Dimne’nin Durumunun Araştırılması

D

     Kral Debşelim bilge Beydebâ’ya dedi ki:
     “Hilede uzmanlaşmış bir ispiyoncunun koğuculuk ederek iki dost arasındaki köklü sevgiyi nasıl bozduğunu anlattın. Şimdi söyle bakalım, Şetrebe’nin ölümünden sonra Dimne’nin akıbeti ne oldu? Arslan ona öküz hakkında ne düşündüğüne ve ispiyonculuk günahını niçin yüklendiğine dair sorular yöneltince Dimne ne mazeret ileri sürdü? Arslan ve adamlarının yanında dile getirdiği delil neydi Dimne’nin?
Bilge Beydebâ:
     “Dimne hâdisesinde şu neticeyi gördüm: Arslan Şetrebe’yi öldürdükten sonra yaptığı işe pişman olmuş, bir zamanlar onunla kurduğu güzel dostluğu hasretle yâd etmiş; ahbapları içinde onun gibisinin bulunmadığını, hatta en yakın ve sıcak dostunun o olduğunu hissetmiş. Hakikaten de arslan, çevresinde dört dönen en yakın danışmanlarıyla değil, daima onunla istişare edermiş…”
     Arslan’ın öküzden sonra en yakın arkadaşı kaplandı. Tesadüf bu ya, bir gece arslanın meclisinde geç vakte kadar kalmış, gece yansı oradan ayrılmıştı. Yolu Kelile ve Dimne’nin evinin kenarından geçiyordu. Kapını yanına varınca Kelile’nin sert bir şekilde Dimne’yi eleştirdiğim işitti.
     Kelile, Dimne’yi attığı yalanlardan ötürü suçluyor, ispiyonlarından ötürü kıyasıya tenkit ediyordu. Kaplan, Dimne’nin suçlu ve âsi olduğunu, önceden de Kelile’ye hiç kulak vermediğini anlamıştı. Böylece Kelile ile Dimne arasında cereyan eden diyalogu tüm ayrıntılarıyla dinlemek için kenara çömeldi, kulaklarını kabarttı. Kelile, Dimne’ye şunları da söylüyordu:
     “Sen belâlı bir gemiye binmiş, dar bir sokağa girmişsin! Kendini mahvedecek bir iş yapmışsın! Bunun sonu vahimdir! Arslan senin işini anlayıp hilekâr davrandığını fark edince düşüşün feci olacaktır! Hiç bir yardımcın olmayacak etrafında! Şerrinden korkulacağı, fitnelerinden endişe edileceği için aşağılanma ve öldürülme tehlikesi seni bulacaktır. Artık senin dostun değilim. Ama sırrını da ifşa etmeyeceğim. Zira bilge kişiler şöyle derler: “Artık sevemediğin kişiyi bırak…” Ben senden uzaklaşmalı ve bu Şetrebe komplosundan ötürü arslanda vuku bulacak infialden kendimi kurtarmalıyım!”
     Kaplan, Kelile ile Dimne arasındaki diyalogdan kulağına arta kalan bu sözlerle döner, arslanın annesinin yanına varır. Ona bir sır vereceğini belirtir; ama asla ifşa etmemesi gerektiğine dair söz ister ondan. Kadın, kimseye ağzını açmayacağına dair söz verir. Böylece kaplan, Kelile ile Dimne arasında geçen konuşmayı aktarır…
Arslanın annesi sabahleyin oğlunun huzuruna çıkar. Arslan, Şetrebe gibi iyi bir dostu öldürmekten ötürü gam ve kasvet içinde perişandır. Anne der ki:
     “Seni kıskıvrak yakalayan bu hüznün sebebi ne ola?”
     Arslan:
“Şetrebe’nin ölümü! Onun iyi dostluğunu, öğütlerini, bir zamanlar daima can yoldaşım olduğunu, verdiği nasihatleri yerine getirişimi hatırladıkça üzülüyorum.”
Anne:
“İşte, kişinin kendi aleyhine yapacağı tanıklığın en keskin ve şiddetlisi bu olmalı! Hakikaten büyük hata! Açık bir bilgi, sağlam bir kanaat olmadan nasıl canına kıydın o öküzün? Bilge kişinin, sır ifşa etmemenin gerekliliğine ve ifşa edişteki ayıba dair vecizeleri olmasa derhal anlatırdım sana bildiklerimi!”
     Arslan:
“Bilgelerin sözleri muhtelif şekillerde yorumlanır ve birçok manaya gelebilir. Evet, senin doğru söylediğini biliyorum. Ama sende benimle ilgili bir görüş ve bilgi varsa gizlememelisin… Biri sana benimle ilgili sır emanet etmişse lütfen bildir bana… Anlayayım işin aslını, gidişattan haberdar olayım!”
     Böylece anne, kaplanın adını vermeden duyduğu her şeyi oğluna anlattı ve ekledi:
“Ben, sır ifşa etmenin ağır cezası, boşboğaz bir ifşacının ne denli ayıplandığına dâir bilgeler tarafından söylenen sözleri de bilmiyor değilim! Ama sana gerekli ve yararlı olacak şeyi haber vermek istedim… Bir işin zararı halka dokunuyorsa, bunu söylememek suretiyle hükümdara ihanette direnmek kötülük damgasını kaldırmaz o sırrı saklayanlardan! Zaten bu yüzden bazı adi, aşağılık kişiler kendilerine mazeret uydurmakta, yanlış işlerine kulp bulmaktadırlar. Apaçık bir suçu gölgeleyebilmektedirler. Aşağılık kişilerin en büyük suçu akıllı ve tedbirli kişiye cüret göstermeleri, neredeyse kabarmalarıdır!”
     Anne sözlerini bitirince arslan hemen dostlarını, müşavirlerini, askerlerini çağırdı. Herkes huzura geldi. Dimne’de karşıya geçip hükümdarın kederle bulutlu yüzünü görünce çevreden birine sordu:
     “Ne var? Kral niye üzgün?”
     Arslanın annesi:
     “Arslan’ı üzen senin hayatta kalmandır! Göz yumulup açılıncaya kadar kısa da olsa… Bundan böyle sen ölüsün! Arslan mahvedecek seni!”
     Dimne aldı sözü:
     “Eskiler söylenmedik bir şey bırakmamışlardır sonradan gelenlere… Denilir ki:
     Belâ, kucak açıp teslimiyetle bekleyenden önce, endişeyle kaçan ve korunana gelirmiş. Kral, özel adamları ve askerleriyle kötü örnek olmasın! Şöyle bir söz duymuştum: ‘Kötünün kötülüğünü bildiği halde dostluğunu bırakmayan, elbet kendine etmiştir eziyeti!’ İşte bu yüzden zahitler halkla hemhal olmaktan vazgeçerek yalnızlığı tercih etmişler; Allah rızası için ibadet aşkını dünya hevesine ve dünya tutkunlarıyla dostluğa tercih etmişlerdir. İyiliğe tam iyilikle, güzelliğe tam güzellikle karşılık veren kim var Allah’tan gayrı? İyiliğin mükâfatını kullardan bekleyen, mahrum kalacaktır! Zira Allah’tan başkası için gönlünü vere vere çabalamak, kuldan karşılık beklemek suretiyle hakikaten sapıtmıştır. Hükümdarın halkı güzel huya, doğru tavıra, dürüst hayata önem vermelidir. Bilgeler şöyle der:
     İnanılmayacak şeye inanan; inanılması gerekli şeye inanmayan kişi kendini kölesine sunan ve bu kölenin oyunuyla rezil rüsva olan hatun gibidir ki aynı belâ gelecektir başına!”
     Arslanın annesi:
     “Nasıl olmuş bu?”
     Dimne:
“Bir şehirde bir tacir yaşarmış. Güzel mi güzel, nazik mi nazik bir hatunu varmış onun… Adamın komşusu olan mahir bir ressam o kadının dostuymuş. Kadın bir gün ressama demiş ki:
     Hiç ses-seda olmadan, ima etmeden ve ikimizin davranışından şüphe uyandırmayacak cinsten bir ‘yanaşma ve gelişme işareti’ bulursan iyi olur!
     Ressam:
Tamam, şöyle bir çözüm buldum; sevineceksin, gözlerin parlayacak! Söyleyeyim: bende bir harmani var, sanatkârane suret ve işlemelerle bezeli. Sana niyetlendiğim zaman bunu giyer öyle görünürüm!
     Ressam bu harmaniyi giyinmiş ve kadına görünmüş, kadın da onun bulunduğu yeri tespit ederek varmış yanına. Kadın, memnun ve dostuna kendini hazırlamakla meşgul iken kölesi onu görür; ondan hoşlanır ve hayran hayran seyredermiş. Meğer bu köle de, ressamın cariyesinin dostu imiş…
     Her neyse, bir gün köle cariyeden “malûm harmani”yi ister. Cariye, sebebini sorunca;
Bir dostuma göstermek ve böylece memnun etmek istiyorum onu! Merak etme, efendinin haberi olmadan elbiseyi sana geri getirmek için elimi çabuk tutacağım, der köle…
     Ressamın cariyesi harmaniyi köleye verir. Köle, elbiseyi giyer ve ressamın gelişi gibi zuhur eder hanımefendisine. Kadın onun siluetini görünce dostu olup olmadığı hususunda hiç tereddüt etmeden yanaşıverir ve koynuna girer…
     Böylece köle döner, harmaniyi cariyeye verir, o da yerine koyar. O esnada ressam evde yoktur. Geceleyin evine döner. Âdeti veçhile elbiseyi sırtına geçirir ve kadına görünür. Kadın şaşırır, adama yanaştıktan şöyle der:
     Ne çabuk döndün? Az önce yanımda değil miydin? Bu tekrar niye?
     Ressam kadının sözlerini işitince derhal evine döner, cariyesini çağırır, gerçeği anlatmasını ister. Aksi halde onu öldürecektir. Cariye çarnaçar durumu anlatır, ressam da harmaniyi ateşe atar.”
     Dimne sözlerine devamla;
     “Benim bu misali getirişim, hükümdarımızın bendesi hakkında bazı şüphelere dayanarak hüküm vermesini engellemek kastıyladır. Hayır, hayır; bu hikâyeyi ölümden korktuğum için anlatmış değilim. Zira sevilmeyen bir şey de olsa ölüm her canlıyı yakalayacaktır bir gün! Kaldı ki yüz canım olsa kralımızın arzusuyla bunların hepsini feda etmekten çekinmem, seve seve koşarım ölüme!”
     O esnada askerlerden biri ileri atıldı, itiraz etti:
     “Dimne bu sözleri, kralımızı sevdiği için söylemiyor; paçayı kurtarmak istiyor, bahaneler buluyor!”
     Dimne cevap verdi:
     “Yazık sana! Kendime bir özür bulmaya çalışıyorsam ayıp bunun neresinde? İnsana kendi benliğinden daha yakın kim vardır? İnsan kendine mazeret aramazsa kime arar? Evet, evet; şu bir türlü gizleyemediğin kin ve kıskançlık su yüzüne çıktı! Seni dinleyen şuna kani olmuştur ki sen hiç kimsenin iyiliğini istemezsin! Hatta sen, kendinin bile düşmanısın! Başkasına haydi haydi iftira atarsın! Senin gibilerinin hayvanlarla beraber olması bile doğru değildir! Nerde kaldı krallarla yâren olmak, onların kapısında beklemek! Hiçbiri senin lâyığın değil, bu değerli makamların!”
     Dimne’nin bu sözlü atağı karşısında utanan asker başını eğerek sıkıntılı bir hal ile dışarı çıkar.
     Arslanın annesi Dimne’ye çıkışır:
     “Doğrusu utanmazlığına, küstahlığına, seninle konuşana karşı dâvayı kendi lehine çevirerek yaptığın hilebazlığa şaştım!”
     Dimne ona da cevap verir:
     “Sen bana tek gözle bakıyor, laflarıma karşı tek kulağını kabartıyorsun! Üstelik bedbahtlık yakamı bırakmamış, hakkımda ileri geri laflar etmişler hükümdarımızın huzurunda! Evet, çevremde her şeyin değiştiğini görüyorum. Millet, hakikati söylemez olmuştur. Hükümdarın kapı kulları, onu hafife aldıkları, onun da bu zavallılara bol bol dağıtması yüzünden lüks ve eğlenceye gömülmüşler; ne zaman konuşup ne zaman susacaklarına dâir ölçüyü kaybetmişler!”
     Kralın annesi iyice kızar:
     “Bak şu şirret küstaha! Cürmünün büyüklüğüne rağmen nasıl da masum gibi laf yetiştiriyor, hiç hatası yokmuş gibi konuşuyor!”
     Dimne cevabı yapıştırır:
     “Üzerlerine vazife olmayan işlere burunlarım sokanlar hiçbir kıymet ifade etmezler! Kum dolduracağı yere kül ve gübre dolduran; karı elbisesi giyen erkek; erkek elbisesi giyen karı; “Ben ev sahibiyim” diyen misafir ve mecliste kendisine sorulmayan şeylere cevap veren işgüzar gibi! Talihsiz kişi, işten anlamayan, milletin derdini bilmeyen ve kendisine değecek kötülüğü bertaraf edemeyecek denli zayıf olandır.”
     Arslanın annesi:
     “Hain seni! Adi düzenbaz! Bu laflarınla hükümdarın gözünü boyayacağını ve onun seni zindana tıkmayacağını mı sanıyorsun?”
     Dimne cevap verdi:
     “Hain odur ki düşmanı asla onun hilesinden emin olamaz. Ve o, hasmını ele geçirdi mi suçsuz da olsa öldürür!”
     Arslanın annesi:
     “Bre yalancı hain! Sen yalanının getireceği afetlerden paçayı kurtaracağını mı sanıyorsun? Suçun dağ gibiyken hileyle işin içinden sağ salim çıkacağını mı sanıyorsun?”
Dimne cevap verdi:
     “Yalancı o kimsedir ki olmayanı olmuş gibi anlatır, yapılmayanı yapılmış gösterir. Benim sözüm doğrudur! Gerçeği gösterir.”
     Arslanın annesi, “İçinizde bilge olanlar bu konuda göreceğini görmüştür!” dedi ve kalkıp gitti. Sonunda Arslan Dane’yi kadıya teslim etti. Kadı onun hapsedilmesini istedi. Böylece boynuna bir ip takılan Dimne zindana götürüldü.
     Gece yarısı Kelile, Dane’nin hapse atıldığını duyar ve gizlice ziyaret eder onu. Eski dostu Dane’yi, her yandan sımsıkı saran ve acıtan burgular, prangalar ve zincirler içinde görünce ağlar ve şöyle der:
     “Hile yoluna saparak onu bunu aldatman ve dost öğüdüne kulak asmaman sebebiyle düştün zindana! Ben sana öğüt vermekten geri durmadım. Sana hep içten davrandım, yardımına koştum. Zira her hâle uygun hâlin ve her makama uygun cevabın vardı. Sen felâkete uğramadan önce sana nasihat vermeseydim elbet suçuna ortak olurdum. Havalara girdin, gururlandın; aklın karıştı, sana nice misaller getirerek uyarılarda bulunduğum halde beni dinlemedin. Sana bilge kişilerin vecizelerini hatırlatıyordum. Nitekim onların sözlerindendir: Hilekâr, ecelinden önce gider!”
     Dimne aldı sözü:
     “Sözünün doğru olduğunu bildim. Bilgeler şöyle derler: “Bir suç işlediğinde cezadan şikâyetçi olma, karamsarlığa kapılma! Kuşku yok ki suçunun cezasını dünyada çekmen, günah yüküyle ahirete varıp ateşe atılmandan daha iyidir.”
     Kelile:
“Demek istediğin şeyi bildim… Ama senin suçun büyük, arslanın cezalandırma tarzı ise ağırdır!”
     Zindanda Kelile ile Dimne’nin yakınlarında bu sözleri dinleyen ama onlara görünmeyen bir pars varmış. Mahkûm pars, Kelile’nin Dimne’yi işlediği suçtan ötürü eleştirdiğini; berikinin de bu kötü işi, büyük suçu itiraf ettiğini anlamış. Arada cereyan eden konuşmayı hafızasına nakşetmiş, sorulduğu takdirde tanıklık etmek üzere…
Sonra Kelile evine gider. Sabahleyin arslanın annesi oğlunun huzuruna varır ve şöyle der:
     “Ey vahşî hayvanların efendisi! Dün söylediklerini unutmuş biri olmaktan uzaksın elbet! Sen emrini tam vaktinde verdin, böylece kulları yaratan Allah’ı razı ettin. Bilgeler şöyle der: “Mühim konularda çekimserlik ve merhamet doğru değildir. Hele suçlunun günahını müdafaa etmek asla doğru değildir!”
     Arslan annesini sözlerini dinledikten sonra yargı makamında bulunan kaplanın huzura gelmesini emreder. Kaplan gelince ona ve Âdil Cevvas/adlî müfettişe şöyle emreder hükümdar:
     “Yargı makamına kurulunuz, küçük büyük tüm ordu mensuplarını çağırınız! Herkes gelsin, Dimne’nin hâline baksın, durumunu incelesin, suçunu araştırsın! Sözleri ve savunması mahkeme zabıtlarına kaydedilsin! Siz her gün vaziyeti bana arz ediniz!”
Kaplan ve arslanın amcası olan Âdil Cevvas:
     “Hükümdarımızın emrettiklerini işittik ve itaat ettik!” diyerek huzurdan ayrıldılar. Emredilenin gereğini yapmak için harekete geçtiler. Nihayet mahkemeyi kurarlar, üç saat gibi belirli bir vakitten sonra hâkim Dimne’nin getirilmesini emreder. Dimne getirilir, hâkimin karşısına konulur. Jüri de oradadır. Mahkeme yerinde eksikler tamamlanınca jüri heyetinin başı yüksek sesle çağrıda bulunur:
     “Ey Jüri heyeti! Biliyorsunuz ki yırtıcıların hükümdarı, Şetrebe’yi öldürdükten beri sıkıntı içinde kıvranmaktadır. Şetrebe’yi suçsuz yere öldürdüğü, Dimne’nin yalanı ve ara bozuculuğu sebebiyle onu cezalandırdığı kanaatindedir. İşte şu hâkim, mahkeme kurma ve Dimne’nin durumunu araştırma emriyle buraya gelmiştir. İçinizden kim Dimne hakkında iyi kötü bir şeyler biliyorsa söylesin, jüri önünde ve tanıkların huzurunda bildiğine açığa vursun, ta ki Dimne’yle ilgili hüküm buna muvafık olsun! Eğer iş, onun idama mahkûm edilmesini gerektirecek denli ciddî ise soğukkanlı ve yavaş davranmak münasiptir. Acele, nefisten, gelir. Ama yanlışı savunan dostların peşinden gitmek alçaklıktır, ayıptır!”
     Hâkim alır sözü:
     “Ey heyet! Başkanımızın sözünü dinleyiniz. Dinme hakkında bildiğiniz bir şey varsa gizlemeyiniz. Onunla ilgili bir hususu örtbas etme gayreti içinde iseniz şu üç meseleyi sakın ha ırak tutmayınız aklınızdan:
     Evvelâ onun yaptığı bir şeyi küçümsemeyiniz! En önemli uyarı bu! Zira masum bir kişiyi yalan dolanla karalamak ve katline sebep olmak da büyük suçlardandır. O halde yalan ve fitne ile bir masumu idam ettiren yalancı konumundaki bu kişi hakkında kim bir şey bilir de gizlerse o, hem cezada hem de işlenen suçta suçlunun ortağı olmuş demektir.
     İkinci mesele şu: Suçlu suçunu itiraf ederse kendisi için iyi olur. Hükümdara ve askere yakışan da böyle olanı affetmek ve cezalandırmamaktır. Üçüncü mesele: Suçluları ve sapkınları kayırmamak, onların halkla ve seçkinlerle dostluk tesis etmelerini engellemek, kurulacak muhtemel bir yakınlığın tüm vesilelerini ortadan kaldırmakla ilgili…
     Şimdi bu düzenbaz hakkında kim bir şey biliyorsa şurada, tanıklar huzurunda, bildiğini açığa vursun! Böylece suçlu aleyhine kesin bir delil varsa ortaya çıksın! Denilir ki: “Kim bir maktul hakkında bildiği şeyleri gizlerse kıyamet günü ateşten bir gem vurulur ona!” O halde suçlu ölmeden her biriniz söylesin bildiklerini!”
     Heyet, hâkimin sözlerini dinledi, sustu. Dimne aldı sözü:
     “Sizi susturan nedir? Söyleyiniz bildiklerinizi ve biliniz ki her kelimenin bir cevabı vardır. Şöyle der bilgeler: Görmediğine tanıklık eden ve bilmediği şeyi söyleyen adam, şu doktorun uğradığı belâya müstahak olur ki; hiç anlamadığı hususlara dahi ‘biliyorum’ derdi o…”
     “Nasıl olmuş bu?”
     Dimne anlattı:
     “Anlatırlar ki bir kentte, işinde uzman mı uzman bir doktor varmış. Sahasıyla ilgili ilaçlan tanıma ve anlama kabiliyeti pek yüksekmiş. Yaşı ilerlemiş ve gözleri zayıflamış bu ünlü doktorun… O kentin hükümdarı, kızını yeğeni ile evlendirmiş. Kız hâmile kalmış ve genelde hamilelerin çektiği dertler ve hastalıklar onu da yakalamış. Böylece bizim mahir doktor saraya gelmiş, kadıncağıza ağrısını ve neler hissettiğim sormuş. Kadın elinden geldiğince anlatmış derdini. Doktor, hastalığın teşhisini yapmış, ilacını tespit etmiş ve şöyle demiş:
     ‘Eskisi gibi görebilsem köklerini, nevilerini bildiğim şeylerle karışımlar hazırlar; ilaçları sunardım size. Ama bu hususta başkasına güvenemem…’
     Kentte cahil mi cahil bir adam varmış. Kadının hastalığıyla ilgili haberi duyunca varmış saraya, kendisinin “tıp âlimi” olduğunu iddia etmiş karşısına çıkanlara! Güya çeşitli ilaçların karışımından ve hammaddelerinden haberdar imiş! Hatta mürekkep, yani belirli maddelerin belirli dozlarda karıştırılmasıyla üretilen ilaçları bildiği gibi müfred, yani tek maddeden üretilen ilaçlan da biliyormuş!
     Hükümdar, adam ilaç deposuna gitsin, ihtiyaç duyduğu her türden ilaç ve maddeyi alsın diye emir çıkarmış. Cahil kütük, depoya dalıp çeşitli ilaçlarla karşılaşınca -ki devadan, terkipten anlamaz biri olduğunu söylemiştik- paldır küldür sarılmış gördüklerine. Eline aldıkları arasında derhal öldüren türden zehirle dolu bir çıkın da varmış! Adam bu zehrin ne zehir olduğundan, ne de cinsinden haberdar değil ya; katmış karıştırmış, ilaçların içine ondan! Her neyse, ilacın karışım ve hazırlanış işi son bulduğunda hasta kadın içivermiş hemen. Ve anında ruhunu teslim etmiş. Haberi alan hükümdar cahil kütüğü çağırmış, aynı ilaçtan ona da içirmiş ve herif oracıkta mort olmuş!’
     Dinine devam eder sözüne;
     “Bu hikâyeyi şu amaçla anlattım: haddin aşılması, suç işlenmesi gibi ciddî bir hususta şüpheyle iş gören adamın her an ayağını sürçebileceği, feci bir hata yapabileceğini bilmeniz lazım. O halde aranızdan kim ortaya atılır da haddini aşarsa o cahil herifin akıbetine uğrar, kınanacak kişi de bizzat kendisi olacaktır. Bilgeler derler ki: “Nice konuşan var ki konuştuğu sizin önünüzde ve dilinizde dönüp dolaşırken cezalandırılan o olur. Haydi, şimdi bir bakın kendinize, düşünün!
     Domuzların başı arslan nezdindeki itibarı ve yüksek mevkiine güvenerek gururlu bir edayla söz aldı:
     “Muhterem bilginler! Sözümü dinleyiniz, kalbinize nakşediniz! Bilge kişiler, iyiler için şöyle der: “Onlar simalarıyla tanınır!” Siz ey Allah’ın lütfu ve inayetiyle kudret ve dirayet sahibi olan cemaat! Elbette iyi ve salih kulları simalarıyla, suretleriyle tanıyabilir; küçük bir alâmetle büyük hâdiseyi keşfedebilirsiniz! Şu eşkıya Dimne’nin ne idüğünü gösteren, onun hainliğini anlatan nice delil vardır meydanda! Haydi, bu delilleri onun müşahhas varlığında, zahirinde arayın! Böylece meselenin tamamına vâkıf olur, tam anlamıyla tatmine erersiniz!”
     Hâkim, domuzların başına dönerek dedi ki:
     “Ben de buradakiler de iyi biliriz ki, sen suretteki kötülük emarelerini hemen görebilirsin! Haydi, söylediğin hususu açık et bize ve şu bedbahtın suratında gördüğün şeyleri anlat!”
     Domuzların başı söz alır, Dimne’yi kötüleyerek der ki:
     “Büyük bilginlerin yazdıkları ve anlata geldikleri fizyonomi prensiplerine göre kişinin burnu sağa meyyal olup sol gözü sağ gözünden ufak olsa ve devamlı seyirse tüm adiliği, hilekârlığı ve caniliği kendinde toplamış sayılır.”
     Dimne bu tarifi işitince şöyle der:
     “Sen bu halinle kocasından azar işiten kadını hatırlatıyorsun. Adamın biri söyle demiş karısına: “Önce kendi çıplaklığını gör de başkalarının çıplaklığına bakarsın sonra!” Şöyle de çevrilebilir: Bilginler derler ki: “Nice konuşan var ki sözüyle derhal ceza alır!” Söz sırası sizde, şimdi bakın kendinize ve düşünün!) Ancak bizim yukardaki tercihimiz en uygun çeviridir. “Zahirinde arayın”, bu özel bir tabirdir. Yani, “zanna dayalı hükümler vermeyin, suçun delillerini en açık bir şekilde bulun onun üzerinde” demektir.”
     Çevredekiler Dimne’nin bu misaline dikkat kesilip:
     “Nasıl olmuş hâdise?” diye sorunca, Dimne sözün devamını getirir:
     “Anlatırlar işte: bir kente düşman girer, epey cana kıyar, hayli esir alır, ganimette de yükünü tuttuktan sonra döner kendi yurduna. Bu savaşta bir askerin payına düşenler arasında bir çiftçi de bulunmaktadır, iki hanımıyla beraber! Asker esirlerini doğru dürüst doyurmaz, onlara giysi vermezmiş. Çiftçi hanımlarını yanına alarak asker için odun toplamaya çıkar. Üçü de çıplaktır. Kadınlardan biri yolda bulduğu bir çaputla avretini örterek kocasına dönmüş ve eliyle kumasına işaret edip söylenmiş:
     Şu arsız karıya bak, nasıl da rahat! Hiç utanmadan çıplak geziyor, avretini örtmüyor!
Kocası cevap vermiş:
     Sen kendine bakıp anadan doğma üryan olduğunu görebilsen, senin durumunda olan arkadaşını kınamazdın böyle!”
     Dimne, domuza dönerek devam eder:
     “Hayret edilecek birisin seni gidi adi, iğrenç domuz! Aşağılık herif, rezalet senin harcında var! Yine şaşılacak bir durum ki bedenindeki pisliğe ve çarpıklığa, başkaları gibi kendince de bildiğin onca kötülüklerine rağmen hükümdarın yemeğinde hazır bulunuyor, onun önünde dikilme cüretini gösteriyorsun. Benim gibi vücudu pak ve alnı ak bir muhterem hakkında ileri geri laflar edersin ha? Senin iğrençliklerini sade ben değil, burada hazır olan tüm cemaat biliyor! Evet, aramızda bir zamanlar mevcut olan dostluk senin ayıbını ona buna söylemekten beni alıkoyuyordu… Ama değil mi ki sen yüzüme karşı iftiralar attın herkesin huzurunda; kinini ortaya döktün, hiç bir bilgin ve delilin olmadan ağzına geleni söyledin; artık benden günah gitti! Herkesin bildiği kusur ve günahlarını söyleyeceğim sadece! Seni bilen ve tanıyanın yapması gereken şey, hükümdarın sofrasını hazırlama görevini senden almasıdır! Hükümdarı uyarmalı ki bir daha bu şerefli işte çalışmayasın! Çiftçilik yapmaya kalksan daha çabuk hüsrana uğrarsın, ona bile lâyık değilsin! Sana düşen, hiçbir işe burnunu sokmaman, hiç bir şey yapmamandır! Bırak haşmetmeabın baş hizmetkârı olmak, halktan biri gibi deri tabaklayıcısı veya hacamatçı bile olamazsın, olmamalısın sen!”
     Domuzların başı öfkeyle kükredi:
     “Bu ağır sözleri bana mı söylüyorsun?”
     Dimne küstahça cevapladı:
     “Evet, aynen öyle! Sana lâyık olanı, hakikati konuştum! Seni kastediyorum behey aksak, yamuk bacak, şiş göbek, sarkık taşak, yanık dudak, içi de dışı da pis kokan yaratık seni!”
     Dimne’nin bu ağza alınmaz küfürleri karşısında afallayan domuz başını eğer, yüzünü ekşitir; gözlerinden yaş gelir… Kekeler, ezilir, büzülür, neşesini tamamen kaybeder…
     Dimne onun sersemlediğini görünce şöyle der:
     “Hükümdar senin pisliğini görüp çirkin yanlarına vâkıf olunca yemek hizmetinden alıkoyacak seni, huzurundan uzaklaştıracak! İşte o zaman ağlayacaksın alabildiğine! Arslanın, dürüstlük konusunda evvelce denediği ve hizmetine aldığı bir çakal vardı. Ona “mahkemede hazır olmasını, taraflar arasında cereyan eden konuşmaları belleyip kendisine haber vermesini,” emretmişti. Bu çakal mahkemeden kalkıp hükümdarın huzuruna gider ve neler konuşulduğunu bir bir anlatır ona. Olan bitenden haberdar olan arslan da, derhal domuzların başını sofra hizmetinden alır, onun bir daha huzur-ı aliye çıkmamasını emreder, bir daha asla yüzünü görmek istemediğim söyler! Gün devrilmiş, mahkemede cereyan eden hâdiseler ve diyaloglar zabıtlara geçmiş, kaplan da mührünü basmıştı kayıt defterine.
Herkes evine dönmüştü.
     Arslanın özel hizmetkârı çakal Ruzbe (Revzebe) ile Kelile arasında öteden beri dostluk varmış. Ruzbe arslan nezdinde kabul gören biriymiş… Zaman gelmiş; Kelile, kendisinin ve arkadaşı Dimne’nin başına gelecek musibetlerden endişe ederek ölmüş. Özel hizmetkâr Ruzbe, Dimne’nin yanına gitmiş ve Kelile’nin derin bir üzüntüye gark olarak vefat ettiğini haber vermiş. Dimne epey ağlamış, yas tutmaya başlamış. Bu arada Ruzbe’ye şöyle demiş:
     “Can dostumun firakından sonra neyleyim dünyayı! Ama Yüce Allah’a şükürler olsun ki Kelile ölmeden senin gibi hayırlı bir akrabayı bana miras bıraktı. Senin bana olan saygını, ihtimam ve muhafaza hislerini Allah’ın lütfu olarak görüyorum. Artık kesin inandım ki şu zor durumunda sen benim ümidim ve dayanağımsın! Senin engin lütfuna sığınarak şuraya gitmeni, kardeşimle beraber bin bir emekle yığdığımız ve Allah’ın izniyle bu günlere getirdiğimiz serveti bana ulaştırmanı istiyorum!”
Çakal Ruzbe, Dimne’nin dilediğini yerine getirir; mal geldiğinde Dimne hemen önündeki servetin yansını ona verir ve şöyle der:
     “Sen, hükümdarımız arslanın huzuruna girip çıkmada başkalarından daha şanslısın. Haydi, benim için çalış, benimle hasımların arasında vuku bulan konuşmalar hükümdarımıza arz olunduğunda onun beni nasıl andığına dikkat et! Bak bakalım, arslanın annesi benim hakkımda ne diyor; arslan onu dinliyor mu; yoksa ona kulak asmıyor mu; neler olup bittiğini bir bir belle ve bunları bana ilet!”
      Çakal Ruzbe, Dimne’nin sunduğu serveti kabul eder, onunla akitleşir ve kendi evine gidip malı oraya buraya yerleştirir…
     Ertesi gün arslan erkenden makamına kurulur. Kısa bir süre sonra adamları huzura çıkmak için izin isterler. O izin verince mahkeme zabıtlarını getirip önüne koyarlar.
Arslan, görevlilerin ve Dimne’nin sözlerinden haberdar olunca annesini çağırıp onu da haberdar eder. Anne, mahkeme zabıtlarını dinleyince öfkeyle bağırır:
     “Bu lafları dinlemekten menetmemiş miydim seni? İşte bizim kuyumuzu kazan ve bizimle yaptığı dostluk, doğruluk ve sadakat ahdini bozan adi herifin sözleri bunlar!”
Anne bu lafları ettikten sonra kızgın bir şekilde çıkıp gider. Bu çıkışmalar Dimne’yle anlaşmalı hareket eden çakal Ruzbe’nin gözü önünde meydana gelmiştir. Ruzbe derhal Dimne’nin yanına gider, olan biteni anlatır. Bu arada mahkeme kollukçusu gelir. Dimne’yi alıp mahkemeye götürür.
     Dimne hâkim huzuruna çıkarıldığında, reis celseyi açarak söze başlar:
     “Aslında dürüst, güvenilir biri senin durumunu anlattı; iç yüzünü bize açtı! Ve daha fazla araştırmaya da gerek yok… Bilge kişiler derler ki: Allah Teâlâ dünyayı Ahiretin yolu ve delili yaptı. Zira dünya, Allah’tan gelen peygamberlerin yurdudur. Onlar insanları iyiliğe ve Cennet’e çağırır, Allah’ı bilme ve emirlerine uyma doğrultusunda tebliğ yaparlar… Senin durumun bizim için açıktır. Hakikatte nasıl olduğunu bize anlatan kişi, gayet güvenilir biridir. Durumun bizim nezdimizde ayan beyan ise de hükümdarımız seni iyiden iyiye araştırmamızı emretmiştir.”
     Dimne alır sözü:
     “Ey hâkim! Öyle görüyorum ki henüz âdil bir muhakeme tarzına alışmamışsın! Suçsuz ve mağdurları, adaletten nasipsiz hâkimlere teslim etmek yakışmaz ulu hükümdarlara! Bilakis masumların kayırılması ve âdilce muhakeme edilmesi gereklidir! Nasıl olur da tutuklanışımdan bu yana üç gün geçmeden ve iyi bir sorgulama yapılmadan, sadece keyfin için ölüm fermanı imzalıyorsun hakkımda? Ne doğru söylemiş şu vecizeyi söyleyen: “İyiliğe, hayır işlerine alışan kişi, yaptığı işten zarar görse de hiç önem vermez; devam eder âdetine!”
     Kadı alır sözü:
     “Eskilerin kitaplarında şu hikmeti bulduk: Âdil hâkim iyinin işiyle kötünün işini birbirinden ayıracak ferasette olmalıdır! Ancak bu yolla iyiyi iyiliği sebebiyle korur, mükâfatlandırır; kötülüğü kötülük sebebiyle cezalandırır! Hâkim bu doğru yolu takıp edince iyiler iyilik yapmaya arzulu olur, kötüler kötülükten geri durur! Ey mücrim Dimne! İmdi sana yakışan suçunu itiraf etmen, hakikati bütün çıplaklığıyla dile getirmen ve tövbe etmendir!”
     Dimne cevap yetiştirmekte gecikmez:
     “Dürüst hâkimler zan ile kestirip atmazlar! Ne seçkinler ne de avam tabakası için zanla hüküm vermezler. Zira onlar kesin bilir ki zan, hiçbir hakikat ifade etmez; mevcut hakikati zedeleyemez! Eğer beni, yaptığımı zannettiğiniz şeylerden ötürü suçluyorsanız bilmelisiniz ki ben sizden daha iyi tanıyorum kendimi! Benim kendim hakkımdaki bilgim kuşku götürmez bir kesinlik ifade eder! Oysa sizin benim hakkımdaki bilginiz şüphenin en uç noktasındadır.
     Sizin demenize göre ben, “başkalarını ihbar ettiğim için” suçluyum. Peki, suçsuz olmama ve itham edildiğim şeyden uzak olduğumu bilmeme rağmen kendim hakkımda yalan söylesem, kendimi ihbar etsem, ölüme mahkûm kılsam kendimi, bana ne mazeret bulacaktınız? Kuşkusuz benim öz varlığım en çok hürmet edilecek ve hukuku en çok korunacak varlıktır nezdimde! O halde böyle yalan ihbarı sizin en aşağınıza da yapsam, en yukarınıza da yapsam asla doğru olmaz; ne dindarlığıma ne de karakterime yakışır bu! Başkalarına asla yapamayacağım bir şeyi kendime hiç yapmam! Öyleyse kendim hakkımdaki tanıklığıma inanmalısınız!
     Hâkim Bey, bu iddianızdan vazgeçiniz! Eğer bana iyilik yapmak, nasihat vermek sebebiyle bu lafları etmişseniz yanlış adama konuştunuz demektir. Eğer bana bir tuzak kurma kastıyla böyle konuştuysanız bilmelisiniz ki en kötü düzenbazlık; hiç yapmaması gereken kişiden, umulmayan birinden gelen düzenbazlıktır! Şu kesin bir hakikattir ki hile ve tuzak âdil hâkimlerin ve güvenilir idarecilerin işi değildir! Şunu iyi biliniz ki ağzınızdan dökülenler ancak cahillerin, şerli kişilerin ahlakına ve âdetine yaraşır cinstendir; onlar bu yoldan yürür! Hâkimlerin doğru davranışları ve doğru kararlan, doğru kişiler tarafından benimsenir! Yanlış karar ve davranışları ise Allah’tan korkmaz kuldan utanmaz yüzsüzler tarafından kullanılır, onların ekmeğine yağ sürer! Hâkim Bey! Ağzınızdan dökülen sözlerden ötürü başınıza epey bir musibet gelecek diye endişe etmekteyim. Şu anda hâlâ hükümdar nezdinde; onun askerleri, seçkinler ve avam nezdinde âdil ve makbul görünmeniz hatta iffetli, faziletli ve adaletli sayılmanız belâ sayılmaz! Asıl musibet bu saydığım güzel hasletleri bana karşı uygulamıyor oluşundur! Benim dâvamı görürken unutuverdin adaleti, erdemi, dengeliliği ve hikmeti!”
     Hâkim, Dimne’nin sözlerini uzun uzun dinledikten sonra durumu arslana arz etti, sonunda bir karara varsın diye! Arslan epey bir düşündükten sonra annesini çağırdı ve bazı nüshalarda buradan itibaren yalan yere şahitlikle ilgili papağan hikâyesi vardır; ona anlattı her şeyi. Anne, Dimne’nin sözlerini ince ince düşündü ve şöyle dedi oğluna:
     “Ben masum olan bir dostunun ölümüne vesile olacak kadar seni aldatan yalancı muhbir Dimne’nin geçmişte sana karşı işlediği cürümleri, yediği haltları düşünmüyorum şimdi… Asıl endişem sana tuzak kurarak her şeyini altüst etmesi ve senin canına kıymasıdır!”
     Anasının bu uyarısı arslanı kara kara düşündürür ve şöyle der:
     “Dimne’nin aşağılık bir mücrim olduğunu sana anlatan kişiyi bana bildir ki kesin bir delile dayanarak Dimne’nin işini bitireyim!”
     Arslanın annesi:
     “Benden sırrını gizlememi isteyen kişinin samimice anlatıverdiklerini sana ifşa edecek değilim! Yıllar sonra Dimne’yi bu yolla, bilgelerin pek de hoş bulmadığı sır ifşa etme yoluyla alt edişim aklıma gelirse asla sevinmem! Ama dur bakalım; bana sır emanet edene bir danışayım, serbestlik isteyeyim; ifşa etmeye razı olursa bırakayım kendi anlatsın sana tüm bildiklerini!”
     Böylece arslanın annesi, kaplana adam gönderir. Kaplan, annenin yanına gelir. Anne arslan kaplana, “hakkın ve adaletin ortaya çıkması için” elinden geleni yapmasını rica eder. Ve kendisi gibi muhterem birinin asla gizlememesi gereken bir şahitlik yüküyle vicdanını karartmasını doğru bulmadığını belirtir. Mazlumlara yardım etmenin hem hayatta hem de öldükten sonra mesut olmak ve hakikati ayakta tutmak bakımından pek mühim bir vazife olduğunu vurgular. Zira bilgeler şöyle demiştir: “Kim, suçsuz bir maktul ile ilgili tanıklığını gizler, açık bir delili ortaya koymaktan kaçınırsa, kıyamet günü kendini kurtaracak delil diline dolanır da hiç bir şey söyleyemez, mahvolur!”
     Arslanın annesi bu yoldaki telkinleri artırır, kaplana ruhî baskı yapar. Nihayet kaplan kalkar, hükümdar arslana gider, Dimne’nin itiraflarım duyduğu şekliyle aynen anlatır! Kaplanın ifşaatta bulunduğunu duyan pars da haber gönderir hükümdara: “Benim de bildiklerim var!” der. Böylece hapisten çıkarılan pars, Dimne’den duyduklarını bir bir anlatır…
     Arslan nihayet kaplan ile parsa der ki:
      “Madem meselenin iç yüzünü bilip bizim hanidir tahkikat yaptığımızdan haberdar oluyordunuz, niye evvelce söylemediniz her şeyi?”
     Şöyle derler cevap olarak:
     “Tek kişinin yapacağı tanıklık hukuken hiç bir anlam ifade etmezdi, bunu biliyorduk. Bu yüzden kararı sonuç olarak etkilemeyecek bir davranışa tevessül etmek istemedik. Ama ikimizden biri bildiklerini anlatınca öbürünün şahitliği de bir mânâ ifade eder oldu. Bu yüzden geciktik.”
     Arslan biraz düşünür, kaplanla parsın sözlerini makul bulur ve emreder: “Dimne’nin zindanda boynu vurula!”
     İşte bu anlattığımız hâdiselere ibret gözüyle bakan şunu anlar: kişi başkası için kazdığı kuyuya er veya geç düşecektir!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz