Bayram Düdüğü
Bayram Düdüğü

Bayram Düdüğü

     Sözünü edeceğimiz sokak, uzun ve dar bir sokak; tretuvarsız, yüksek bir duvarla başlıyor ve büyük yolda sona eriyor. Orada, sağda, oldukça büyük bir saray var. İlk bakışta suçlular için yapılmış bir hapishaneyi andırıyor. Solunda da, hayali bir şeyhe ait olduğu söylenen bir mezar, önünde, kadın erkek durmuş, Fatiha okuyor ve göğe doğru ümit ve yalvarış dolu bakışlarla bakıyorlar. Tanrı lütfunu esirgemesin diye de yüzlerini sıvazlıyorlar.
     Bu sokaktan gidecek olursan, yolu yarıladığında “Um-Mallim” ile karşılaşırsın. Arpa lapası, salata, pırasa satan bir kadındır bu, dükkânının önüne çömelmiş oturur. Bir kafesten ibarettir dükkânı. Kadın bu kafes üstünde, arabacıya, çocuklara ve işçilere sattığı şeyleri sergiler. Yolun başlangıcından bu tarafa doğru yürüdüğünde, sokaktan geçenlerin karşısında dikilip, sanki ileri gidemezsin der gibi duran yüksek duvarlara doğru geldiğinde, büyük bir ağaç görürsün. Gölgesinde, yorucu çabalarından bitkinlik duyan herkes dinlenir. Ama acele acele yürümeye kalkacak olursan, ya küçük bir çukura ya da yüksekliği on santimi geçmeyen bir tümseğe veya oradan geçenlerin, çekinmeden, umursamadan yere attıkları çöplerden oluşan yığınlara takılabilirsin.
     Saraya gelince, atalarının büyümüş olduğu mahalleyi terk etmek istememiş paşalardan birine aittir. Önce de dediğimiz gibi, kocaman bir saraydır bu; kapısında ayak ayaküstüne atmış, bir haremağası oturur. Sıkıntı ve bıkkınlığı duymamak, zamanı öldürmek için elindeki tespihle oynar durur. Elli beş yaşında bir ihtiyardır bu. Başkentin restoranlarında önünüze konan biftek dilimlerine benzer dudakları, gönlünde her ululuk duyduğunda ve ardından Allahüekber dediğinde kırmızılığı artan gözleri ile dikkati çeker. Basık bir burnu vardır; sanki bir kurbağa, kendine uygun bir ortam bulmuş da, gidip haremağasının yüzüne yapışmıştır.
     Bugün bayramın ilk günü; millet telaş içinde mekik dokuyor, çocuklar yolda oynuyorlar; oyuncaklarını almışlar, bayramlıklarını giymişler, hep bir arada güle oynaya konuşuyorlar. Babaların göğüsleri sevinçten kabarıyor; onlar da sokağa inmişler, dolaşıp duruyorlar ve birbirlerine;
     “Nice yıllara, sıhhat ve afiyet içinde,” temennisinde bulunuyorlar.
     Çocuklardan biri, zayıf, soluk yüzlü olanı, arkadaşlarının sevincinden ve mutluluğundan yoksun, bir yandan onların yerine sevinirken, öte yandan onlara, kendine acıyormuş gibi bir bakışla bakıyor. Kirli urbalarından ve çıplak ayaklarından utanıyor. Onlara yakın duruyor, derken ellerini arkasında kavuşturuyor, bayramın kendi neşesinde onlara katılmaktan sanki özür diliyor. Bir yeri acıdığında ağlayan, istediği şeyi elde ettiğinde gülen, onlara benzeyen bir çocuk olduğundan, korkulacak hiçbir tarafı olmadığını düşünüyor. İstediğini verecekleri gün de uzak görünüyor…
     Annesi onu dünyaya getirdikten beş yıl sonra, babası da karısının ölümünden iki yıl sonra ölmüşlerdi; amcası bakıyordu şimdi ona. Amcasının karısının şefkatiyle annesinin şefkati bir olur muydu hiç!
     Çocuklar önce uslu uslu yürüdüler, derken kıvrılarak giden yoldan çıkıp büyük yolda koşmaya karar verdiler. Bir noktadan bir noktaya koşup durdular, aralarından biri de yere düştü. Arkadaşları ona doğru koştu. Kuş cıvıltıları gibi sesler çıkarıyorlardı; gülerek düşeni kaldırdılar. Çocuk ayağa kalktı. Suratı asıktı, üzgündü, gözleri dolu dolu olmuştu. Ama günün bir bayram günü olduğunu unutmuyordu, bayram günü ağlanmazdı; insan sevinçli olmak zorundaydı. Çok geçmeden de düştüğünü unuttu, acısını duymuyormuş gibi davranarak öteki çocukların gitmek istediği yöne doğru giderek onlara katıldı.
     Yetime gelince; ruhunun acılarını unutmuyordu. Vücudunda sürünerek ilerleyen o öldürücü acılar, ışığını boğuyor, güzelliğini ve tazeliğini yok ediyordu.
     Derken çocuklar büyük yolu bıraktılar, sokakta gezinmeye başladılar. Güle oynaya, şarkı söyleyerek büyük ağaca vardılar. Aralarından biri bağırdı:
     “Büyük yoldan uzaklaştık, satıcılar oradan geçer. Haydi! Yürüyün oraya!”
     Birbirleriyle yarışarak, bağırıp çağırarak oraya doğru koştular.
     Tam o sırada, büyük yoldan bir at arabası geçiyordu; küp gibiydi üstündeki arabacı. Dikdörtgeni andıran başının üstünde, yüzü dört köşe gibi duruyordu. Arabacı atına güç katmak için bir türkü tutturmuştu:

     Ardıç kuşu sanki
     O toy esmer
     Âşık etti
     Kendine beni…

     Haremağasına yaklaşınca, yankılanan bir sesle selamladı. Haremağası selama, dudaklarını kımıldatarak cevap verdi. Sanki aşağı sınıfların görgüsünün kalmadığına esef eder gibiydi. Tam o sırada çocuklar büyük yoldan, biricik barınakları olan yıkık duvarlara dönüp geldiler; hepsinin elinde de seyyar satıcıdan aldıkları birer düdük vardı. Düdükleri üflüyorlar ve şarkı söylüyorlardı. Bu, yüreğe sevinç veren bir müzikti; türlü havalar birbirine karışıp, uyumsuzluk yaratmasına rağmen hoştu.
    Yetim de onlarla birlikte duruyor, bu müzik karşısında kendinden geçiyordu. Dans eden arkadaşlarına yaklaştı, zaten yapacak bir şeyi olmadığından onların dansına katıldı. Topluluğun en büyüğü onu utandırmak için;
     “Hani senin bayramlıkların?” diye sordu.
     Yetim cevap vermedi. Öteki çocuklar gülmekten katıldılar. Başka biri;
     “Hani düdüğün arkadaş?” dedi.
     Bir üçüncüsü de şöyle dedi:
     “Dansı bırakın şimdi. Hep beraber düdük çalalım. Sadece, düdüğü olmayan oynasın!”
     Yetim oralı olmadı. Onlarla birlikte dans etmemek gücüne gidiyordu; sanki kimse ona laf çarpmamış gibiydi.
     Tam o sırada, kısa boylu, uzun sakallı, kısa adımlar atarak yürüyen, sol eli sakalıyla, sağ eli ise tespihle oynayan bir müderris geçti. Çocuklar ona doğru koştu; haremağası zahmet edip ayağa kalktı, sonra ilerleyip adamın elini öptü. Çocuklarsa, bu arada, adamın hırkasının eteklerini öpüyorlardı.
     Bu şeyh, Nakşibendî tarikatı dervişlerinin başıydı. Müritlerinin her on dakikada bir ‘Elhamdülillah’ demeleri gerekti. Tarikatlarını yönetmiş olan şeyh, öleli beş yüz yıl olmuştu. Tanrı korkusu gönlüne tanrısal görkemin övülmesini nakşetmişti. Tarikatlarına bu nedenle Nakşibendî denmişti.
     Derken seyyar şekerci geçti. Çocuklar ona doğru koşuştular. Onlara yetim olan da katılmıştı. Ancak en arkadan gelen oydu. Aralarından biri ona bir parça kurabiye verdi.
     “Al,” dedi.
     Yetim Ali, başıyla ‘Hayır’ der gibi bir hareket yaptı. Öteki kızdı, kurabiyeyi yere attı. Yetim onu nazikçe yerden aldı ve kuyruk sallayıp duran aç bir köpeğe verdi. Yetim arkadaşını bıraktı; yüzü, gururun da karıştığı acı bir duygunun izini taşıyordu; çevresinde birçok insan olmasına rağmen, kalbi yalnızdı. Diğer arkadaşlarının peşinden gitti. Kendisine kurabiye parçasını veren çocuk ise omuz silkerek, yüzü kibirle kasılmış bir halde yürüdü gitti.
     Çocukların dikkati bu kez büyük yola çevrildi: Kendilerine doğru gelen kahraman Mahmud ile karşılaştılar. Hep bir ağızdan bağırdılar.
     “İşte aslan Mahmud’umuz geliyor! Aslan Mahmud!” diyerek el çırptılar.
     Mahmud onlara gülümsedi, -sokağın kahramanıydı- yavaş yavaş yürümesine devam etti. Böbürlenerek ilerliyor, atlının savaşta kılıç sallayışı gibi, elindeki bastonu havada sallıyordu. Kocaman bir adamdı, iri iri kaşları vardı, kavgalarda hem en çok yumruk yiyen, hem de en çok yumruk atan oydu. Başka sokakların kahramanları arasında da tanınmıştı. Aslan Mahmud demelerinin nedeni buydu.
     Haremağası onu hoş görmezdi; kızgın bir bakış fırlattı. Mahmud öyle bir kahkaha koyuverdi ki, oradan geçenlerin dikkatini çekti. Haremağası da yere tükürdü. Mahmud’a hakaret etmek için elinden gelen tek hareket buydu. Derken çocuklardan biri bağırdı:
     “Haydi güreşelim! Haydi çocuklar! Güreş gibi var mı be! Rakibini altına alacak olan, kuvvetinin ve cesaretinin mükâfatı olarak onun düdüğünü alacak…”
     Aslan Mahmud hakem olsun,” dedi başka biri.
     “Peki,” dedi Mahmud.
     “Ama yetim Ali’nin düdüğü yok,” dedi bir dördüncüsü.
     Kurabiye parçasını Ali’ye atmış olan;
     “Onunla ben güreşirim,” dedi. “Beni yenerse düdüğümü ona veririm, ama ben onu yenersen herkesin önünde yüzüne bir tokat atarım.”
     Çocuklar alkışlayarak kabul ettiler bu teklifi. Yetim, yüzü gerilmiş, kollarını sıvadı. Bedeni arkadaşının bedeniyle birleştiğinde görülmeye değerdi; her ikisinin yüzünde de garip bir ifade vardı. Biri düdüğünü elde tutmak için çabalıyordu, öteki ise gururunu; düdükle gurur arasındaki fark ise dağlar kadar büyüktü.
     Sonunda Ali kazandı; rakibini yere yatırdı, yakasına yapıştı, diğer çocuklar gelip onları ayırdılar. Ali kalktı, başı yukarıdaydı:
     “Düdük nerde?” diye sordu.
     Aslan Mahmud;
     “Düdüğü ona ver,” dedi.
     Derken çocuklardan ayrıldı, kendi arkadaşlarından birini görmüştü.
     Yenilen, biraz durakladıktan sonra, cebinden düdüğü çıkardı ve elinin ucuyla rakibine uzattı. Ali düdüğü aldı. Susamış kişi buzlu suyu dudaklarına nasıl götürürse, o da düdüğü ağzına öyle götürdü; bütün dünyayı fethetmiş bir kraldı sanki.
     Oradakiler çok geçmeden alaylı ve hor görür bir kahkaha attılar, parasıyla satın almadığı bir düdüğü öttürdüğüne göre, onunla nasıl alay etmezler, onu nasıl hor görmezlerdi.
     Bunun üzerine, Ali düdüğü yüzlerine fırlatıp attı ve yavaş yavaş yürümeye başladı, ötekiler arkasından alkışlıyorlardı; o uzaklaşıp gitti. Satıcıların toplanmış olduğu sokağın başından ayrılmamak için ardından gitmek istemediler.
     Yetim, büyük ağaca gelinceye kadar adım adım ilerledi. Orada, düşünür gibi bir an durdu, derken sırtını ağacın gövdesine dayayıp gölgesine çöktü. Sağına soluna baktı; önünde uzanan yol yüreği gibi ıssızdı. Başını ellerinin arasına aldı ve ağlamaya başladı.
     “Anneciğim… Anneciğim… Babacığım…” diye ağlarken, çocuklar büyük yolda şarkılar söylüyordu.
     Birkaç dakika içinde kendine geldi; kurabiyeyi yesin diye önüne atmış olduğu köpeği gördü; başının yanında durmuş, susuzluktan yangın diliyle gözyaşlarını yalıyordu…
(Mahmud Taymur-Çeviren: Sevgi Şen)