Esquıre Dergisi (Yanıtlar)

E

* Geçerli olduğunu zannetmiyorum. 21’inci yüzyıla hazırlanan Türkiye’yi 1974 yılının şartlarıyla kıyaslamak mümkün değildir. Kamuoyunda haklı olarak “aile şirketi” diye tanımlanan teşkilâtın, anlık kadro ihtiyacına binaen yaptığı ufak alımlar, bugün için yerini 700 kişilik gibi toplu alımlara bırakmış durumdadır. Çeşitli meslek gruplarından, daha yetenekli, daha sosyal gençler tercih edilmektedir. Kullanım sahasını giderek genişleten teknolojiye uyumlu genç ve dinamik insan gücünün istihdamı önem kazanmıştır. Eskiden, bir kimya, bir fizik mühendisinin ne işi var diye sorulurken, günümüzde, kadrolarda bir uzay bilimcisinin bulunması gayet normal gelmektedir. Tabii ki bazı sıkıntılar yaşanmaktadır. Özel tahkikatı gerektiren resmî işler için müracaat edenlerin, bugün de aynı tedirginlikleri, aynı sıkıntıları yaşadıkları bir gerçektir. Biz, teşkilâta kabul edildiğimiz anda devlet memuru statüsünü kazanmıştık. Bugün ise, bir yıl süren eğitim döneminden sonra başarılı olduğunuzda ancak bu hak size veriliyor. Diyeceğim, şimdiki arkadaşların vakti bol! Sağlık raporu almak için yeterli süreleri, tahkikatlarının tamamlanması için bol zamanları var. Yine de, kurum doktorunun nihaî kontrolünden geçeceklerinden şüpheniz olmasın!..

* Üç yüz nüfuslu bir köy ortamında güvenlik tahkikatı yapılmasının, 600 kilometre uzaklıkta yaşayan ve belki de on senedir birbirini doğru dürüst görmemiş bir aileyi ne derecede etkilemesi gerektiğini anlamadığım için o öyküyü yazdım. Nasıl tahkikatı yapan ve onu değerlendiren makamın kanaati gerçekten önemliyse, bazı kriterlerin üzerinde durulması gerektiği gerçeği de o kadar önemlidir. Nötr bir kişiyi bulmanız ihtimali ne kadar zayıf ise, Silahlı Kuvvetlerin yaptığı gibi, zararlı personelin görevden uzaklaştırılması imkânı da o kadar kuvvetlidir. Disiplin ve Sicil Yönetmeliği’nin ilgili maddeleri buna müsaittir.

* Bu sorunuza; insanların kara kara düşünmeleri yerine, gülümseyerek düşünmelerini tercih etmelerinin daha doğru olacağını söylemekle cevap vermek isterim. Önce, ferdi düşünmelerden hareketle, giderek toplumun düşünmesine yol açanlar, daha sonra bu düşüncelerin önüne set çektikleri anda, “Çuvaldız”ın bir gün kendilerine de batacağını ve batması gerektiğini bilmeliler!..

* Bir gizli serviste şu kadar yıl çalıştım demek yerine, onu özümsediğim şu kadar zaman zarfında demeyi tercih ederim. Dolu dolu geçirilen bir cephe yılının, merkezdeki beş yıla eşit olduğunu bilmem açıklamama gerek var mı? Gerçekten teşkilâttan emekli olmak isterdim. Fakat özel ailevi nedenler, bu uzun yılların daha da uzamasına izin vermedi. Kendi arzumla ayrıldım ve emekliliğimi özel sektörde tamamladım. Ne yazık ki, İngiliz gizli servisinde örneğini gördüğümüz uygulama bizde yok! Orada, seksen yaşınıza da gelseniz irtibat koparılmaz ve hassas operasyonlarda tecrübelerinizden bir danışman olarak istifade edilir. Bizde ise, çok özel gün ve davetlerin dışında, kimsenin, çıkmış olduğu kapıdan içeriye girmesine kolay kolay müsaade edilmez. En az dört kişiye dert anlatırsınız. Girdiğiniz odadaki kişiler sizin yıllarca kader arkadaşlarınızdır. Masaların üzeri toplanır, evraklar çekmeceye kaldırılır, sağa sola bakmanızdan tedirginlik duyulur. Aynı tedirginliği siz de duyarsınız. Halbuki çok değil, belki on gün önce, o masalardan birinde siz oturuyorsunuzdur!..

* Bir daha dünyaya gelme garantisi olsa, bu şansımı yine teşkilâtımda kullanmayı seve seve isterim. Sayın Mahir Kaynak istemezmiş! Açık açık söylüyor. Bu onun sorunu… Elbet bir nedeni vardır değil mi? En bunaltıcı günlerin en sıkıntılı anlarını yaşayanlardan biri olarak öyle kanıksadık ki, şimdi bugünler insana cennet yaşantısı olarak geliyor. Kitapları okuyun anlarsınız. Yine de, hâlâ aramızda cehennemi yaşamak zorunda olanları unutmamak lâzım!..

* Teşkilât çalışanları arasında evli-bekâr diye ayırım yapılmasını gerektirecek ne olabilir ki? Görev görevdir. Bunu yerine getirecek olan kişinin evli veya bekâr olması hiçbir şeyi değiştirmez. Dengeli bir aile yaşantısına sahip olmak ve bu yaşantıyı sosyal ilişkilerine yansıtabilmek, kişinin daha olumlu değerlendirilmesinin bir göstergesidir. Zaten bu özellik, her ciddi kurumun öncelikli olarak aradığı vasıflardan biri değil midir?

* Bu konuda bir şey söylemek doğru olmaz. Bu, kişiden kişiye değişen bir özellik gösterir. Stresli bir yaşama dayanıklılık, zor koşullarda yokluklarla mücadele etmek, tahammül ve sabır göstermek, herkesin ailesinin farklı geçirecekleri deneyimlerdir. Bunu kolaylaştırmak bizim elimizdedir. Yine de, taşra kentlerinde, mahrumiyet bölgelerinde ve bilhassa küçük ünitelerde, dört duvar arasında yaşamanın ne kadar zor olduğunu yaşamayanlar bilemez. İkinci kitabımda bu konuları işleyen çok sayıda öyküyü bulacaksınız.

* İnsanın resmen bir MİT mensubu olmasının ve cebinde MİT kartını taşımasının kendisine verdiği değişik duyguları anlatmak uzun sürebilir. Ancak, heyecandan korkuya, gururdan güvene kadar onlarca duygunun karmaşık bir şekilde yer aldığına emin olabilirsiniz. Bu duygular, öne çıkış sırasına göre yavaş yavaş oturmaya ve kişiliğinizle uyumlu hale gelmeye başladığı zaman daha bir rahatlık duyarsınız. MİT çalışanları, bu özel duygularla uyumlu yaşamak zorundadırlar. Uyumsuzluk, olumsuzlukları da peşinden sürükler ki, bu da kimsenin arzu etmediği bir durumdur.

* Karşılaştığınız her olay, yapacağınız görevin yerine getirilmesi sırasında duymakta olduğunuz bu gibi hislerin birer birer ortadan kaybolmasına neden olur. Ancak, insanın hâlâ duymakta olduğu bazı kalıcı hisler bulunabilir. Bunu da doğal karşılamak gerekir. Yaşanılan bazı olayların unutulmasının mümkün olmadığı gibi!..

* Sivilleşme sürecinin başlatıldığı tarihe kadar teşkilât içerisinde bir asker-sivil çekişmesinin yaşandığı bir gerçektir. Bunu hemen hemen herkes yazdı ve herkes biliyor. En son, Tuncay Özkan’ın kitabında atıfta bulunulmuş birçok bölümleri var. Sayın Mehmet Eymür’ün Analiz isimli kitabında da aynı şeyleri bulabilirsiniz. Teşkilât içerisinde herkes, ast-üst münasebeti ve görev konumları itibariyle inisiyatif kullanma sınırları içerisinde yetkilerini kullanırlar. Belki de bizim duyduğumuz tedirginlik, çalışır veya emekli yüzlerce askerin, her köşe başında karşımıza çıkar oluşlarından kaynaklanıyordu. Kapıda nöbet tutan asker… Başlarında erbaşlar… Bakım kademelerinde astsubaylar… Bütün başkanlıklar, yardımcılıklar albay, yarbay… Müsteşar ve yardımcılığı orgeneral, korgeneral… Bölge müdürlüklerinde yüzbaşılar… Her taraf doldurulmuş. Onların havasını oldukça uzun teneffüs ettik. Bir tanesi hariç, hiçbiri hakkında olumsuz kanaatim mevcut değil! O bir tanesi için oluşan olumsuz kanaat, o zamanlar hepimizin ortak kanaati olmuştu. Onu da ikinci kitabımda anlattım.

* Genellikle fırsatları insan kendi yaratır. Maaş derece ve kademeleri tarzında ilerlemeyi amaç edinen kimse, bir müddet sonra maaşını belki yüksek bir dereceden almaya başlar, ama yetenekleriyle kendisini gösteren ve başarı grafiğini daima yükselten bir arkadaşından geride kalması da kaçınılmazdır. Bu anlamda torpilden söz edilemez. Ancak, ikinci kitapta yine çarpıcı örneklerini vereceğimiz “Vurun Abalıya” konusu, aynanın öbür yüzüdür. Başarılı olan kimse dövüşkendir, yırtıcıdır, tuttuğunu koparır ve ortalığı hallaç pamuğu gibi atar… Ama devamlı cephelerde görev yapar!.. Ankara’da memuriyete başlayıp, hiç il hudutlarından dışarı çıkmamış kişiler de vardır. Şimdi sormak lâzım, bunların hangisi torpillidir diye?

* Bu sorunuza samimi olarak cevap vermek isterdim. Evet, bir kere oldu ve bu beni ve benimle birlikte çalışan tüm mesai arkadaşlarımı yıktı! Olayı özetlemem ise mümkün değil. Çünkü geniş bir biçimde ikinci kitapta yer alıyor. Bizim için, Türkiye için çok çok önemli olan bir konuya, devrin başbakanının “Uluslararası ilişkilerimiz bozulur,” diyerek onay vermemesi, bizi, bizimle birlikte çalışan kişileri, kelimenin tam anlamıyla yıktı. Ayrılmak isteyenler oldu… Biz ayrılmadık, küsmedik ama kırıldık doğrusu(?)

* Bugün, bence milliyetçiliği “Ümmetçilik” olarak sahneye koymak isteyenlerin haricinde, bütün herkesin eşit şansa sahip olduğunu söylemek mümkün. Sol tandanslı bir parti sayılan CHP’den gelen ailemizin –sanki o devir subaylarının %99’u İnönü’cü, yani CHP’li değillermiş gibi– bir ferdi olarak bana bu fırsatı verdiklerine göre, öyle bir sorun yok demektir!..

* Böyle bir ihtiyacı duymadım desem yalan söylemiş olurum. Ancak, görevin gizliliği esastır. Anılar ise, yaşatıldığı sürece değer kazanırlar. Prensipleri zedelememek ve hoşgörü sınırlarını aşmamak kaydı şartıyla, düşünürken gülümsemeyi kim istemez ki? Üstelik kitaplarda yer alan gerçekleri sadece ben değil, benim dönemimde görev yapan herkes birlikte yaşadı. Sıkıntıları beraberce çekti. Sorumluları yine birlikte suçladı. Burada bence tek sorun, ortalıkta serbest bıraktığım Çuvaldız!.. Bir yerlerden “Ah!..” diye bir ses duyarsanız, bilin ki çuvaldız birilerinin kaba etini acıtmış ve bu şekilde görevini yapmıştır. İşte o zaman, değil gülümsemek, kahkahalarla gülmek sırası bize gelecektir…

* Aslında birinci kitabım, içeriğinden de anlaşılacağı gibi, teşkilâta yeni giren, eğitilen, ilk tecrübelerini kazanmaya çalışan, deneyimsiz, emekleme döneminin başlarında bir kişinin anılarından oluşmakta. İkinci kitapta ise, konularla yüz yüze gelen ve onları güneydoğu gerçeğinde yaşamaya çalışan, daha deneyimli ve artık yürümeye başlamış bir kişinin yaşamından kesitler yer almakta. Aslında, içeriğindeki konular, ilk kitabın son bölümünde yer alan “Rüya mı? Gerçek mi?” öyküsünde saklı.

Okuyana da, okutana da, aracı olana da sonsuz şükranlarımı sunarım…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz