Orta Boy Bir Sinek

O

     Onunla dostluğumuz bir gün ben yazı yazarken başladı. Açık duran penceremden uçarak içeriye girmişti. Saçlarımdaki tuvalet ispirtosunun kokusundan sarhoş olmuş olacak ki, tepemde fırıl fırıl dans etmeye koyuldu. Bir, iki kez onu elimle kovalamak istedimse de, bana mısın demedi. O zaman tuttum, kâğıt makasımı elime aldım.
     Benim kâğıt makasım hem pipo temizlemek, hem de sobadaki ateşi karıştırmak için kullandığım büyük, güzel bir makastır. Duvara çivi çaktığım bile olur onunla. Hünerli ellerimde ise, müthiş bir silâhtır. Onu birkaç kez sallayınca, sinek kaçıp uzaklaştı.
     Aradan bir süre geçti geçmedi, sinek yine gelip dansa başladı. Ayağa kalkıp masamı kapıya doğru iteledim biraz, sinek yine peşimdeydi. “Görürsün sen,” dedim içimden. Yavaşça gidip, saçlarımdaki tuvalet ispirtosunu yıkadım. Bunun bir yararı dokundu. Sinek ister istemez, gece lambasının gölgeliğine kondu, hiç kımıldamadı.
     Aradan birkaç saat geçti. Rahat rahat çalıştım, yazımı yazdım. Ara sıra başımı kaldırıp ona bakıyordum. Artık o, eski önemini yavaş yavaş yitirmeye başlamıştı. Yaklaşıp inceledim onu; gri kanatlı, düzgün, orta boylu, basbayağı bir sinekti bu. “Hadi uç,” dedim. Kımıldamadı. “Uçsana,” deyip, elimi salladım. Ürküp uçtu, odayı şöyle bir dolandı, gelip yine gece lambasına kondu.
     Bizim gerçek dostluğumuz işte o andan sonra doğdu. Onun ısrarlı duruşuna saygı duymaya başladım; ne istiyorsa, istiyordu. Görünüşü duygulandırmıştı beni; başını bir yana çevirip, üzgün üzgün bakıyordu bana. Birbirimize olan duygulanma karşılıklıydı; ben ne yaparsam, hemen karşılığını veriyordu. Eylemlerinde aşırılığa kaçıp edepsizleştiği de oluyordu. Öğleden sonra odadan çıkıp, dışarıya gidecek oldum, tepemde uçup kapıya değin geldi, sanki benim gitmeme engel olmak istiyordu.
     Ertesi gün erkenden kalktım. Kahvaltı ettiğim masadan ayrılmıştım; yazı yazmaya başlamak üzereydim. Oda kapısının eşiğinde karşıladı beni. Onu görünce başımı sağa, sola salladım. Vızıldayarak odada birkaç kez dolandı, gelip koltuğuma kondu. Ondan koltuğa oturmasını istememiştim, ben oturacaktım oraya. “Hadi, git oradan,” dedim. Kalkıp birkaç metrelik bir uçuş yaptı, yine koltuğa kondu. Uçup gitmezse, oraya oturacağımı söyledim ve oturdum da. Dost sineğim uçtu uçtu, bu kez kâğıtlarımın üstüne iniverdi… “Git, bakayım,” dedim. Yanıt yok. Üfledim ona doğru, şöyle bir kımıldadı, ama yine de yerinden kalkmadı. “Hayır, olmaz,” dedim. “Birbirimize karşı saygı duymazsak yürümez bu iş.” Bana kulak kabarttı, düşündü, taşındı, ama yine olduğu yerde kaldı. Derken, elime kâğıt makasımı aldım. Pencere açıktı, nedendir bilinmez, sinek uçup dışarıya gitti.
     Aradan iki saat geçti. Bu süre içinde, sineğin niye kendiliğinden çıkıp gitmesine izin vermedim diye bir pişmanlık duydum. Şimdi neredeydi acaba? Kim bilir başına neler gelmişti? Oturup çalıştım, ama beynim kötü önsezilerle doluydu.
     Derken sinek dönüverdi. Ayaklarından biri pisti. “Ya çamura, ya da pis bulaşık sularına bastın,” diye azarladım onu. “Utan, utan!” Onun yine de geri gelişinden mutlu, gidip pencereyi iyice kapadım. “Nasıl yaparsın bunu?” dedim. Başarılı bir iş yaptığını söylemişim gibi, bana utkuyla baktı. Yaptığından utku duyan bir başka sinek görmemiştim hiç. Keyfim yerine gelmişti. Yürekten güldüm. “Hah ha… Ne afacan sineksin sen!” dedim. “Gel bakayım, gıdığından biraz okşayayım; seni gidi seni…”
     Akşamüstü yine o eski numarasına başlayıp, bana kapıyı açtırtmadı. Şöyle bir doğrulup, ona söylendim. Benimle arası iyiydi, hoştu, ama akşamları beni eve kapamaya hakkı yoktu. Ona aldırış etmeden evden dışarıya çıkmaya davrandım. Odanın içinde hırsla fır dönüyordu. Dışarıya çıkıp seslendim: “Hadi, şimdi de sen evde tek başına kal. İstediğin yerde oturabilirsin artık. Hoşça kal!”
     Daha sonraki günler, sinekçik benim sabrımı iyi bir deneyden geçirdi. Konuklarım varsa, kıskançlaşıyor, benden uzaklaştırmak ister gibi rahatsız ediyordu onları. Bundan başka, ona yaklaşıp ya bir şey yaptırmak, ya da bir şey öğretmek isterken, döşemeden tavana doğru, insanın boynunu kırıcı bir uçuş yapıyor, konduğu tavanda bir süre kalıp beni üzüyordu. “Düşeceksin oradan, in aşağıya!” diye bağırıyordum. Derken, kısa bir süre sonra, süzülüp aşağıya iniyordu. Hiç rahat durmuyordu; ona aldırış etmeyecek olsam, burnumun dibinden geçip, pat diye önümdeki yazı kâğıdımın üstüne düşüyordu. Sanki evde hiç kâğıt makasım yokmuş gibi, hemen orada bir aşağı, bir yukarı gidip gelmeye başlıyordu. “İlerisi için onunla iyi geçinmem gerek,” diye düşünüyordum. En tatlı ve uzlaştırıcı sesimle, “Orada üstünü başını mürekkeple kirletme,” diyordum; “Bak, senin iyiliğini düşünüyorum.” Benim sözlerim bir kulağından girip bir kulağından çıkıyordu. “Sana bu kâğıdın üstünde yürüme demedim mi?” diye yineliyordum; “Orası pistir, ayaklarını pisletirsin sonra.” Ama ı-ıh, hiç mi hiç korkmuyordu. “Böyle inatçılık olmaz!” diye haykırıyordum. “Bak, gördün mü, şimdi de kâğıdımı lekeledin.” Yo, hayır, onun buna da aldırış ettiği yoktu. “Ne yaparsan yap, canın cehenneme,” diyordum. “Ben de başka bir kâğıt alırım.” Başka bir kâğıdı alır almaz, uçup uzaklaşıyordu.
     Günler, haftalar geçti, birbirimize alışmıştık artık. Aynı kâğıt üstünde birlikte çalışıyor, sevinç ve üzüntümüzü birlikte paylaşıyorduk. Saçma merakları sonsuzdu, ama hoş görüyordum onları. Esintiden, hava akımından hoşlanmadığı için, kapıyı, pencereyi kapalı tutuyordum. Bununla birlikte, ara sıra tavandan, sanki delip geçecekmiş gibi, pencereye atılır, cama çarpıverirdi. “Dışarıda işin varsa, bu yoldan,” deyip, odanın kapısını açardım. Hayır, oradan dışarıya çıkmak istemezdi. “Çıkacak mısın, çıkmayacak mısın?” diye sorardım. “Bir, iki, üç!” Yanıt vermezdi. Ben de o zaman hırsla kapıyı kapatırdım.
     Yaptığımdan er geç pişmanlık duyardım.
     Bir gün yok oluverdi sinekçiğim. Sabahleyin hizmetçi kız içeriye girdiğinde kapıya bakınıyordu; derken, göz açıp kapayıncaya dek dışarıya fırladı. Benden öç almak istediğini anlamıştım. Bunun üstüne ne yapabileceğimi düşündüm. Sonra kalkıp bahçeye indim ve canı istediğince dışarıda kalabileceğini ona haykırdım. Henüz özlemiyordum onu. Ama elimden başka ne gelebilirdi? Ona bir tuzak kuramazdım ya! Yavaş yavaş özlemeye başlıyordum onu. Evimde dışarıya açılabilen her şeyi, pencereleri, kapıları açtım. Yazı kâğıtlarımı, yel-yağmur dinlemeden pencerelere koydum. Kâğıtlarımın üstünde yürümesine hiç darılmayacağımı belli etmek istedim. Ev sahibi kadına bile sineğimi sordum. Saçlarımı yine kokulu tuvalet ispirtosu ile yıkadım; öyle ki, hiç olmazsa benim sevgili dostum, sineklerin ecesi olan benim sineğim, gelip başıma konabilsin… Ama hepsi boş!
     En sonunda, dün sabah, geri döndü o. Ama yalnız gelmedi, sokakta bulduğu sevgilisiyle birlikteydi. Onu yine görmenin sevinciyle her şeyini affettim, hatta bir süre sonra sevgilisini bile hoş gördüm. Ama bu kadarı fazla, her şeyin bir hattı hududu var. Her ikisi de gözlerimin önünde, birbirlerini süzmeye başladılar; ellerini, ayaklarını ovuşturdular. Derken, ansızın, sevgilisi olacak o sokak sineği, beni bile utandıracak bir biçimde onun üstüne sıçramaz mı? “Burnumun ta dibinde, herkesin gözü önünde ne yapıyorsunuz öyle?” diye öfkeyle azarladım onları. “Öylesi şey yapmak için henüz çok genç değil misiniz?” Bu sözüm karşısında, benim o eski dost sineğim, başını yukarıya kaldırıp, kıskançlıktan kudurduğumu açık açık belli etti. “Kim? Ben mi kıskancım?” diye soludum. “Kıskançlık kim, ben kim? Bak, dinle!” Ama o yüzünü çevirip, gözlerini gözlerimden çekti. O sırada ayağa kalktım. “İkinizle birden savaşmayacağım,” dedim; “Şövalyelik ilkelerine aykırıdır bu. O sefil sevgilini tek başına gönder bana karşı. Onunla teke tek çarpışacağım.” Elimi uzatıp, kâğıt makasımı aldım.
     Benimle alay etmeye başlamışlardı. Masanın bir köşesinde durmuş, sarsıla sarsıla gülüyorlar, sanki bana, “Hah ha, bir büyük makasından başka neyin var?” demek istiyorlardı. “Bir büyük makasından başka neyin var… Ha?” Öfkeyle, “Makasın büyük bir önemi yok,” diye yanıt verdim. “O sefil erkeğinle, elimde bir çizelge tahtasıyla da savaşırım.” Makası fırlatıp attım. Hâlâ kahkahayla gülüp, mutluluklarını bana göstermek istiyorlardı. “Siz, siz neye başlıyorsunuz yine?” dedim onları tehdit ederek. Ama bana boş verdiler; başlarında kavak yelleri esiyordu sanki. Hiç utanmaksızın birbirlerine yaklaşıp yeniden sarmaş dolaş olmak üzereydiler. “Bunu yapamazsınız!” diye bağırdım onlara. Ama yaptılar yapacaklarını. Artık sabrım taşmış, öfkem kabarmıştı. Tahta çizelgeyi kaldırıp, ansızın çarptım üstlerine. Bir şeyler çıtırdadı, bir şeyler aktı. İyi ayarlamış olduğum darbem, her ikisini birden ezivermişti.
     İşte böyle sona erdi mutluluğumuz…
     Gri kanatlarıyla o, orta boy, basbayağı bir sinekti. Belirli hiçbir özelliği yoktu. Yaşarken, birkaç hoş saat geçirmişti benimle.
(Knut Flaursau-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi