Mektupların En Güzeli

M

     Sevgili Yılmaz Abi,

     Lütfen “Abi” hitabı ile başlamamı mazur görünüz, ancak son Çuvaldızı okuduktan sonra kendisini okuyucusuna bu kadar yaklaştırabilmiş ve yaşadığı duygu yoğunluğunu bu denli başarılı bir biçimde aktarabilmiş bir yazara ancak böyle seslenebilirdim. Gerçi geçtiğimiz yıl zaman ayırıp, görüşme talebime olumlu yanıt vermenizle, biz Hukuk Fakültesi öğrencilerinin uğrak yeri Figen Pastanesi’nde gerçekleştirdiğimiz ve kitaplarınızı imzalama nezaketi gösterdiğiniz kısa süreli ancak bende çok uzunca bir etki bırakan görüşmemizden kaynaklanan bir samimiyet (Nasıl da abarttım değil mi? Hemen öyle samimiyet falan) dolayısı ile de size öyle hitap edebilirdim, ancak ben belirttiğim ilk nedenden dolayı “Abi” diye seslenmeyi tercih ettim, yine de mazur görünüz.
     Son Çuvaldızı uzun zamandır bekliyordum. Hedefini seçmesini çok iyi bilen çuvaldızımız acaba bu sefer kimlerin ince(!) yerlerini acıtacak diye. Dün de raflarda görür görmez hemen aldım. Garip bir duyguydu, sanki posta kutumda eski bir dosttan gelmiş ve ancak gelince, aslında ne kadar da gelmesini beklemiş olduğumun farkına vardığım bir mektuba rastlamak gibi bir şey. Kitaba bir an önce başlamak için akşamki Fransızca kursumun bitmesini dahi bekleyememiştim ki, hocamın biraz da sert bir tonla söylediği “Monsieur, faites attention et ouvrez vos oreilles s’il vous plait!” uyarısıyla kısa bir süre için daha tekrar le-la’rın dünyasına geri dönmek zorunda kaldım, nedeni tabii ki Vasya’lar, Vasyenka’lar, Lizanka’lar… Bir de orada bulunma nedeninizi anlayamadığım “hastane” sözcüğü. Aslında sayın hocam için “Monsieur, excusez ma curiosité mais, porgoui vous toujours mettez votre nez dans mes affairs?” yanıtını uygun bulmuştum ama çuvaldızı yemesine daha var diyerek vazgeçtim.
     Akşam yemeğini bir tavuk dürümle basitçe geçiştirip hemen o, aslında tüm gerçekçiliğine rağmen, çocukluğumda okuduğum ve unutamadığım masal karakterlerinden izler taşıyan sayfaların akıcılığına gömüldüm. Ancak daha ilk bölümden itibaren ilk iki Çuvaldızı ve Kalem Artığı Öyküleri’ni okumuşlara “Yahu bu, bu çok farklı be yav, du bakem!” (İmlamın kusuruna bakmayın, bazen, bu soğuk kara kentten bıkmışlığımdan olsa gerek Bursa ağzıyla konuşmayı o kadar çok özlüyorum ki, tutamıyorum kendimi) dedirten bir atmosfere girdim. Sayfalar teksir makinesi hızıyla tükenirken, anlatımdaki akıcılığa ve okuyucunun yazarın yaşadıklarını duyumsamasını sağlama yönündeki ustalığa hayran olmamak elde değildi. Dedim ya, bu seferki diğerlerinden çok farklı idi. Diğerlerinin kötü ya da eksik olmasından değil, o kitaplardaki daha çok gülümseten ve dışsal yaşanmışlıkların anlatılmasından farklı olarak bu sefer karşımızda, aslında sadece yaşayanın bilebileceği ve kendisinde saklayacağı içsel yaşanmışlıklar. Öylesine duru, öylesine sade ve öylesine abartısız, olduğu gibi aktarılabilmiş içsellikler. Çoğunu belki de o duyguları hissettiği tarafın (kişinin) dahi bilmediği yoğunluklar. Yazıya dökmenin çok cesaret gerektireceği duygular. Kitabın bir yerinde “hiçbir yazarın yazamayacağı bir tiyatro sahneler o kişiler”e benzer bir söz geçmekte idi. Acaba yazar, bunu yazarken, çok az kalem ustasının yazıya dökebileceği o yoğunluktaki içsellikleri, okuyucunun kalbinin karşısına bir ayna koyma tipindeki bir mükemmellikte kaleme aldığının farkında mıydı?
     Kitabın başka bir yerinde ise “Hani sizin rahat uyumanız için geceleri uykuya hasret geçiren birileri hep vardır” sözü geçer. Eğer o yedi bin kişilik birilerinden bini Yılmaz Tekin kalitesinde ise, rahat uyumaya devam edeceğiz demektir. Ayrıca ilk Çuvaldızı toplatanlardan kaçının, son Çuvaldızı okuduklarında bazen kalplerinde ince bir sızı, bazen dudaklarında hafif bir tebessüm, bazen de dişlerinde sinirli bir gıcırtı oluşmamıştır ki? Çuvaldız serisi aslında mesleksel ortak yaşanmışlıkların bir derlemesidir. Bir mücadele kitabıdır. Tekin’in çoğu meslektaşı kendisini bulacaktır Çuvaldız’larda, hem belki onlar da rüyalarında gizliden gizliye batırmaktadırlar kendi çuvaldızlarını birilerine, kim bilir?
     Son sayfasına kadar bir çırpıda okunuveren ve birçok yerine tekrar tekrar döndüğüm bir kitap Çuvaldız III. Belki yaşantıma yakınlık taşıyan coğrafyaların ve insan tiplemelerinin anlatılması beni biraz daha etkilemesine neden oldu. Annemin Almanya’da öğretmen olarak görevli iken o çok uyanık Almancılarımızın (bilerek kullanıyorum) sırf annemin modern bir Cumhuriyet öğretmeni olmasından dolayı ve çoğu diğer Türk öğretmenleri gibi derslerinin tamamını Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi’ne ayırmaması, çocuklara Türk dilini ve tarihini, Türkiye coğrafyasını da anlatmasından dolayı nasıl iftiralara maruz kaldığını; Türkiye’den her dönüşümüzde ve Türkiye’de ede ağırladığımız Alman öğretmen ve müdür dostlarımızın(!), okulda PKK sempatizanı çocukların çıkarttığı taşkınlıklara müdahale etmeye çalışan annemi ve bizleri “Frau Güllü, es tut uns leid aber Sie dürfen solche Eingriffe nur in der Turkei machen, das hier ist ein demokratisches Land. Aber natürlich würden wir für Ihr Verhalten toleranz haben, denn “Demokratie” ist ja schon kein bekannter Begriff für Sie.” Cinsinden dostça yaklaşımlarını; bayram namazlarından sonra “Bosna’daki kardeşlerimiz(!) için” diye önümüze açılan sepete 10 DM attı diye babamın üzerine yönelen aksakallı-sakalsız düşmanca bakışları; Bursa’nın bir muhacir memleketi olması dolayısı ve şu an bizimkilerin işletmelerinin müşterilerinin çoğunun göçle gelenlerden oluşması sebebiyle dükkânda onlardan dinlediğimiz gizli sünnet öykülerini vb. hatırlattı bana Avrupa’dan gelen esintiler.
     Belki, Çağrıştıran Yıllar beni bu nedenlerden dolayı da derinden etkilemiş olabilir. Ama bunlar sadece yan etkenlerdir beğeni skalamda. En başta söz ettiğim asıl ve kitabın yazınsal (edebî) değerini gösteren neden(ler)den dolayı rahatlıkla iddia edebilirim ki, Çuvaldız III bir “Ustalık Eseri” olması dolayısı ile tüm Çuvaldızların abisidir. Hakettiği ilgiyi görmesini tüm kalbimle dilerim. Bu arada sizin bu içsel yoğunlukları yaşamanızdaki en büyük aktörlerden birisi olan Hanımefendi’ye de size yaşattıkları için nezdinizde teşekkür etmek isterim. Çünkü o olmasaydı herhalde bu kitap da bu kadar güzel olmazdı. Kapak tasarımı ve renk seçimi ise anlatımdaki akıcılığı, duygusal ve salt insancıl estetiği fiziksel anlamda da mutlak bir yetkinliğe taşımış.
     Kısacası her türlü yaşanmışlığı ve –bazen bir dış güce, bazen vatan haini karafatmalara, bazen içte duyulan özlemlere, bazen insanın ta kendisine, bazen de Azrail’e karşı verilmiş bir mücadelenin, acıtan bir mizahla yoğurulmuş “off duty” öyküsüdür Çuvaldız Serisi.
     Saygı ve Sevgilerimle,
     Bir gün bir yerlerde görüşmek dileğiyle,
     H.H.G. 

NOT: Keşke büyük bir gazetenin köşe yazarı olup da bütün köşemi bu kitap eleştirisine yakın formattaki yazıma ayırıp, insanlara bu eserden yararlanmalarından mahrum kalmamaları doğrultusunda çağrıda bulunabilseydim ama birileri bunu mutlaka yapacaktır herhalde. Bu arada kitapta eksik bulduğum tek şey, çuvaldızın Düş-İşlerindeki bazı beyzadelerimizin yanlarına pek uğramamış olmasıdır. Hem yurtdışındaki hem de sonraları buradaki gözlemlerim doğrultusunda bazı suratsız ve pervasız “Fogg” balıklarının “Sweetheart”ı olma şerefine erişmiş, kuruma sadece oğullarını ya da yakın akrabalarını kabul eden, bizim gibilere de fazla yurtsever ve Anadolulu olduğumuz için kapıyı gösteren LYcée de GS’li amcalarıma hiç olmazsa ben de bu vesileyle uzunca bir yorgan iğnesi uzatıyorum. ‘Aralarındaki temiz ve yürekli insanları ayrı tutarak tabi ki)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz