Altın Aslan

A

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Çok eski çağlarda, Danimarka’nın büyük bir liman kentinde, çok zengin bir tüccar yaşarmış. Bu tüccarın üç tane yetişkin oğlu varmış. Her üçü de akıllı, terbiyeli ve çalışkan olan oğulları ile tüccar övünürmüş.
     Bir gün, onların yaşadığı kente, başkentten kralın habercileri gelmiş. Duvarlara kocaman kâğıtlar yapıştırmışlar. Bu kâğıtlarda kralın bir bildirisi yazılıymış. Okuma bilenler, bilmeyenlere bildiriyi yüksek sesle okumuşlar. Böylelikle kralın sözleri, bütün ülke halkının kulaklarında çınlamaya, ama özellikle zengin kişizade gençlerin kalplerini hoplatmaya başlamış. Çünkü bildiride şöyle yazıyormuş:

     “Ey Danimarka Halkı,
     Duyduk duymadık demeyin… Bu bildiriyi bütün ülke halkına yazıyorum. Güzelliği dillere destan olan küçük kızımı sarayımda bir yere sakladım. Dileyen zengin gençler gelip, kızımı arama iznini benden isteyebilirler. Yalnız bunun için iki şart koşuyorum. Şartlarımdan birisi şudur: Arama izni isteyen her genç, yedi gün süreyle sarayımda misafir kalacak, bu zaman içinde kızımı bulamazsa, sırasını savmış olacaktır. İkinci şartım da şudur: Arama izni, on bin altın veren gençlere verilecektir. Yedi gün sonra kızımı bulan genç, on bin altından başka, ayrıca kızımın bir gemi dolusu değerli eşyalardan ibaret olan çeyizini de alacak. Kızımı bulamayan gençler ise, izni almak için vermiş oldukları on bin altını kaybetmiş olacaklar… Buna karşılık, kim kızımı bulursa onunla evlenecektir.”

     Bu bildirinin altında, kralın yaldızlar içinde kırmızı mührü varmış.
     Ülkenin dört bucağından olduğu gibi, zengin tüccarla üç oğlunun yaşadığı kentten de birçok zengin genç, kralın kızını bulmak için yola çıkmışlar. Ne yazık ki her biri, yedi günlük aramadan sonra, onar bin altını kaybedip geri dönmüşler.
     Bir gün, zengin tüccarın büyük oğlu da bu arama işine heveslenmiş. Babasının yanına gidip, prensesi aramak için izin istemiş. Zengin tüccar, oğluna bir gemi hazırlatmış. İçine yirmi bin altın ve gerekli her türlü yiyecek ve içeceği koymuş; büyük oğlunu yolcu etmiş.
     Büyük oğul, gemi ile uzun bir yolculuktan sonra başkente varmış. Daha karaya ayak basar basmaz, yaşlı bir kadın elini uzatıp ondan para istemiş. Zengin genç, kadını umursamamış, yoluna devam etmiş. Doğruca kralın sarayına gitmiş. On bin altını verip arama izni almış. Sonra bir hafta süreyle sarayın her tarafını didik didik aramış, ama prensesi bulamamış. Hafta dolunca, başkentteki zengin tüccarlardan birinin kızı ile evlenip gemisiyle memlekete geri dönmüş. Babasına demiş ki:
     “Kralın kızını bulamadım. On bin altını boş yere vermiş oldum. Ama hiç olmazsa zengin ve güzel bir kızla evlendim. Eve bir sürü çeyiz getirdim.”
     Babası oğlunu iyi karşılamış.
     Birkaç gün sonra, tüccarın ortanca oğlu da gelip babasından izin istemiş. O da kralın kızını bulmaya gidecekmiş. Zengin tüccar oğlunu götürecek bir gemi hazırlatmış. İçine yirmi bin altın ve gerekli malzemeleri koydurmuş. Ortanca oğlunu da yolcu etmiş.
     Aradan iki ay geçtikten sonra, ortanca oğul da başkentteki zengin bir tüccarın kızı ile evlenmiş olarak geri dönmüş.
     “Kralın kızını bulamadım. On bin altın da boşa gitti. Ama hiç olmazsa güzel ve zengin bir kızla evlenip eve döndüm. Bir sürü de çeyiz getirdim,” demiş.
     Babası, ortanca oğlunu da iyi karşılamış.
     Birkaç gün sonra, bu sefer de tüccarın en küçük oğlu gelmiş. Babasından izin istemiş. Adam en küçük oğlu için de bir gemi hazırlatmış. İçine her türlü ihtiyacını koydurmuş, ayrıca yirmi bin altın da vermiş.
     Tüccarın en genç oğlu ağabeylerinden çok farklı bir delikanlıymış. Paraya fazla önem vermezmiş. Başkente geldiği gün, onun da karşısına fakir bir kadın çıkmış. Para istemiş. Genç adam yaşlı kadına sert davranmamış.
     “Anladığıma göre paraya ihtiyacınız var,” demiş. “Ama dilenmek hiç doğru bir şey değildir. Eğer çalışıp kazanabilecek durumda olsaydınız size hiç para vermezdim. Oysa bakıyorum siz fazla yaşlısınız. Çalışacak halde değilsiniz. Bir daha hiç dilenmemeye söz verirseniz size ömrünüzün sonuna kadar yetecek para veririm.”
     Yaşlı kadın bu sözlere çok sevinmiş. Bir daha dilenmemeye söz vermiş. Delikanlı oraya ne için geldiğini unutup ihtiyar kadını yanına almış. Mağazalara götürmüş. Kurumuş vücudunu soğuktan koruyacak elbiseler almış. Orta halli insanların oturduğu bir mahalleye götürmüş. Orada, kadının içinde yaşayabileceği bir ev satın almış. Mobilyacıdan halı, iskemle, yatak gibi ev eşyalarını satın alıp eve taşıtmış; evi baştan aşağı dayayıp döşetmiş. Sonra da başkentteki tanıdık bir zengin tüccara götürmüş. Tüccara bin altın vermiş. Kadını gösterip demiş ki:
     “Bu nine ne zaman gelip sizden para isterse veriniz. Bu bin altın biterse bana yazın; başka para yollarım.”
     Yaşlı kadıncağız o kadar sevinmiş ki, her adımda genç adama binlerce kez dua etmiş. Ardından delikanlıyı yeni evinde misafir etmek istemiş. Genç adam, gemide çok rahat bir dairesi olduğu halde, kadının kalbini kırmamak için bu daveti kabul etmiş. Akşam olunca kadın ona en güzel yemekleri hazırlayıp sunmuş. Kendi oğlu gibi karnını doyurmuş. Üstünü örtmüş; uyutmuş…
     Sabahleyin erkenden genç adam giyinip dışarı çıkmak istemiş. O zaman kadın sormuş:
     “Evlâdım, buraya ne iş için geldiğini bana anlat. Belki sana yardımım dokunur.”
     Delikanlı, açık kalplilikle, oraya kralın kızını arayıp bulmak için geldiğini söylemiş. O zaman yaşlı kadın demiş ki:
     “Saraya gidip aramaya başlamadan önce, bir kuyumcuya gitmelisin. Altından büyük bir aslan yaptırmalı ve içine tatlı şarkılar çalan müzik aletleri koydurmalısın…”
     Genç adam bu altın aslanın ne işe yarayacağını sorunca, kadın eğilip delikanlının kulağına bir şeyler fısıldamış. Tüccarın en küçük oğlu, her konuda akla yakın şeyleri kabul ettiği için, kadının söylediklerini de kabul etmiş. Hemen kuyumcuya gidip altın aslanı yaptırmış.
     Ertesi gün sabah erkenden yaşlı kadın en yeni elbiselerini giymiş. Delikanlıyı aslanın içine sokup kapağını kilitlemiş. Sonra, aslanı bir hamalın sırtına yükletip kralın sarayına göndermiş.
     Kral aslanı görünce çok beğenmiş. Hele karnından tatlı sesler çıktığını, şarkılar söylediğini görünce bayılmış. Yaşlı kadına demiş ki:
     “Bu altın aslanı bana sat… Sana istediğin kadar para veririm.”
     Kadın karşılık vermiş:
     “Dünyadaki altınların hepsini verseniz bunu satamam. Oğlumun hatırasıdır. Ama isterseniz sarayınızda bir gece kalabilir…”
     Kral teşekkür etmiş, aslanı almış.
     O akşam ortalık kararmaya başlayınca, kralın taht salonundaki bütün kişizadeler evlerine dönmüş. Kral yalnız kalınca kapıları kilitlemiş. Perdeleri çekmiş. Sonra hemen tahtını kaldırıp yerdeki halıyı dürmüş. Ortaya çıkan bir kapağın üzerindeki çengeli asılıp çekmiş. Bir kapak açılmış ve aşağıya doğru inen bir merdiven görünmüş. Kral ağır aslan heykelini zorla sırtlayıp merdivenlerden indirmiş. Yoluna çıkan yedi kapıyı da teker teker açıp ilerlemiş. Sonunda karşısına iyi döşenmiş bir salon çıkmış. Bu salonda on iki tane güzel kız varmış. Hepsi birbirinin aynısı gibi görünüyormuş. Bu kızlar, aslanı görünce sevinçle koşup kucaklamışlar. Hep bir ağızdan aslanı bir gece yanlarında bırakması için krala yalvarmışlar. Kral, ertesi sabah erkenden alıp götüreceğini söyleyerek altın aslanı kızlara teslim etmiş; kendisi de çekip gitmiş.
     Genç kızlar gece yarısına kadar aslanla oynamış ve vakit geçirmişler. Tabii içinde bir adam olduğunu bilmiyorlarmış. Oysa genç adam, aslanın gözlerini oluşturan camların arkasından olan biten her şeyi görüyormuş. Kızları seyrediyor ve hangisinin gerçek prenses olduğunu anlamaya çalışıyormuş.
     Yatma vakti gelince, prenses altın aslanı kendi odasına taşıtmış.
     Diğer kızlar uzaklaşınca, aslanın içindeki genç adam konuşmaya başlamış:
     “Güzel prenses. Beni dinleyecek kadar vaktiniz var mı?”
     Kralın kızı, altın aslanın konuşmaya başladığını görünce korkmuş. Neredeyse bağırıp yardım isteyecekmiş. Ama genç adam hemen açıklamaya başlamış:
     “Benden korkmanız için hiçbir sebep yok güzel prenses,” demiş. “Aslanın içinde bulunuyorum, ama sizin gibi bir insanım. Yerinizi öğrenmek için bu yola başvurdum. Güzelliğinizi o kadar övdüler ki, sizin hatırınız için sabahtan beri bu daracık yerde bekliyorum. Şimdi artık babanızın sizi nerede sakladığını öğrendim.”
     Prenses gülmüş:
     “Ama beni tanıyamazsınız ki,” demiş. “Diğer on bir kız da tıpkı bana benziyor. Tıpkı benim gibi giyiniyorlar, benim gibi konuşuyorlar…”
     Genç adam karşılık vermiş:
     “Biliyorum güzel prenses! Sizinle bunun için konuşmak istiyorum. Karşılaştığımız zaman sizi tanımam için bir işaret takamaz mısınız?”
     Prenses yine gülmüş:
     “Nasıl olur?” demiş. “Gerçi siz beni tanıyorsunuz. Görüyor ve beğeniyorsunuz. Ama ben size daha hiç görmedim ki! Çıkın dışarı bakalım, ben de sizi beğenecek miyim?”
     Genç adam o zaman içinde bulunduğu durumun zorluğunu ve imkânsızlığını anlamış.
     “Aslanın karnından çıkamam,” demiş. “Çünkü kapak kilitli… Anahtarı da yaşlı bir kadında…”
     Prense o zaman şunları söylemiş:
     “O halde sizi ancak babamla birlikte gelip bütün kızları bulduğunuz zaman görebileceğim. Eğer yakışıklı bulursam, hemen belime beyaz bir kemer bağlayacağım. Beğenmezsem, hangimizin prenses olduğunu bulup çıkarmak size düşer.”
     Bunları söyledikten sonra prenses yatağına girip uyumuş. Genç adam da aslanın içinde sabahın olmasını beklemiş.
     Sabah olunca kral erkenden gelip aslanı almış. Sarayın dış kapısında bekleyen yaşlı kadına geri vermiş. Kadın, altın aslanı bir hamalın sırtında eve taşıtmış.
     Bütün gece uykusuz kalmış olan genç adam o gün dinlenmiş. Ertesi gün de saraya gitmiş.
     Kralın karşısına çıkıp on bin altını saymış ve arama izni istemiş.
     Akşama kadar sarayın orasında burasında dolaşıp prensesi arıyor gibi yapmış. Akşam olunca, daha kişizadeler taht salonundan ayrılmadan kralın karşısına çıkmış, demiş ki:
     “Haşmetli kralım… Sarayın her tarafını aramama izin var mı?”
     Kral karşılık vermiş:
     “Elbette.”
     “O halde, tahtınızın altını da aramak istiyorum. Müsaade ederseniz tahtı biraz kenara çekelim.”
     Kral genç adamın yüzüne şüpheli şüpheli bakmış. Ama itiraz etmemiş. Tahtı biraz kenara çekip altındaki halıyı kaldırmışlar. Büyük kapak ortaya çıkmış. Genç adam kapağı açmış. Merdivenlerden aşağı inmiş. Kral ve kişizadeler de peşinden gelmişler. İlk kilitli kapıya gelince delikanlı, saygı dolu bir sesle demiş ki:
     “Haşmetli kralım… Bu kapıyı açmama izin verir misiniz?”
     Kralın yüzü kızarmış, fakat itiraz etmemiş.
     “Elbette,” demiş.
     Cebinden çıkardığı bir anahtarı genç adama uzatmış.
     Böylece yedi kilitli kapıyı da teker teker açmış ve on iki kızın oturduğu salona girmişler. Genç adam, işin asıl zor tarafının şimdi başlayacağını biliyormuş. Çünkü prenses kendisini beğenmezse beyaz kemer takmayacak, genç adam da on iki kızdan hangisinin gerçek prenses olduğunu anlayamayacakmış.
     Ancak, birden bire kızlardan birisi cebinden çıkardığı beyaz bir kemeri beline bağlayıvermiş.
     Tüccarın oğlu da hemen prensesi işaret etmiş:
     “İşte, prenses bu…” demiş.
     Kral, genç adamı tebrik etmiş. Hemen düğün hazırlıklarının yapılmasını emretmiş. Genç adamla prenses evlenip mutlu olmuşlar. Kendilerine yardım eden yaşlı kadını da hiç unutmamışlar. Kral onların saraydan gitmelerine izin vermemiş. Kendisi öldükten sonra kral olmak üzere, genç adamı tahtının varisi prens ilan etmiş…
(Danimarka Masalı-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi