mümkün. Sol tandanslı bir parti sayılan CHP’den gelen ailemizin -sanki o devir subaylarının %99’u İnönü’cü, yani CHP’li değillermiş gibi- bir ferdi olarak bana bu fırsatı verdiklerine göre, öyle bir sorun yok demektir.

Tempo
     Kitabın ilk cildini yayına vermeden önce MİT’e danışma ihtiyacı duydunuz mu?
Yılmaz Tekin
     Böyle bir ihtiyacı duymadım desem yalan söylemiş olurum. Fakat görevin gizliliği esastır. Anılarsa yaşatıldığı sürece değer kazanırlar. Prensipleri zedelememek ve hoşgörü sınırlarını aşmamak kaydı şartıyla, düşünürken gülümsemeyi kim istemez ki? Üstelik kitaplarda yer alan gerçekleri sadece ben değil, benim dönemimde görev yapan herkes birlikte yaşadı. Sıkıntıları beraberce çekti. Sorumluları yine birlikte suçladı. Burada bence tek sorun, ortalıkta serbest bıraktığım çuvaldız! Bir yerlerden bir “Ah!” diye ses duyarsanız, bilin ki çuvaldız birilerinin kaba etini acıtmış ve bu şekilde görevini yapmıştır. İşte o zaman, değil gülümsemek, kahkahalarla gülmek sırası bize gelmiş demektir.

Tempo
     Anılarınızın ikinci bölümünde neler var?
Yılmaz Tekin
     Aslında birinci kitabım, içeriğinden de anlaşılacağı gibi, teşkilata yeni giren, eğitilen, ilk tecrübelerini kazanmaya çalışan, deneyimsiz, emekleme dönemini yaşayan bir kişinin anılarından oluştu. İkinci kitapta ise, konularla yüz yüze gelen ve onları Güneydoğu gerçeğinde yaşamaya çalışan, daha deneyimli ve artık yürümeye başlamış bir kişinin yaşamından kesitler yer almakta. Aslında, içeriğindeki konular, ilk kitabın son bölümünde yer alan (Rüya mı, Gerçek mi?) öyküsünde saklı.

     Anılardan Bir Seçme (Başka Trafo Yok mu?)
     Bu uzun kurs süresi içerisinde, gördüğümüz derslerle ilgili teorik çalışmaların yanı sıra pratik çalışmalar da yapıyorduk. Daha sonra bun­ları değerlendiriyor, eksiklerimizin nerede olduğunu öğrenerek, hatala­rımızın nereden kaynaklandığını saptayarak, doğru sonuca adım adım yaklaşmaya çalışıyorduk.
     Tabii bunlar bizim için değişik ve güzel şeylerdi… Bunlar, ağırlıklı olarak insan unsurunun gerçekleştirdiği çalışmalardı. Bugün, teknolo­jinin ulaştığı yere bakacak olursak ve o günleri tanımlamamız gerekir­se, herkes için emekleme devresi de denilebilirdi. Ortalıkta ne cep tele­fonu vardı, ne de telefon konuşmalarını uzaydan saptayıp evin hangi odasından görüşme yapıldığını ortaya çıkaran teknoloji…
     Aslında gördüğümüz dersler de uzmanlık konularından uzak, ha­zırlık eğitimi çalışmalarıydı. Şimdilerde Basın-Yayın okullarının öğretim programları içinde yer alan konulara, bir başka açıdan yaklaşılıyordu o kadar!
     Her neyse, bir istihbaratçı için, rapor kaleme almak ne kadar önemli ise, o rapora konu olacak nesnenin veya olayın gözlemlenmesi de o kadar önemliydi. Bir raporun temel unsurları vardı elbette… Eksiksiz olarak bunlara yanıt verilecek, kaynaklar belirtilecek, gizlilik ve önem dereceleri mutlaka konulacaktı. Aynı şekilde, gözlemlenen yerin veya olayın da tam olarak tarifi yapılacak, yeri ve zamanı bildirilecek, yak­laşma ve kaçış yolları gösterilecek, eğer hedef bir yer veya bir bina ise, kâğıt üzerine basit de olsa bir planı veya bir krokisi mutlaka ya­pılacaktı.
     Bütün bu ham haber niteliğindeki bilgiler, zenginleştirildikten ve doğruluğu teyit edildikten sonra değerlendirilecek ve en kısa sürede gerçek haber niteliğine dönüştürülecekti. Aynen, gazetelerin istihbarat ve haber servislerinde yapılan çalışmalarda olduğu gibi…
     İşte, yukarıda söz konusu edilen hususların pratik uygulamaları sırasında, bir gün grubumuza da böyle özel bir görev verildi. Bizden is­tenilen bu görev; Ankara’daki, bugün AŞTI Otobüs Terminali ile Eski­şehir ve Konya yollarının kesiştiği Balgat yonca yaprağı arasında ka­lan, TEK’e, yani Türkiye Elektrik Kurumu’na ait küçük bir trafo merkezinin gözlemini yapmak, bölgenin açık tarifini ve istenilen özellikteki bir planını kâğıt üzerine dökmekti.
     Bizlere, o gün için tahsis edilen arabalara binerken çok heyecan­lıydık. Çünkü ilk kez böyle bir göreve çıkıyorduk. Sürücüler bizi, prog­ram gereği değişik noktalarda bırakmışlar ve daha önceden belirlenen buluşma yerlerine dönmüşlerdi. Onların, bu görev sırasında herhangi bir fonksiyonları olmayacaktı…
     Hepimiz, büyük ve önemli bir iş yapmanın ciddiyeti ve bilinci için­de, uzaktan düşmanın karargâh binasını tespit eden ileri gözcüler gibi, ayrı ayrı noktalardan trafo binasına doğru ilerliyorduk. Gözlerimiz kısıl­mış, kin dolu bir bakış sanki bütün benliğimize hâkim olmuştu. Orası, bizim için bir hedefti ve bizden başka türlü bir tavır takınmamız da beklenemezdi.
     Çevrenin dikkatini çekiyor muyduk bilemiyorum, ama zaman za­man duraklayarak ana trafo binasına ve bahçesinde yer alan bir sürü teknik karmaşaya çok dikkatli bakıyor, ona doğru uzanan yolları işa­retliyor, çevresinde dikili bulunan ağaç ve bodur çalıları tek tek tespit ediyorduk. Bazılarımız, yüksek gerilim tellerine bağlı bulunan iri fin­canların kaç tane olduğunu sayıyor, diğer bir kısmımız ise tel örgülü dış kapının üzerinde yarı açık durumda bulunan paslı asma kilidin mar­kasını okumaya çalışıyordu. Ne de olsa her şeyi tam tespit etmeli, ek­siksiz bir rapor hazırlamalıydık!
     Neredeyse içeri girmiş ve kararsız bir şekilde taş binaya doğru ilerliyorduk ki, birinin;
     “Hop… Nereye böyle? Burası Dingo’nun ahırı mı? Durun ba­kalım,” diyen sesini duyduk.
     Önceden fark etmediğimiz bir görevli, bizi görmüş olacak ki, dur­mamız için kibarca(!) uyarıda bulunuyordu…
     Daha kapıda enselendiğimiz için fena bozulmuş ve bu şekildeki bir hitaptan dolayı da canımız oldukça sıkılmıştı. Çok geçmeden, elli-elli beş yaşlarında görünen, kalın kara bıyıklı, resmi üniformalı bir adam karşımıza dikildi ve bizi kısa bir süre süzdükten sonra;
     “Ha… Şimdi anladım!” dedi. “Sizler MİT’in yeni kursiyerleri olacaksınız.”
     Biraz olsun rahatlamıştık, ama bu kez topluca bir tokat (!) daha yemiştik! Ortaya, halledilmesi gereken bir başka önemli sorunun çık­tığı açıkça görülüyordu. Bir kere, “MİT’in yeni kursiyerleri…” ne demek­ti? Bu adam, bunları nasıl bilebiliyordu ve bunu nasıl rahat bir şekilde söyleyebiliyordu?
     Görevli, umursamaz bir tavırla sözlerine devam etti:
     “Yahu kardeşim! Kırk kere rica ettik, hep buraya göndermeyin diye… Koskoca Ankara’da bir tek bu trafo mu var? Üç yıldır burada­yım… Arkadaşlarınız en az on defa buraya geldi. Amirlerimize bildirdik, ‘İdare ediverin, zararsız insanlardır!’ dediler, ama bıktım be karde­şim! Hep buraya, hep buraya…”
     Görevli konuşuyordu. Bizse, karşılığında söyleyecek tek bir kelime bile bulamıyorduk. Kendimizi nasıl savunabilirdik ki? Şaşkınlık içerisindeydik…
     Adam yine durmaksızın konuşuyordu:
     “Biliyorum, biliyorum! Eskiden, bir grup arkadaşınızı Çubuk Barajı’na göndermişler. Onlar da, fırsat bu fırsat, bir güzel piknik yap­mış. Müdürleriniz de buna çok kızmışlar. Onun için, bir daha öyle yerlere göndermiyorlarmış!”
     Hay Allah! Ne yapacağımızı bilemiyorduk… Bütün bu iddialara karşı terslensek ya da daha doğrusu alttan alarak; “Amca bey… Ne yapalım? Bu da bir vatan görevi… Bizimki de on birinci olsun ne çı­kar, idare ediver işte!” diye yanıt versek, ya adam daha dertliyse? Ya çok değişik şeyler biliyorsa? Kim bilir bize daha neler söyleyecek! Duymak istemediğimiz bazı gerçeklerle (!) karşı karşıya kalırsak, bu ger­çekleri nasıl kaldırır, nasıl cevaplandırırız? Zaten dilimiz tutulmuşçasına konuşmaya bir türlü cesaret edemiyoruz…
     Bizim, kesin suskunluğumuz karşısında görevli;
     “Hadi, hadi… Sizin suçunuz yok, üzülmeyin!” dedi. ‘Yeni çay demlemiştim. Madem buraya kadar gelmişsiniz, birer bardak çayımı için bari… Ama gidince, yetkililerinize mutlaka, ‘Gönderilecek başka trafo merkezi yok mu diyorlar!’ diye de söyleyin… Üç yıl oldu yahu! MİT’çilerle kaynaştık gitti! Ortalığın hali malûm… Benim de çoluk çocu­ğum var!”
     Adamcağız ne söylese haklıydı! Ankara’da, eğitim çalışması ya­pılacak birinci derecede öncelikli yüzlerce hassas nokta vardı. Bunlar­dan herhangi birine –tabii piknik yapmamak kaydı şartıyla– gönderile­bilirdik…
     Sonunda, bütün bu duyduklarımıza rağmen, yine de görevimizi yapmış, raporumuzu hazırlamıştık:
     “… Trafonun yüksek akım yüklü tellerine, beyaz renkli, tam otuz iki adet büyük porselen fincan bağlıydı… Kapıda, ‘Kale’ marka asma kilit asılıydı… Bahçenin sol köşesinde üç sıra halinde ekili mor menek­şelerin dokuz tanesi solmuştu… Ve demlikten tam on yedi bardak çay çıkmıştı!”

     (Sezai Bayar/Tempo Dergisi – 5 Kasım 1999)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz