Kekik Otu

K

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Çok eski devirlerde, Estonya’da kötü kalpli bir adam yaşarmış. Karısı ölmüş olduğundan, bu adamın ev işlerine, genç ve güzel kızı bakarmış. Genç kız babasının aksine, çok iyi kalpli ve yumuşak başlıymış. Her gün çatlayıncaya kadar şarap içen adam, zavallı kızcağızı döver, ona az yemek verir, buna karşılık çok çalıştırırmış.
     Kendi evinde hiç mutlu olmadığı halde, kızcağız ses çıkarmaz, elinden geldiği kadar babasını rahat ettirmeye çalışırmış. Adam o kadar tembelmiş ki, erkeklerin yapması gereken işleri bile kızına yaptırmak istermiş.
     Bir gün, evde odun tutuşturucu çalı çırpının kalmadığını görüp kızını çağırmış ve ona kuvvetli bir tokat attıktan sonra bağırmış:
     “Aptal kız… Neden evin yakacak ihtiyacını düşünmüyorsun? Her şeye ben mi koşacağım? Çabuk ormana git, kuru yapraklar, kırık dallar ve çalılar topla… Sırtına yükle getir.”
     Kız hemen yola çıkmış. Ama daha evden on adım öteye gitmeden babası dışarı çıkıp ardından seslenmiş:
     “Olga… Olga… Beni dinle! Gelirken birkaç parça da kekik otu getir.”
     Olga, anladığını belirten bir karşılık verip ormana doğru yürümüş.
     Bir iki saat süreyle ormanda gezip kuru dallardan ve yapraklardan kocaman bir demet yapan genç kız, tam eve döneceği sırada babasının kekik istediğini hatırlamış. Büyük bir kekik kümesinin yanına gidip birkaç filiz koparmak istemiş. Ama filizler o kadar dayanıklıymış ki, gücü yetmemiş. Kız çektikçe, kekik filizleri dayanmış. Sonunda iş inada binmiş. Olga sırtındaki kuru dal ve yaprakları yere indirip iki elinin bütün gücüyle filizleri sökmeye çalışmış.
     O kadar kuvvetli çekmiş ki, sonunda birkaç parçasını koparmış. Ama o hızla arka üstü yere düşüvermiş. Gülerek kalkmış. Kuru dalları ve yaprakları yeniden sırtına almış. Kekik yapraklarını da eline almış, yola çıkmış. Tam ormandan çıkacağı sırada, bir ağacın altında bir adamın yattığını görmüş ve yanına sokulmuş. Bir de ne görsün? Meğer bir gün önceki fırtınada o ağaca yıldırım düşmüş ve altında duran adamcağız da başına çarpan kocaman bir dalın vuruşu ile baygın bir halde yere düşmüş…
     Olga yakından inceleyince adamın çok genç ve yakışıklı olduğunu görmüş. Sırtındaki yükü tekrar indirip adamın yanı başına diz çökmüş. Kekik kokusu bulaşmış elleri ile genç adamın yüzüne dokunmuş.
     Adam, birkaç defa derin derin nefes alıp etrafına bakınmış. Olga’yı görmüş. Genç kıza sormuş:
     “Sen kimsin güzel kız? Burada ne arıyorsun?”
     Olga, kim olduğunu ve adını söylemiş.
     Adam, kızın ellerindeki kekik kokusunu fark etmiş ve yeniden sormuş:
     “Bana kekik koklatan sen miydin?”
     “Evet… Fena bir şey yaptı isem özür dilerim.”
     Genç adam gülmüş:
     “Aksine çok iyi bir şey yaptın güzel kız,” demiş. “Ağaç dalı kafama vurunca kendimi kaybetmiş olmalıyım. Dünyadaki ilaçlardan hiçbiri ile ayılmama imkân yoktu. Bana etki yapacak tek ilaç kekik kokusuydu. Tesadüfen onu da sen getirmişsin. Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.”
     Olga adamın yanı başına oturmuş. Beraberce biraz konuşmuşlar. Olga nasıl bir hayat yaşadığını anlatınca, genç adam üzülmüş. O da kendisi hakkında bilgi vermiş:
     “Benim adım Petersen,” demiş. “Bu ülkenin dört bucağında büyük saraylarım vardır. Çok zenginim. Buradan biraz uzakta da bir sarayım var. Eğer kabul edersen seninle evlenelim. Çünkü seni görür görmez beğendim.”
     Genç kız Petersen’in bu sözlerinden büyük bir sevinç duymuş. Çünkü o da görür görmez genç adamdan hoşlanmış. Ama babasından izin almadan evlenemeyeceğini söylemiş. Genç adam, hemen Olga’nın odun yükünü kucaklamış. Beraberce kızın evine gitmişler.
     Olga’nın babası kızını bir güzel pataklamak için hazırlanıyormuş. Çünkü geç kaldığı için, ormanda uyuduğunu zannediyormuş. Ama Petersen’i görünce tanımış ve hemen ayağa kalkıp saygı ile karşılamış.
     “Buyurun kişizadem, evime şeref verdiniz. Bu haylaz kız sizin odunları taşımanıza nasıl müsaade etti? Çok özür dilerim. Müsaade ederseniz alayım,” diyerek elini uzatmış, ama Petersen odunları götürüp ocağın yanına bırakmış.
     “Olga gibi genç ve güzel bir kıza yük taşıtmak ne kadar ayıpsa, benim gibi genç ve kuvvetli bir erkek dururken sizin gibi yaşlı birinin yük taşıması da o kadar ayıptır efendim,” demiş.
     Sonra sözü uzatmadan hemen ne istediğini anlatmış:
     “Yıllardan beri istediğim güzellikte bir kız bulamadığım için evlenememiştim. Olga’yı görünce çok beğendim. Eğer izin verirseniz onunla evlenmek istiyorum,” demiş.
     İhtiyar sarhoş, bu sözlere o kadar şaşırmış ki, bir süre kendini toparlayamamış. Ama ne kadar sevindiğini de hiç gizlememiş.
     “Elbette sayın kişizadem,” demiş. “Elbette… Olga da sizi istedikten sonra neden olmasın. Tanrı ikinizi de bahtiyar etsin.”
     Bu anlaşmadan sonra, o gece Olga’nın evinde kalmaya ve ertesi gün Petersen’in en yakın sarayına gitmeye karar vermişler. Petersen, Olga’nın babasını da beraber yaşamaya davet etmiş. İhtiyar, istediği gibi bakılacağı ve istediği kadar şarap içeceğini hesaba kattığı için çok sevinmiş.
     Ertesi gün, üçü beraber Petersen’in sarayına gitmişler. Büyük bir düğün yapılmış. Ülkenin birçok zenginleri gelmişler. Çok değerli hediyeler getirmişler. Olga ve Petersen çok mutlu olmuşlar.
     Düğünden bir ay sonra, Petersen bir seyahate çıkmak üzereyken demiş ki:
     “Sevgili karıcığım… Evimizdeki bütün kapıların anahtarları burada… Bütün kapıları açıp istediğini alabilirsin. Yalnız, içinde değerli hiçbir şey bulunmayan şu siyah kapıyı açma!”
     Bunları söyledikten sonra, Petersen yola çıkmış.
     Olga kocasının ne zaman döneceğini bilmediği için oturup sabırla beklemiş. Evde bir düzine hizmetçi ve uşak olduğu için hiçbir iş yapmasına lüzum kalmıyormuş. Ama konuşacak bir tek kişi yokmuş. Kendi babası, artık gece gündüz şarap içiyor ve sarhoş olmadığı zamanlar, sarhoş olmaya çalışıyormuş.
     Bir gün çok canı sıkılan Olga, oturup düşünmeye başlamış.
     “Acaba o siyah kapının arkasında ne var?” diye bir soru zihnini kurcalamış.
     Olga, siyah kapıyı unutmak için kendini çok zorlamış, ama bir türlü unutamamış.
     Koca sarayda bir sürü oda olduğu halde, Olga yalnız o siyah kapıyı merak ediyormuş. Sonunda siyah kapıya gidip anahtarı kilide sokmuş ve çevirmiş. Kapı açılır açılmaz korkunç bir gürültü olmuş. Olga, odanın içinde Petersen’in hayalini görmüş. Genç adam birden bire üzerine yıkılan bir yapının taşları altında ezilmiş.
     Olga bu hayali görünce hemen yere düşmüş, bayılmış.
     Aradan bir saat kadar zaman geçtikten sonra Olga kendine gelmiş. Bir de bakmış ki açık duran odanın kapısında yatıyor. Hemen içeri girip Petersen’i aramış. Ama oda boşmuş. İçeride hiç kimse yokmuş. Yalnız bir masanın üstünde küçük bir kâğıt parçası varmış. Kâğıtta şunlar yazılıymış:

     “Sevgili Olga,
     Bu kâğıdı okuduğuna göre, kapıyı açmışsın demektir. Bu durumda artık bir daha göremeyeceksin. Çünkü bu kapı açılınca ben aklımı kaybetmiş olacağım. Kim beni bulursa onun kölesi olacağım. Kabahatli olduğun halde seni affediyorum. Bütün paralarım, saraylarım senin olsun. Mutlu yaşa… Petersen”

     Olga bu satırları okuyunca o kadar üzülmüş, o kadar üzülmüş ki, günlerce yemek yiyememiş; uyku uyuyamamış. Sonunda bir karara varmış.
     “Ya gider Petersen’i bulurum ya da bu yolda ölürüm,” diye düşünmüş.
     Kendi başına, yaya olarak yollara düşmüş. Aylarca bütün ülkeyi gezip kocasından bir iz, bir haber aramış, ama bulamamış.
     Her gittiği yerde, yaşlı kadınların yanında iş bulup çalışıyor ve çevrede yaşayan herkesten Petersen’i soruyormuş. Bir gün ihtiyar bir adam demiş ki:
     “Kızım sen mademki kocanı bu kadar zamandan beri aradığın halde bulamadın, en iyisi gidip Güneş tapınağına, Ay tapınağına ve Rüzgâr tapınağına sor. Kayıp insanların yerini en iyi onlar bilir…”
     Olga bu söz üzerine hemen Güneş tapınağına doğru yola çıkmış. Tapınağın kapısına varınca, içeri alınması için yalvarmış yakarmış. Kapıcılar önce zorluk çıkarmışlar, ama sonra gidip Güneş’e haber vermişler. Güneş kapıya gelip Olga’ya sormuş:
     “Söyle bakalım güzel kız… Sana nasıl yardım edebilirim?”
     Olga ağlayarak başından geçenleri anlatmış. Sözlerini şöyle bitirmiş:
     “Kocamın başına gelen felâkete ben sebep oldum. Ömrümün sonuna kadar onu arayacağım. Ama eğer bana yardım edebilirseniz, size çok teşekkür edeceğim.”
     Güneş karşılık vermiş:
     “Bütün gün boyunca benim ışınlarım yeryüzünün birçok yerlerine girer. Ama uzun bir zamandan beri Petersen gün ışığının girdiği yerlerde görünmedi. Sana yardım edemediğim için üzgünüm. Şu cevizi al. İleride bir gün belki işine yarar,” demiş.
     Ümitleri kırılan genç kız yeniden yola çıkmış. Aç susuz, yorgun olduğuna bakmadan Ay tapınağına varmış. Kapıcılar önce ona güçlük çıkarmak istemişler, ama sonunda gidip Ay’a haber vermişler. Ay kapıya gelmiş ve Olga’ya sormuş:
     “Söyle bakalım güzel kız, sana nasıl yardım edebilirim?”
     Olga ona da başından geçenleri bir bir anlatmış. Ay genç kadına acıyarak dinlemiş. Sonunda şu karşılığı vermiş:
     “Bütün gece boyunca benim ışıklarım yeryüzünün birçok yerlerine girer. Ama uzun bir zamandan beri Petersen ay ışığı altında görünmedi. Sana yardım edemediğim için çok üzgünüm. Şu fındığı al, ilerde bir gün belki bir işine yarar,” demiş.
     Zavallı Olga, yorgunluktan bitkin bir halde yeniden yola çıkıp Rüzgâr tapınağına doğru yürümüş. Kapıcılar oraya da sokmak istememişler. Ama sonunda Rüzgâr’ı kapıya çağırmışlar. Rüzgâr gelip Olga’ya sormuş:
     “Söyle bakalım güzel kız… Sana nasıl yardım edebilirim?”
     Olga başından geçenleri Rüzgâr’a da anlatmış. Ay ve Güneş tapınaklarına daha önce gitmiş olduğunu da ilave etmiş. Rüzgâr sabırla Olga’nın hikâyesini dinlemiş. Çok üzülmüş. Sonunda demiş ki:
     “Sen tapınağın içine gir, karnını doyur, biraz dinlen… Ben gidip çevreyi biraz dolaşayım. Belki de kocanı bir yerlerde bulurum.”
     Olga, ona çok teşekkür edip tapınağa girmiş, karnını doyurmuş ve kendisine gösterilen temiz bir yatağa uzanıp uyumuş.
     Ertesi sabah Rüzgâr hızla pencereden içeri girip genç kızı uyandırmış. “Vuu!” diye seslenerek ona sokulmuş ve demiş ki:
     “Sana iyi haberlerim var güzel kız… Kocanı buldum. Buraya iki günlük yolda bulunan bir kralın sarayında! Eski hayatını hiç hatırlamıyor. Kralın çok çirkin bir kızı var. Bugüne kadar kendini bilen hiç kimse bu çirkin kızla evlenmek istememiş. Kral, senin kocan gibi zengin ve yakışıklı bir erkeğin aklının başında olmayışından faydalanıp onu kızıyla evlendirmek istiyor. Yarın düğünleri olacak. Ama bir çaresine bakıp düğünü geciktirebilirim.”
     Olga sevinçle ellerini çırpmış. Rüzgâr’a çok teşekkür etmiş.
     “Siz düğünü iki gün geciktirin; ben saraya varıncaya kadar… Sonrasını ben hallederim,” demiş.
     Rüzgâr ayrılmadan önce, Olga’ya bir badem vermiş:
     “Bunu yanında taşı,” demiş. “Belki ilerde işine yarar.”
     Bu sözlerden sonra Rüzgâr, yine “Vuu!” diye bir ses çıkarmış ve uzaklaşmış. Hızla kralın sarayına gitmiş. Prense için hazırlanan düğün elbisesinin nerede dikildiğine bakınmış. Terzilerin çalıştığı yeri bulunca, pencereleri ardına kadar açıp içeriye girivermiş. Bir anda terzihane karmakarışık olmuş. Danteller, inciler, satenler, tüller, her biri birer tarafa dağılmış. Pencerelerden dışarıya doğru uçuşmuş ve tarlaların, nehirlerin üzerine, ağaçların dalları arasına yayılmış.
     Terziler hemen dışarı koşup teken teker incileri, dantelleri toplamak istemişler, ama bunun faydasız bir çaba olduğunu çabucak kavrayıp vazgeçmişler. Çünkü Rüzgâr, hiç durmaksızın esiyor, elbiselerin kalan parçalarını bile uzaklara sürüklüyormuş.
     Sonunda gidip duruma krala haber vermişler. Yeniden malzeme alıp, yeni bir elbise hazırlamaktan başka çare olmadığını bildirmişler. Kral, ne lazımsa hemen alınmasını emretmiş. Böylelikle Olga’nın istediği gecikme de sağlanmış olmuş.
     Olga, sarayın kapısına geldiği zaman, daha düğüne bir gün varmış. Çünkü Kral, kızının elbiseleri hazırlansın diye evlenme törenini ertelemiş.
     Olga, hemen sarayın kapısına gidip prensesle görüşmek istediğini söylemiş. Nöbetçiler engel olmak isteyince onlara demiş ki:
     “Prensesin düğünde takması için kendisine altın bir taç satacağım. Haber vermezseniz prenses size çok kızar. Çünkü taç onu çok güzelleştirecek.”
     Nöbetçiler bu sözleri duyunca Olga’yı prensesin dairesine almışlar. Genç kız hemen cebinden çıkarıp kırmış. İçinden çıkan çok güzel işlemeli bir tacı prensese göstermiş. Prenses çok çirkin olduğundan her türlü süs eşyasına karşı aşırı düşkünlüğü varmış. Altın, elmas, ipek gibi şeylerin ve renk renk boyaların insanları güzelleştiremeyeceğini bilmez ve anlamazmış. Altın tacı almak için can atmış.
     Olga’ya sormuş:
     “Bu tacı kaç paraya satıyorsunuz?”
     Olga karşılık vermiş:
     “Para istemem prenses hazretleri! Yalnız bana babanız kral hazretlerine götürün yeter…”
     Prenses bu budala satıcının isteğine şaşırmış, ama hiç bekletmeden hemen Olga’yı elinden tutup kralın taht salonuna götürmüş. Babasına demiş ki:
     “Haşmetli Kralım, bu zavallı kızcağız bana şu güzel tacı hediye etti. Karşılığında sadece sizi görmek istedi.”
     Biraz sonra, prensesle Olga taht salonundan ayrılmışlar. O zaman Olga, cebinden fındığı çıkarıp kırmış. İçinden çıkan incilerle süslü gece elbisesini prensese göstermiş. Sonra demiş ki;
     “Bunu da size verebilirim prenses… Yalnız bana anneniz kraliçe hazretlerini gösterin yeter…”
     Prenses sevinçle bu şartı da kabul etmiş. Birlikte gidip kraliçeyi, düğün hazırlıkları ile uğraşırken görmüşler.
     Tekrar prensesin dairesine geldikleri zaman, Olga cebindeki bademi çıkarıp kırmış. İçinden çıkan elmaslı ceketi göstermiş:
     “İsterseniz bunu da size verebilirim,” demiş. “Ancak karşılığında nişanlınıza takdim edilmek isterim…”
     Prenses hiç çekinmeden bu şartı da kabul etmiş. Olga’yı elinden tutup Petersen’in bulunduğu yere götürmüş. Burası, pencereleri sıkı sıkıya kapalı bir odaymış. İçeriye ne güneş, ne de ay ışığı girebiliyormuş. Olga kocasının boş gözlerle kendisine baktığını görünce içi sızlamış. Hemen yanına sokulmuş. Cebinden çıkardığı bir tutam kekik filizini burnuna sürmüş.
     O anda Petersen, hemen kendine gelmiş. Karşısında duran karısını tanımış.
     Olga birkaç kelimeyle ona olup bitenleri anlatmış.
     Genç adam hemen kralın yanına koşup ona demiş ki:
     “Haşmetli Kralım! Ben sizin kızınızla evlenmek istemiyorum. Çünkü ben zaten evli bir adamım!”
     Kral buna çok üzülmüş, ama elinden bir şey gelmediği için Petersen ile Olga’yı serbest bırakmış.
     İki genç yeniden evlerine dönmüşler. O günden sonra Olga, “Yapma!” denilen herhangi bir işi yapmamayı öğrenmiş. Ömrünün sonuna kadar da kocası ile birlikte mutlu yaşamış…
(Estonya Masalı-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi