Millî Beraberlik Ülküsü-köşe yazısı

M

       Son yıllarda gittikçe değişen ve nüfusu süratle artan dünyamızın ekonomik ve siyasî tablosu geniş ölçüde dalgalanmalara uğramış ve bu tutarsız görünüşün ağırlık kazanması neticesi, bütün dünya devlet ve milletlerinin etkilenmesi sonucunu doğurmuştur. Bir devletin, devlet olabilmesi ve sınırlarının içerisinde bir bütün halinde varlığını devam ettirebilmesi de, devletlerin her açıdan güçlü olabilmeleri mecburiyetine bağlanmıştır.
       Her ne kadar devletlerin milletlerarası kanunlar, ikili veya çok taraflı antlaşmalarla millet ve toprak bütünlüklerini bir bakıma teminat altına aldıkları düşünülebilirse de, dünyayı her dönemde etkisi altında tutan siyasî ve ekonomik savaşın menfi tesirlerinden uzak kaldıkları da söylenemez. Hele stratejik ve jeopolitik açıdan sivrilmiş bazı devletlerin bu tesirlerden daha fazla etkilenme şansına da sahip oldukları bir gerçektir.
II.
Dünya Savaşı’nın bitmesini müteakip kanlı bir bilanço veren dünyamızın son zamanlarda içinde bulunduğu soğuk savaş dönemi süresinde, bütün dünya devletleri tarafından etkili bir biçimde ortaya atılan değişik bir parçalama ve yok etme sistemi sahnelenmiştir. İtici gücünü genellikle ekonomik, sosyal, etnik ve kültürel farklılaşma ve çelişkilerin ustalıkla istismar edilmeleriyle sağlayan bu faaliyetlerin aktörleri ise değişik kesimlerden seçilmektedir.
       Asırlarca kendisine yapılan fiilî saldırılara karşı ayakta durabilmiş ve tek bir bütün halinde yedi düvele gerektiği dersi vermiş bulunan Türk devleti de, jeopolitik yapısı icabı ne yazık ki mezkûr oyunların bünyesinde sergilenmesinden kurtulamamıştır.
       Bütün demokratik rejimlerde olduğu gibi, ülkemizde de bu faaliyetlerin kolaylıkla uygulama alanı bulmuş olmasında; o zamanki devlet kuvvetlerinin bölünmüş olmasının ve yetkilerinin kanunla sınırlanmış bulunmasının, parlamenter usullerin yavaş işlemesinin, zabıta faaliyetlerinin kişi hak ve hürriyetleri ile kısıtlı olmasının önemli roller oynadığı unutulmamalıdır. Bunların anarşinin önlenmesinde faal bir uygulamaya geçilmesini engelleyen faktörler olduğu bilindiği için, geçtiğimiz dönemde bu hususlar çıkarılan kanunlar ve değiştirilen mevzuat hükümleri ile giderilmeye çalışılmıştır.
       Anadolu’nun bin yıllık hâkimi olan bu büyük milletin, İslâmiyet’in Uzak Doğu’dan Afrika ortalarına, oradan da Pirene Dağları’nın yüksek tepelerine kadar yayılmasında önemli roller oynadığı tarihî gerçeklerden olup, onun iman ve irade gücünü bilen düşman unsurlarının hedefi haline getirildiği ve içerden parçalayıp çökertmek gayesiyle hareket edildiği artık milletçe anlaşılmıştır.
       Tarihi boyunca dış düşmanlarının ve içerdeki vatan hainlerinin tezgâhladığı çeşitli oyunlarını bozan Türk milleti, son olarak 12 Eylül 1980 harekâtıyla, devletimizin içerden çökertilip rejiminin değiştirilmesine müsaade etmemiştir. Dininin gerektirdiği hoşgörülü ve kin tutmayan bir yapıya sahip olan bu milletin tarihte olduğu kadar, zamanımızda da dış ve iç düşmanlarının bulunduğu hususu ise artık açıklık kazanmış durumdadır.
       Ancak, Türkiye için tehdit iç bünyemizden gelmemekte, daha ziyade bugün artık tespit edilmiş olan dış mihrakların yurdumuzdaki potansiyeli tahrik etmek istemesi sonucu, oluşturulması plânlanan faaliyetler yönünden önem kazanmaktadır.
       Bugün, yer aldığımız jeopolitik yapı nedeniyle Türkiye üzerinde gözü olmayan ve legal-illegal çalışmalar yapmayan komşu ülke yok gibidir. Bu ülkeler, sahip oldukları güç nispetinde kendi görüşlerine yakın buldukları unsurlara tesir edebilme çabasındadırlar. Hâlâ kapanmayan bir yara görünümünde olan Ortadoğu buhranı ve Lübnan olayları ise, perdenin gerisinde olan devletleri teşhir edebilme imkânını bize vermektedir.
       Bu arada, başlı başına bir güç teşkil eden ve Çarlık Rusya’sının tarihî emellerini aynen devam ettiren ve 1917 yılından itibaren mezkûr faaliyetlerin merkezi haline gelmiş bulunan Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu ve özellikle ülkemiz üzerindeki gerçek gayesine kısaca temas etmekte fayda görmekteyim.
       Almanya’nın Moskova Büyükelçisi Schulenburg’un 26 Kasım 1940 tarihinde Alman Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği bir yazısında; MOLOTOF’un kendisine “Batum ve Bakü’nün güneyinde kalan ve genel olarak Basra Körfezi’ne yönelen bölgenin Sovyetler Birliği’nin yüksek emellerinin merkezi olarak tanınması şartı ile Sovyet Hükümeti’nin, Almanya’nın teklif ettiği 4 Devlet Paktı Tasarısı’nı kabul etmeye hazır olduğunu” belirtmiş olmasıdır.
       Alman-Sovyet gizli anlaşmasıyla çok önceleri meydana çıkan bu teklifin manası; Sovyetlerin bölge üzerindeki emellerini ve milliyetçilik hareketlerini himaye gösterişleri arkasında gizlenen hakiki niyetlerini açıkça ortaya koymasıdır.
       Stalin’in “Krallar bir ganimet üzerinde anlaşmazlığa düştükleri zaman, münakaşa konusu topraklar en zayıf tebaalarına verirler ve sonradan bir fırsat anında onun elinden alırlar.” şeklindeki ifadesinden hareket eden bu merkez; yurdumuzda senelerce huzur ve emniyet içinde yaşamış bulunan etnik unsurları çeşitli propaganda ve ajitasyon/kışkırtma çalışmalarıyla tahrik ve teşvik ederek harekete geçirmiştir.
       12 Eylül Harekâtı’nın terör odaklarına inme konusundaki başarısı ve peş peşe alınan ekonomik kararların isabetliliği neticesi, özlenen şartlara kavuşma yoluna girmiş bulunan memleketimizin sosyal, siyasî ve ekonomik şartları daha üst seviyeye ulaştırıldığı gün, bütünlüğümüze yöneltilen bütün tehditler neticesiz ve tesirsiz kalacaktır.
(Türkiye Gazetesi-19 Şubat 1986)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz