Miniklere Minik Masallar (3)

M

ALTIN BİLEZİK
     Eski devirlerde bir âdet vardı. Sanatçılar gezip, öğrenmek için memleketi adım adım dolaşırlardı. Şarkılar söyler, hanlarda yatarlardı. Her şeyi öğrenir, her şeyi sorar, bilgilerine bilgi katarlardı.
     Böyle birkaç adam aylardan beri dağ tepe dolaşıp, neşe içinde bir hana varmışlar akşamüzeri… Hepsi birden kapıdan girmek istemişler içeri; ama ne yazık ki, kapı pek darmış. Hancı pencereden bakıp yalvarmış:
     “En kıymetli usta girmeli önce içeri. Aranızda konuşup birlikte karar veriniz. Sanat sırasına uymalısınız bence!”
     Ayakkabı yapan usta atılmış:
     “içeri girmek hakkı benimdir. Söyleyin çizmeyi dikenler kimdir?”
     Öte yandan dericinin kaşları çatılmış:
     “Kimdir şekli veren tuzlu deriye? Girmeliyim önce ben içeriye!”
     Kasap küçümseyen sert bir tavırla arkadaşlarını şöyle bir süzdü:
     “Söyleyin deriyi önce kim yüzdü?”
     “Bence arkadaşlar boşa derdiniz; ekmek pişirmesem siz ne yerdiniz?” diyerek fırıncı söze karışmış.
     “Buğdayı öğüten benim ellerim, bence hepinizden öncedir yerim!” diye değirmenci çatmış kaşını.
     “Kim yonttu bu koca evin taşını? Kimin eseri bu saraylar, bu hanlar? Nerede yaşardı acaba bu insanlar? Duvarcı olarak benim en önde, değerimi teslim edin gelin de!”
     Hancı en sonunda söze girişmiş, demiş ki:
     “Anlamsız yaptığınız iş! İnsana faydalı bütün sanatlar. Ne birinci ne sonuncu olmalı, sanatçılar içeriye dolmalı! Bakın… İşte açtım bütün kanatları… Birlikte giriniz handan içeri; hiçbir sanat değildir bir parça geri! Yeter ki alından damlasın teri…”

ANNE SEVGİSİ
     Yüzlerce sene evvel, Bağdat’ta bir mahkeme yaşlı bir kadını mahkûm etmiş ölüme. Kadın asılacakmış; boynunda yağlı ilmek, kaderi sallanarak bir sehpada can vermek. Şehirden bir kaç kişi Padişaha varmışlar, huzurunda diz çöküp bir hayli yalvarmışlar:
     “Astırmayın sultanım bu zavallı kadını, tarihler yazar elbet senin merhametli adını!”
     Sultan demiş gülerek;
     “Affediyorum onu; sevinmeyin öyle pek, yine ölümdür sonu… Asılmayacak anne, ama açlıktan can verecek. Hiç kimse hücresine ekmek götürmeyecek!”
     Birkaç gün geçince, on sekizinde kucağında bebesi, genç bir kız sultana varmış, uzun uzun yalvarmış…
     “Ne olur sultanım ah! Emredin gardiyana, izin versin her sabah girmem için zindana?”
     “Elinde ne bir azık, ne de yiyecek olacak; dinlemezsen emrimi çok yazık canına kıyılacak!” demiş padişah.
     Aylar geçmiş kadın hâlâ yaşıyor… Gözlerinde ışığın ümidini taşıyor… Olamaz böyle bir şey; bunda bir gariplik var: Kimse yemek vermemiş, bu kadın nasıl yaşar? Ne bir dilim ekmeği var, ne de bir içim suyu; rutubetli duvarlar, bir de yosun kokusu…
     Gardiyanlar çağrılmış, yemin etmiş her biri; bir dilim ekmek bile veren yokmuş içeri!
     Zaman akmakta yine; On gün, on beş gün, bir ay… Hâlâ yaşıyor anne. Hayrette bütün saray…
     Sultan emirler verir: “Gidin bakın zindana, öğrenip iç yüzünü haber getirin bana.”
     Birkaç adam gizlice hemen zindana girer; saklanıp bütün gece gerçeği öğrenirler.
     Kız girince zindana anneyi emzirirmiş, sütle beslenen annenin ölmeyişi bundanmış…
     Her gün zindana girmek, ona sütünü vermek ve anneyi emzirmek… Kimin aklına gelir?
     Bekçiler bu olayı, içleri yana yana cesur kızı ve anneyi anlatmışlar sultana.
     Sultanın iki gözü birden yaşlarla dolmuş. Bekçilere ilk sözü: “Onu affettim!” olmuş.
     “Bir çocuk anasını böyle kalpten severse, silmek gerek yasını dilesin ne dilerse. Aylık bağlayın ona, alnı hiç eğilmesin, hayatı boyunca yokluk nedir bilmesin. Bir de heykel yaparak sevgi koyun adını; gelecek kuşaklar da unutmasın kadını. Kalbim doldu neşeyle, yiğit insanlar da var; bir vatan ancak böyle çocuklarıyla yaşar!” 

HİLE
     Bir fırıncı her hafta bir kilo yağ alırmış, satın aldığı adam bir çiftlikte yaşarmış. Bir gün yağa bakarken şüphelenmiş bayağı, sonunda koyup tartmış satın aldığı yağı. Yağ bir kilo yerine dokuz yüz gram gelmiş, adam bunun üstüne köpürüp hiddetlenmiş…
     “Şimdi hâkime koşar anlatırım olayı, köylü hapsi boylar, hem de öder parayı! Birisini aldatmak görsün zarar mı, kâr mı? Ölçüye hile katmak, insanlığa sığar mı?”
     Hemen hâkime koşmuş anlatmış bu hileyi, adam coştukça coşmuş söylemiş her bir şeyi…
     Köylü utangaç, ürkek bir köşede sinerek sessizce dinliyormuş, hâkim sonunda sormuş:
     “Cezası çok hilenin, Sen konuş sıra senin?”
     Köylü söze başlamış ezilip titreyerek; inanın ki yapmadım bu işi isteyerek… Bu fırıncıdan her gün bir ekmek alıyorum, evde ölçü olarak onu kullanıyorum. Hâkim bey çiftliğimde bir terazim var ama terazinin gözüne ekmek koydum daima! Çünkü inanın bana gramım yok tartacak, terazide bir yana ekmek koymuştum ancak! Fırıncının ekmeği bir kilodur diyordum, teraziye koyarak onunla tartıyordum. Suç fırıncınındır; eksik ise tarttığım, inanın ki benim yok kimseyi aldattığım!”
     Fırıncının hilesi ortaya çıkmış birden ve kovulmuş şehirden…

ASLANLA KURT
     Ormanın içinde yeşil bir yerde, davet etmiş aslan bütün halkını: “Şikâyetçi olan, uğrayan derde, aramalı açık açık hakkını…”
     Ne varsa ormanda hayvan namına, doldurmuş çepeçevre bütün sahayı… Aslan da ayıyı almış yanma, belli ki yönetecek bu duruşmayı…
     Korkuyla bir yere sokulmuş… Herkes eşek, öküz, geyik, tilki ön safta… Koskoca ormanda ne ses ne nefes, sadece bekleyiş, bir heyecan etrafta…
     Aslan yüksekçe bir yerden kükremiş;
     “Haksızlığa asla razı değilim, şikâyeti olan söylesin?” demiş. “Kötünün, hainin boynundadır elim!”
     Bir inek belirmiş… Yaşlı gözleriyle önce selam verip çıkmış meydana; yanıkmış, kırıkmış bütün sözleri… Şöyle yalvarmış inek, aslana:
     “Bir yavrum doğmuştu bir kaç gün evvel, alnı beyaz, pırıl pırıl tüyleri… Ah, bir görseydiniz o kadar güzel, öyle şirindi ki onun her yeri. Bilmiyorum… İnanın ki hırsız kim? Bir insafsız haydut çaldı danayı, arayın ne olur yavrumu, beni sevindirin gözü yaşlı anayı!”
     Bu içli sözleri duyunca aslan, kabarmış yelesi, sıkılmış canı… Suçluyu ararken diğer taraftan kükreyen gür sesi sarmış ormanı.
     Hayvanlarda çıt yok, gözleri yerde… Üzülmüşler hep ineğin haline… Kurdun boynu bükük, at az ilerde, aslan tek tek hayvanları süzmekte…
     Kurt atılmış birden nefes nefese: “Katil ben değilim! İnanın vallahi… Beni suçlayamaz bundan hiç kimse… O gün rahatsızdım, hastaydım yani!”
     “Seni bir suçlayan oldu mu şimdi? Heyecan içinde bu telâş neden? Anlaşıldı artık o hırsız kimdi… Halinden suçunu sezmiştim hemen! Daha suçlanmadan özür dileyen, hemen savunmaya kalkan birisi, suçludur bilirim, anladım zaten çırpınma boş yere belli gerisi… Suçlu olduğunu koydun meydana, dağılsın hayvanlar bitti mahkeme. Ayı aynı şeyi yapacak sana, hainliğin bir ders olsun cümle âleme!”

BOŞUNA GAYRET
     Tahtta otururken sultanın biri, selâm verip vezir girmiş içeri. Demiş ki:
     “Bir adam gelmiş Yemen’den, huzura girmeyi diliyor senden. Gelen adam büyük bir sihirbazmış, öyle ki onun gibi dünyada azmış. İzin verirseniz huzura girsin, marifeti her neyse gelip göstersin?”
     Bu teklife sultan; “Peki olur!” demiş, az sonra içeri hokkabaz girmiş.
     Orta yere bir çuvaldız dikilmiş, adam üç beş adım geri çekilmiş. Sonra da eline tam bir düzine iğne alıp çuvaldızın deliğine atmış birer birer… Müthiş başarı! Bir tek iğne bile düşmemiş dışarı. Hepsi teker teker hedefi bulur, salonda müthiş bir alkış duyulur.
     Sultan yanındaki vezire döner, adamı gösterip şunları söyler:
     “Yıllarca çalışmış boşu boşuna, yere yatırıp yüz sopa vurun şuna. İnsanın yaptığı işler faydalı… Bütün yurttaşlara yararı olmalı. Sonra da eline beş-on altın ver, güzeldi doğrusu yaptığı hüner!”

ÇİFTÇİ
     Padişahın biri bir sabah erken, maiyeti ile kırda gezerken… Bir çiftçiye rastlar yaşlı mı yaşlı, bu tarla nasıl ekilir kurak ve taşlı.
     Her tarafı bozkır ne ot, ne de su var… Haline acıyıp çiftçiye sorar:
     “Bu tarlayı ekmektesin ne diye? Tohumunu bile vermez geriye… Baksana her tarafı verimsiz, kurak, boşuna çalışma bu işi bırak!”
     Gözlerinde ümit, yüzünde terler, ihtiyar inançla şunları söyler:
     “Bu tarladan başka yok ki bir yerim, ekmezsem nereden ekin biçerim. Ne diye kaçayım ben zahmetten… Ümit kesilir mi hiç rahmetten? Ekmeğimi elbet Allah verecektir, bu kurak tarlalar yeşerecektir. Ümitsizlik asla yoktur hiçbir dinde, inanç benim kalbimde, kuvvet elimde!”

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi