Zeynep Gürcanlı (Star Gazetesi)

Z

1970’lerden bir “ERMENİ HİKÂYESİ”

     Dış politikada bugünlerde en çok Ermenilerle uğraşıyoruz. Fransa, İtalya, Avrupa Parlamentosu, Vatikan, Lübnan derken, Ermeniler şimdi Almanya parlamentosundan bile soykırım kararı geçirme aşamasına geldiler.
     ABD’de henüz Temsilciler Meclisi’nden çıkaramadılar. Ancak eyaletlerin yarısından fazlası yerel parlamentolarında karar alarak soykırımı resmen tanıdılar.
     Sigorta şirketleri bile, dava açan 3’üncü kuşak Ermenilere tazminat ödemeyi kabul ettiler.
     İşin bu raddeye gelmesinde Türkiye’nin hiç mi suçu yok?
     1915’li yıllarda soykırım yaşanıp yaşanmadığını tarihçilere bırakmak en iyisi. Ancak tartışmamız gereken bir de yakın tarihimiz var.
     1970’li yıllarda Türk diplomatları dünyanın dört köşesinde birbiri ardına öldürülürken, Türkiye neler yapıyordu?
     Ermeni terörüyle nasıl mücadele edildi?
     Terör bittikten sonra iyice artan Ermeni propagandasına karşı ne gibi adımlar atıldı?
     Ya da atılmadı…
     İşte size, yakın tarihimizin bu karanlık bölümünden küçücük bir hikâye.
     Olayı, Ermeni terörünün tepe noktaya ulaştığı dönemlerde, Türkiye’nin Güneydoğusunda görev yapan bir MİT mensubu, Yılmaz Tekin adıyla yazdığı “Bir Gizli Servis Mensubunun Anıları-Çuvaldız” adlı kitapta anlatıyor.
     Olay, Ekim 1979’da geçiyor.
     Üstü başı toz toprak içinde bir kişi, Suriye sınırındaki illerimizden birinde görev yapan MİT mensuplarıyla temas kuruyor. Söyleyeceklerinin çok önemli olduğunu belirterek, görüşmek istediğini iletiyor. Görüşme ayarlanıyor.
     Kitabın yazarı, görüşmeye gelen kişiyi, ‘sınırın Suriye tarafında kalan, ancak aşiret bağlantıları nedeniyle Türkiye ve Türkçe’den kopmayan’ biri olarak tarif ediyor.
     Esrarengiz kişi söze, köy düğününden geldiğini, düğünün olduğu köyde bir Ermeni ile karşılaştığını, Ermeni’nin herkesin içinde, Türkiye’yi yakından ilgilendiren şeyler anlattığını söylüyor.
     Esrarengiz kişi, anlattıkça MİT’çiler heyecanlanıyor.
     Çünkü hikâye, 12 Ekim 1979’da Türkiye’nin Lahey Büyükelçisi Özdemir Benler’in oğlu Ahmet Benler’in öldürülmesine dayanıyor.
     Esrarengiz adam, Ermeni’nin, ‘Ahmet Benler’e nasıl kurşun yağdırdığını, saldırıdan nasıl zevk aldığını, Benler’i seyreden 10 kişinin gözü önünde nasıl öldürdüğünü tarif ettiğini’ anlatıyor.
     Üstelik sadece bu ihbarda bulunmakla da kalmıyor. Köyün yarısının akrabası olduğunu, istenirse Ermeni’nin kaçırılıp Türkiye’ye getirilebileceğini ya da hemen oracıkta ‘ortadan kaldırılabileceğini’ söylüyor.
     MİT’çiler kendisine şaşkın şaşkın baktığını görünce de ekliyor:
     ‘Bu işi para karşılığı yapmayız. Yeter ki, kan yerde kalmasın…’
     MİT’çiler adama konuyu Ankara’ya ileteceklerini, gerekli adımların ancak Ankara’nın kararına göre atılabileceğini söylüyorlar.
     Ardından da konuyu bir rapor halinde merkeze bildiriyorlar.
     Ankara’dan yanıt hemen geliyor.
     ‘İLGİ (b) yazınız ile bildirilen husus, normal prosedürden geçirilerek ilgililere iletilmiştir. Bu kez İLGİ (a) yazı ile gönderilen Başbakanlık emrinde ‘Uluslararası ilişkilerimizi olumsuz yönde etkileyeceği ve Suriye ile olan komşuluk münasebetlerimizi zedeleyeceği…’ gerekçesiyle kabul görmemiş ve bu gibi işlere tevessül edilmemesi gerektiği özellikle hatırlatılmıştır. Gereğini rica ederim.’
     Kitaptaki bu iddia çok ciddi.
     Bir Ermeni Suriye’de önüne gelen herkese, Ahmet Benler’in katili olduğunu iddia ediyor, bu ihbar Türk istihbarat birimlerine kadar ulaşıyor, istihbarat birimleri konuyu dönemin Başbakanı’na iletiyorlar, Başbakan’ın talimatı ise, “Hiçbir şey yapmayın” oluyor.
     Bu hikâyeyi okuyunca, insanın aklına pek çok soru takılıyor?
     Dönemin Başbakanı’nın hiçbir şey yapmayın talimatı acaba doğru muydu?
     O zamanlar bir şeyler yapılsaydı, Ahmet Benler’den sonra yine Ermeni saldırılarında şehit olan 20’den fazla Türk diplomat ya da vatandaşı kurtarılabilir miydi?
     Ahmet Benler’in ardından, 20’den fazla şehit daha verdikten sonra, Ermeni terörü ne oldu da bıçak gibi kesildi?
     Bu, Türkiye yakın tarihinin en karanlık yönlerinden biri.
     Bu arada, yazıyı bitirirken küçücük bir not:
     Kitapta olayın geçtiği iddia edilen Ekim 1979’da Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Bülent Ecevit’ti… 

 (Zeynep Gürcanlı – Star Gazetesi – 1 Ocak 2001)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz