Miniklere Minik Masallar (2)

M

AÇGÖZLÜ KEDİ MASALI
     Uzun zaman önce, uzak bir ülkede çok yoksul bir nine yaşardı. Bu ninenin bir de kedisi vardı. Kedi o kadar uyuşuktu ki, patisini bile kaldırmaya üşenir, bu yoksul kadının verdiği yemeklerle gününü gün ederdi. Günler böyle geçip giderken, bizim Miskin Kedi, iyice zayıflamış, çelimsizleşmişti. Bir gün evin kapısında otururken kocaman bir kediyle karşılaştı. Doğrusu kediden çok bir kaplana benziyordu. Zayıf kedi, hayıflandı, ”Niçin ben böyle güçsüz, bakımsızım; sen böyle şişman, semizsin?” diye.
     Semiz Kedi;
     “Sen de her gün Padişah`ın sarayında bulunursan türlü türlü yemekler yersin, benim gibi olursun,” dedi.
     Güçsüz Kedi bu fikri çok beğendi. Böylesine yoksul bir kadının yanında durmakla karın doymuyordu işte. “Herkes neler yiyor, ben burada sürünüyorum,” diye düşündü. Yoksul ninenin evinde ne vardı ki; ne yiyecek, ne de içecek!
     “Ne zaman gidersen haber ver de birlikte gidelim,” dedi. Semiz Kedi bu teklifi kabul etti.
     Güçsüz Kedi, akşam olduğunda durumu nineye anlattı. Saraya gitmek için ondan izin istedi. Nine bu duruma çok üzüldü. Tamam, ona çok güzel yiyecekler veremiyordu ama aç da bırakmıyordu. Sonra burada tehlike yoktu, orada neyle karşılaşacağını bilemiyordu.
     “Hırs insana zarar verir, şimdi sen bunu düşünemiyorsun. Elindekilerle yetinmeyi öğrenmelisin,” dedi. Fakat kedinin umurunda değildi bu; önemli olan birbirinden güzel yiyeceklerdi. Ertesi gün yiyeceği türlü türlü yiyecekleri düşünüyordu sadece.
     Sabah oldu. Semiz Kedi, pencereden, `miyav miyav!` diye seslendi, Güçsüz Kedi de çıktı, birlikte saraya gittiler.
     Fakat sarayda durum hiç de Semiz Kedi’nin anlattığı gibi değildi. Sarayın kapısına yığılan yüzlerce kedi vardı ve artık herkes bu kedilerden bıkmıştı. Her gün yenileri ekleniyordu bunların arasına. Padişah okçularını yollayıp, bundan sonra yeni gelen kedi gördüklerinde vurmalarını istemişti. Okçular hazırda bekliyorlardı. Bizim Güçsüz kedi hoplaya zıplaya yemeklere saldırınca, midesine oku yedi.
     O günden sonra ninenin yanına dönemedi. Nine onu birkaç gün bekledikten sonra, kedinin hırsının ve açgözlülüğünün kurbanı olduğunu anlayıp ümidini kesti. Kendine yeni bir kedi buldu ve artıklarını ona yedirmeye başladı. 

AĞAÇLARIN GÖVDELERİNİ KEMİREN TAVŞAN MASALI
      Bir varmış bir yokmuş, hayvanların başından geçenler dağdan taştan, ormanlardaki ağaçlardan daha çokmuş. İşte bugünlerin birinde, güzel bir sonbahar sabahı kaplumbağayla tavşan yolda karşılaşmış;
     “Yolun nereye böyle kaplumbağa kardeş?” diye sormuş tavşan.
     “Hava öyle güzel ki, şöyle bir dolaşmaya çıktım diye cevap vermiş kaplumbağa. “Ama madem kısmetimizde bugün karşılaşmak varmış, bu güzel günü farklı yaşayalım, eğlence düzenleyelim.”
     Hemen bir tekne bulmuşlar ve pirinç unundan hamur yapmaya başlamışlar. Amaçları börek yapmakmış. Ama birlikte çalışırken, tavşanın aklı fikri kaplumbağayı kandırmakmış; sürekli onu nasıl kandırabileceğini düşünüyormuş. Çünkü o böreğin hepsini tek başına mideye indirmeyi planlıyormuş. Düşünmüş taşınmış ve sonunda kaplumbağaya şöyle demiş:
      “Kaplumbağa kardeş, bence şöyle yapalım: Bu tekneyi tepeden aşağıya yuvarlayalım, kim daha önce yakalarsa böreği o yesin!”
     Kaplumbağa önce kesinlikle bu bahse girmek istememiş. Çünkü çok hızlı bir hayvan olan tavşanın onu yarışta geçeceğinden adı gibi eminmiş! Ama tavşan o kadar ısrar etmiş ki, sonunda kaplumbağa da olur demek zorunda kalmış. Bu arada da aklına bir kurnazlık gelmiş. Bir ara tavşan ona bakmazken, börek yapışmasın diye teknenin içine su serpmiş. Sonra tavşan tekneyi kaptığı gibi tepeye taşımış, aşağı doğru yuvarlamış ve arkasından nefes nefese koşmaya başlamış. Öylesine heyecanla koşuyormuş ki, böreğin tekneden düşüp bir ağaca yapıştığını görmemiş bile!
     Kaplumbağa ise yavaş yavaş tepeden aşağı iniyormuş. Ağacın yanına gelince de böreği yemeye başlamış.
     Tavşan sonunda tekneyi yakaladığında bir de bakmış ki börek yok! Hemen tekrar tepeye doğru koşmaya başlamış. Uzaktan kaplumbağanın böreği afiyetle yemeye başladığını görmüş.
     Tavşan, girdikleri bahse göre böreği ilk yakalayanın yiyeceğini biliyormuş Yapacak bir şeyi yokmuş. Ama karnı da çok aç olduğundan yalvarmaya başlamış;
     “Canım kaplumbağa… Üst tarafını sen ye, ama alt tarafını bana bırak ne olursun…”
     “Alt tarafını üst tarafını bilmem, bu börek biraz çiğ ama yine de çok lezzetli olmuş,” diye yanıtlamış kaplumbağa.
     Böylece hepsini yemiş, silmiş süpürmüş. Karnı da patlayacak gibi doymuş ve tavşana dönüp şöyle demiş:
     “Sevgili tavşan kardeş; bu gerçekten de çok güzel bir ziyafet oldu. Çok teşekkür ederim, istersen seneye tekrar ederiz?”
     Sonra da evine gitmiş. Tavşanın ise ağzının suyu akıyormuş. Çünkü karnı gerçekten çok açmış. Ağacın üzerinde biraz börek kırıntısı olduğunu görünce orayı kemirmeye başlamış.
İşte, tavşanlar o gün bu gündür ağaçların kabuklarını kemirmeyi çok severler…
 

ASLANIN YÖNETİCİLİĞİ MASALI
     Aslanı hayvanların başına yönetici yapmışlar. Aslan da aslanmış hani; iyiliksever, adaletten yana, eşitlik dedin mi kimselere ayrıcalık tanımayan, eşi bulunmaz bir aslanmış.
Bir gün hayvanları etrafına toplamış:
     “Benim liderliğimde kimse kimseye üstünlük taslamayacak. Kimse kimseye ilişmeyecek. Geçti artık o günler! Artık yağma yok! Vurgun da geçti, çalıp çırpma da… Onun için düşmanlar barışsın, küsler birbirleriyle sarmaş dolaş olsun! Birinizi birinize yan bakarken göreyim, yandınız,” demiş.
     Kurtla kuzuyu, sansarla horozu, keçiyle benekli parsı, kediyle sıçanı, sinekle örümceği, kaplanla ceylanı barıştırmış.
     Buna en çok sevinen tavşan olmuş. İki gözü iki çeşme;
     “Ah, işte ben hep bu günü bekledim. Hep bu günü,” demiş. “Sonunda beklediğim gün geldi. Bundan böyle güçlüler kasılarak dolaşamayacak. Bundan böyle güçlüler de güçsüzlerden korkacak. Güçlüler kadar güçsüzler de adamdan sayılacaklar. Yaşasın!”
Bir yönetimde adalet oldu mu, düzen tıkır tıkır işler, insanlar huzur içinde yaşar. Varlıklı yoksulu, yumruğuna kuvvetli zavallıyı ezmez, ezemez. Millet mutlu yaşar…
 

ASLAN İLE SARAYI MASALI
     Aslan ormandaki hayvanları sarayına davet etmiş. Hem onlarla tanışmak, hem de ormanın sorunlarını konuşmak istiyormuş.
     İlk olarak içeri giren ayı, saraydaki kokuyu beğenmemiş. Eliyle burnunu tutup yüzünü buruşturmuş. Ağzından da “Öf çok pis kokuyor,” sözleri dökülmüş. Aslan bu işe çok kızmış. Sarayını kötüleyen ayıyı bir pençede yere serip öldürmüş.
     İkinci olarak saraya giren maymun olanları gördüğü için, “Efendim sarayınız mis gibi kokuyor,” diye yaltaklanmış. Aslan maymuna da kızmış. Abartıyor, bana şirin görünmek istiyor diyerek bir pençede maymununda işini bitirmiş.
     Bütün bu olayları gören tilki aslanın huzurunda tek bir söz bile söyleyememiş. Bu kez aslan sormuş: “Söyle bakalım sarayımı beğendin mi? Kokusu nasıl?”
     Tilki işi kurnazlığa vurarak, “Sayın kralım, ben bu günlerde nezle olmuşum da burnum koku almıyor!” diye kıvırıp canını kurtarmış. 

DAĞINIK ÇOCUK MASALI
     Bir çocuk varmış. Eşyalarını toplamaktan hiç hoşlanmazmış. Bir gün yerlerde atılı duran eşyalar, aralarında konuşmaya başlamışlar: Ceket;
     “Sen neden hâlâ buradasın? Bu saatte okulda olman gerekmiyor mu?” diye sormuş ders kitabına. Ders kitabı;
     “Evet, ama dağınık çocuk okula giderken beni aradı, bulamadı. Sonunda beni almadan çıkıp gitti,” demiş.
     Çorap;
     “Ben tam üç gündür burada, yatağın altında sıkışıp kaldım. Kimse beni görmüyor.” Diye dert yanmış. Tişört;
     “Ben tertemiz bir tişörttüm. Beni dolaptan çıkarttı, sonra yere attı. Üstelik dağınık çocuk odada yürürken üstüme basıyor. Hem kirlendim, hem de buruştum!” diye üzüntüyle söylenmiş.
“Bir fikrim var!” demiş pantolon. “Dağınık çocuk benim cebimde otobüs biletini unutmuş. Hep birlikte otobüse binip gidelim.”
     “Evet!” diye bağırmışlar. Hep birlikte yola çıkmışlar. Otobüs onları yemyeşil kırlara götürmüş.
“Ne kadar da güzel bir yer burası? İyi ki yatak altlarında, dolap kenarlarında beklemek yerine şimdi sanki cennetteyiz!”
     Saklambaç oynamışlar, yerlerde yuvarlanmışlar. Tozlanıp çamurlandıklarına hiç aldırmıyorlarmış. Tekrar otobüse binip eve dönmüşler. Bütün eşyalar daha önce atılmış oldukları yerlere aynen uzanıp yorgunluktan uyuya kalmışlar.
      Çocuk okuldan dönüp eşyalarının halini görünce;
     “Aman Allah’ım! Yerlerde bıraktım diye ne hale gelmişler!” demiş ve o günden sonra da eşyalarını hep yerli yerinde tutmuş. 

DARI BAŞAKLARI MASALI
     Çok eski zamanların birinde, güneşin doğduğu ülkede yaşlı bir karı koca yaşarmış. Çok istemelerine rağmen gençliklerinde çocukları olmamış. Gündüz adam ormana gider, ağaç kesip satar, kadın da ev işleriyle uğraşırmış. Günün birinde kadın nehir kıyısında çamaşır yıkarken suda yüzen kocaman bir karpuz görmüş. Karpuzu yakalayıp evine götürmüş. Akşam karpuzu kesip yemek istemişler. Adaletli olsun diye kadın karpuzu özenle keserek tam ortasından ikiye ayırmış. Bir de ne görsünler? Karpuzun içinden ufacık bir kız çocuğu çıkmış. Bu çocuğu bize Tanrı gönderdi diye sevinmişler. Mutluluk içinde çocuklarını büyütmüşler. Kız büyüdükçe güzelleşmiş. Zeki, alımlı bir genç kız olmuş.
     Köyde her yıl yapılan büyük bayramın yaklaştığı günlerde karı koca bayrama kızlarını da götürmek istemiş. Ama âdet olduğu üzere, kızlarını faytona bindirerek götürmelerinin doğru olacağını düşündüklerinden, kasabaya fayton kiralamaya gitmişler. Kızlarına da kapıyı kimseye açmamasını tembihlemişler.
     Ama kızın annesiyle babası daha yeni uzaklaşmış ki, kötü ruhlu Amanoyaku kapıya dayanmış: “Sana bir şey söylemek istiyorum güzel kız, kapıyı açmasan bile biraz arala,” demiş.
     Kız, Amanoyaku’nun ısrarlarına dayanamayıp kapıyı biraz açmış. Açmasıyla kapıyı iten Amanoyaku odaya dalıvermiş. Güzel kızı bahçeye çıkarmış. Ağaca bağlamış ve onun elbiselerini giyerek, kızın kılığına girmiş.
     Yaşlı karı koca faytonla köye döndüklerinde, Amanoyaku’nun kızlarının kılığına girdiğini anlamamışlar. Amanoyaku’yu kızları sanıp, faytonla kutlamaların yapılacağı tapınağa doğru yola çıkmışlar. Ama bahçenin yanından geçerken baba, kızın çığlıklarını duymuş, arabadakinin gerçek kızı olmadığını, onun kılığına giren Amanoyaku’yu taşıdıklarını hemen anlamış.
     Derhal eve koşup orağını getirmiş. Ekinlerin yanından geçerken kapıyı açıp Amanoyaku’yu öldürmüş. İşte darı başaklarının uçları o zamandan beri kırmızıdır. Çünkü Amanoyaku’nun kanı vardır üzerlerinde…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi