Nokta Dergisi Söyleşisi
Nokta Dergisi Söyleşisi

Nokta Dergisi Söyleşisi

NASIL AJAN OLUNUR? (Bir MİT Ajanının Traji-Komik Anıları)
Eski bir MİT ajanı olan Yılmaz Tekin, görev yaptığı süre içerisinde başından geçenleri bir kitapta topladı. Anılarını kitaplaştıran MİT’çilere daha önce de rastlamıştık. Ama Yılmaz Tekin, “sır perdesi aralanmamış” olayları işlemek yerine, karşılaştığı ilginçlikleri mizahi bir dille anlatmayı tercih etmiş. Kitabın sayfalarını çevirdikçe, çoğumuza “ürkütücü bir fenomen” olarak görünen MİT’in traji-komik yüzüyle karşılaşıyoruz.

     “Aç kurtlar gibi masaya atılmıştık. Her birimizin masada oturacağı yer belliydi. Gerçekten, çok geçmemiş, sokak kapısının önünde ayaklarındaki karları yere vurarak temizlemeye çalışan babamın, kışlık potinlerinin sert sesini duymuştuk. Babam içeri girer girmez, bana doğru dönmüş ve elinde tuttuğu paketi uzatarak; “Al bakalım haylaz!” demişti.
     Babamın yarı kızgın bir tavırla çantasından çıkarıp bana uzattığı paketi aldım. Ne olduğunu, gerçekten çok merak ediyordum. Elim titreyerek paketi açtım ve beni çok meraklandıran hediyesini(!) çıkardım. Hediyem, sarı renkli büyük bir zarfın içinden çıkan ve üzerinde kalın harflerle MİLLÎ İSTİHBARAT TEŞKİLÂTI İŞ İSTEME FORMU yazan küçük bir kitapçıktı!.. Aslında, doğrusunu söylemek gerekiyorsa, kapak kısmı hariç, neredeyse yirmi sayfalık küçük bir kitaba(!) benziyordu. Eee… Koskoca teşkilât, birçok resmî ve özel kuruluşta kullanıldığı gibi, öyle bir-iki sayfalık form ile yetinecek değildi herhalde!.. Onu ne zamandır beklediğimi ve babamın da getirmemek için nasıl çaba gösterdiğini birden hatırlayıverdim. İşte şimdi, ellerimin arasında duruyordu.”
     İşte böyle anlatıyor Yılmaz Tekin, yıllar sürecek ve macera filmlerine taş çıkartacak “iş hayatının” miladını. Yılmaz Tekin, yıllarını ajan olarak geçirmiş biri. Yani ajanlık onun mesleği. Ne kadar süre bu işi yaptığını belirtmiyor. Ama teşkilâttan emekli olmamış. Ailevi nedenlerden dolayı teşkilâttan ayrılmış ve emekliliğini özel sektörde tamamlamış. Emekliye ayrıldıktan sonra da diğer bazı ‘mesai arkadaşlarının’ yaptığı gibi anılarını kitaplaştırmaya karar vermiş. Ama bir farkla. Yılmaz Tekin, ‘sır perdesi aralanmamış’ olayları işlemek yerine, karşılaştığı ilginçlikleri mizahi bir dille anlatmayı tercih etmiş. Kitabın sayfalarını çevirdikçe, çoğumuza ‘ürkütücü bir fenomen’ olarak görünen MİT’in traji-komik yüzüyle karşılaşıyoruz.
     “Bir Gizli Servis Mensubunun Anıları – Çuvaldız-1”, üç kitaplık bir serinin ilk adımı. Yılmaz Tekin, Ümit Yayıncılık’tan çıkan bu ilk kitabında teşkilâta girişinden aldığı eğitime, ilk işinden acemilik dönemlerine bir dizi konuya yer veriyor. Kısaca bu kitap başlangıçtan ‘pişme’ dönemine, maceraperest bir gencin nasıl ajan olduğunu anlatıyor. Serinin ikinci kitabının Aralık 1999’da, üçüncü kitabının ise Şubat 2000’de piyasaya sürülmesi planlanıyor. Tekin, önümüzdeki günlerde çıkacak bu iki kitabında da, ilk kitabındaki tarzını ve üslubunu devam ettireceğini söylüyor. Ama hemen ekliyor: “Konuların ağırlığı hemen kendisini gösterecek!” Tekin’in söylediklerine bakılırsa, bizim de merakla beklediğimiz bu iki kitap ‘artık olgunlaşmış ve harbi bir ajanın’ uzun yıllar ‘gözlemledikleri(!)’ memleket coğrafyasında tanık olduğu olayları ve bu olaylara ‘etki eden’ kişileri içerecek.
     Yukarıda bahsettiğimiz gibi Yılmaz Tekin’in ajanlık öyküsü babasının getirdiği ‘iş isteme formu(!)’ ile başlıyordu. Tekin’in ajanlığa başlama şekli de diğer bazı meslektaşlarından çok farklı. Askerliğini yapmış bir genç olarak MİT’ten iş istiyordu. Oysa niceleri vardı ki teşkilâtta ‘zoraki işçi’ olarak başlayabiliyorlardı mesleğe. Kim bilir, belki okul yolunda, arka koltuğunda güneş gözlüklü iki adamın oturduğu bir araç yanlarında duruyor ve birçoğu da ‘içlerindeki cevheri kendilerinden daha iyi gören’, bu ‘siyah giyen adamlar’ın saygın iş teklifini mukavemet göstermeden(!) kabul etmek zorunda kalıyorlardı.
     Artık Yılmaz Tekin’in yaşamında yeni bir sayfa açılıyordu. Önünde uzun ve yorucu bir yol vardı. Öyle hemen ajan olunmuyordu! Gerçek MİT’çiler tarafından mülakata tabi tutulacaktı. Hem bunların hepsinden yüz akıyla çıksa bile teşkilâta kabul edilecek miydi? Bundan bile emin değildi. Çünkü böylesine önemli bir teşkilâtın, Türkiye’nin kaderini etkileyebilecek ajanlarını seçerken hangi kriterleri kullandığı konusunda en ufak bir bilgisi yoktu. Ama tüm bunlara rağmen eve girin “form” ile, hayatına ‘MİT ve çok gizli’ damgası vurulmuştu çoktan.
     “Yemeğimizi büyük bir sessizlik içinde yemiştik. Ben bu sessizliğin gerçek nedenini, sehpanın üzerinde masum bir şekilde yatan forma bağlıyor, evin havasını birden bire değiştiren bu kâğıt parçasının, yaptığı etki nedeniyle hiç de küçümsenecek bir şey olmadığını düşünüyordum. Yemekten sonra bir köşeye çekilerek, kitapçığın ilk sayfasını büyük bir merak ve ciddiyetle açtım. Öğrenimini tamamlamış, askerlik hizmetini yedek subay olarak yapmış, yirmi dört yaşında genç bir delikanlının, bundan sonraki yaşantısı ve kendisinin haberi olmaksızın sürekli dokunan yazgısı, işte bu kitapçığın satırları arasında saklıydı. Dikkatle okumaya başladım: “Türkiye’nin her tarafında görev yapma sorusuna olumlu cevap vermeyenlere bu form doldurtulmaz…” Buyurun bakalım. Dakika bir gol bir! İnsan, daha ilk sayfanın ilk satırında böyle bir sorumluluğun acı gerçeği ile yüz yüze getirilirse, nasıl davranması icap ederdi acaba? Sayfalar ilerledikçe, işin boyutu bütün ölçüleriyle kafama kazınıyordu.”
     Artık girdiği geri dönüşü olmayan yolun öneminin farkına varmaya başlıyordu. Formu doldurmuş ve yollamıştı. Sıra mülakata gelmişti. İlk kez gerçek ajanlarla karşılaşacak ve ‘mahşeri bir sorguya’ tabi tutulacaktı. Bunun bir ‘işe alma sorgusu’ olması biraz olsun yüreğini ferahlatsa da, ürkütücü bir heyecan elini ayağını titretmeye başlamıştı bile. “Böylesine sorumluluk yüklenen bu kişiler, acaba nasıl insanlardı?”. Ama içeri girer girmez birden rahatladığını hissetti.
     “Başından beri odanın içinde gezinen iki görevlinin, bana artık o kadar ciddi ve ürkütücü görünmediklerini fark etmiştim. Yüzlerindeki o donuk maskenin gerisinde, sanki bambaşka karakterler varmış gibi bir kanıya sahip olmuştum. Artık onlardan korkmuyordum. Maskelerinin gerisinde, gerçekten bizlerden biriydiler! Rol yapmıyorlardı, ama doğaçlama oynadıkları bir oyunun aktörleri olduklarının da farkındaydılar.”
     Ve birden belki de o güne kadar hiç düşünmediği ‘o şok soru’ ile karşılaşıyordu. “Neden Millî İstihbarat Teşkilâtı’na katılmak arzusunu duydunuz?”. “Böyle bir soruya ne cevap verebilirdim ki? Casusluk romanlarına biraz düşkünümdür de veya James Bond’un hiçbir filmini kaçırmam, onun için diyemezdim. Bugüne kadar sizler tarafından yürütülen işleri devam ettirecek ve bu görevleri üstlenecek yeni birilerine ihtiyaç vardır diye düşündüğüm için! Dedim. Herhalde bu verdiğim cevap, onların benden bekledikleri bir cevap değildi. Daha sonraki yıllarda, çeşitli zamanlarda yapılan personel alımlarında genç arkadaşlar ‘vatanımı ve milletimi çok sevdiğim için’ cevabını verirlerdi. Bu cevapları duyduğumuzda göğsümüz biraz daha kabarırdı. Kutsal görevimizin yerine getirilmesine ilişkin bir kez daha içimizden yemin eder, diğer tüm devlet kuruluşlarında çalışan görevliler hakkında ise, sanki onlar vatanını ve milletini daha az seviyorlarmış gibi bir hisse kapılırdık. Bu muhterem kişilerin halef seçiminde oylarını benden yana kullanacaklarına hiç mi hiç ihtimal vermiyordum!”
     Ama yanılmıştı. Mülakatı geçmiş, şimdi sıra sağlık muayenesine gelmişti: “İçeriye bembeyaz saçlı, elli yaşlarında sevimli, kibar bir adam girdi. Üzerinde doktor giysisi vardı. Hadi soyunun bakalım… Pantolonlar ve donlar aşağıya!.. dedi. İşte tam bu kritik anda içeriden bir ses duyuldu. Bürosunun telefonu çalıyordu. Doktor, telefona cevap vermek için hemen yan odaya geçti. Tam makaraları koyvereceğimiz sırada, içeriden doktorun sesi duyuldu. Arkanızı dönün ve eğilin… Şimdi geliyorum!..
     Hoppala, neler oluyordu? Bütün tebessümler bıçak gibi kesilmişti. Bizi, sağlık muayenesinden başka hiç aklımıza gelmeyen başka bir şeyler mi bekliyordu acaba? Yoksa bu, gizli bir servisin, yine gizli giriş şartlarından biri miydi? Doktor, büyük bir ciddiyetle arkamızda dolaşıyor ve on tam puan vereceği talihli popoyu seçmeye çalışıyordu!”
     Muayeneyi de kazasız belasız atlatmıştı. Ama hakkındaki araştırma devam ediyordu. Bir süre sonra tahkikatın sonucu eline ulaşmıştı. Hakkında hazırlanan rapor olumsuzdu! Peki, ama neden? Kısa süre sonra olumsuzluğun nedeninin bağlı olduğu köy muhtarının gönderdiği rapor olduğunu anladı: “… Köyü imi mahalleden oluşmaktadır. Söz konusu ailenin de oturduğu yukarı mahalle, genellikle CHP’li diye bilinmekte ve seçimlerde toptan bu partiye oy vermektedirler.”
     “Köydeki akrabalarımız, geçici bir süre de olsa, hatır için CHP’den toptan istifa edince(!) ve en önemlisi, teşkilât içinde sözü geçen saygın kişiler, böyle tahkikat olmaz be kardeşim! Deyip, tahkikatın yenilenmesi konusunda devreye girince, her şey birden bire düzelmiş ve sonunda ben de Millî İstihbarat Teşkilâtı’nın 644 sayılı Kanunu’na tabi bir mensubu oluvermiştim.”
     Artık bir ajandı. James Bond filmlerindeki maceralar onu bekliyordu. Gerçi sonunda ajan olabildiğine bir türlü inanamıyordu ama çevresinde gördükleri ona bu gerçeği hatırlatıyor ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını söylüyordu: “O andan itibaren, tuhaf bir psikolojik duygu, sanki her yanımı sarmıştı. Bunun dışında, en yakınlarımın bile, artık benden çekindiklerini sezmeye başlamıştım. O güne kadar, her fırsatta benimle boğuşmaktan hoşlanan küçük kız kardeşim bile, en az iki metre ötemden geçiyordu. Eskiden ‘yemek hazır, hadi sofraya!’ diye bağıran kadın, şimdi ne hikmetse, ‘acıktın mı? Yemeği hazırlayayım mı?’ diye sormaya başlamıştı. O acayip duygu, her tarafta kendini hissettiriyor, sanki beni takip ediyordu. Caddelerde yürürken bile, insanların benden uzaklaştıklarını sanıyor, onlara ne kadar yaklaşmak istesem, benden bir o kadar kaçtıkları hissine kapılıyordum. Sağıma soluma, önüme arkama bakıyor, sanki haberim olmadan sırtıma iliştirilmiş ve üzerinde “MİT mensubu” olduğumu gösterir yazılı bir kâğıt parçasını arıyordum.”
     “İlk görev yerim, Anadolu’nun yeşillikler içerisinde büyük ve güzel bir kentiydi. Altı saatten fazla süren otobüs yolculuğum sırasında, son birkaç günün olağanüstü telaşını düşünüyordum. Bir ara, şoförün hiç trafik hatası yapmadığına, muavinin her zamankinin aksine çok kibar davrandığına, yolcuların yüksek sesle konuşmadıklarına, hatta sigara bile içmediklerine dikkat ettim. Bu kadarı da olmazdı hani! Gözlerimi kapadım ve yine içimi dolduran bu mel’un duygudan kendimi kurtarmaya çalıştım.”
     Sonunda kurs dönemi başlamıştı. Bu kursta, bir ajanın bilmesi gereken her şey onlara öğretilecekti. “Hamur gibi yoğuracaklar ve iyice şekillendirildikten sonra da ateşe süreceklerdi.”
     Yılmaz Tekin, büyük patronla ilk karşılaşmasını da şu sözlerle anlatıyor kitabında: “Hepimiz onu, yani müsteşarımızı, askerce karşılamaya hazırlandık. Nihayet kapıda görünmüştü. Taşıdığı yükün altında ezilmiş gibiydi, ama fark ettirmemeye özen gösteriyordu. Bana, bir an önce emekli olup, huzur içinde evinde geçireceği günleri düşünüyormuş gibi geldi. Böyle insanlara saygı duymak gerekirdi.”
     O yıllar çalkantılı yıllardı. Yılmaz Tekin, o yıllarda “şehirlerin, dağların gerilla kaynadığını” söylüyor. Ama neyse ki “Piyade Kıdemli Albay Cahit Vural’ın 1971 yılında yazdığı, 1972 yılında eğitim kitabı olarak basılan, sonraki yıllarda da kamuoyunda büyük sansasyon yaratan ve Kontr-Gerilla tartışmalarına sebep olan ‘Gerilla’ya Giriş’ isimli kitabı vardı.” Bu konuda yapılabilecek her şey orada yazıyordu.
     Yılmaz Tekin’in ilk başlarda anlayamadığı bir konu da teşkilâtta hemen herkesin birbirine askerî rütbelerle hitap etmesiydi. Kendi kendine sürekli “Yoksa MİT yerine yanlışlıkla Askerî İstihbarat’a mı girdim?” sorusunu soruyordu. Teşkilâtta emekli askerler vardı. Onu anlamıştı. Peki, ama siviller neden bu rütbelerle sesleniyordu birbirlerine? Kendi deyimiyle ‘aradan zaman geçecek ve bir rütbenin arkasına sığınmanın, onu bir maske olarak kullanmanın faydalarını, ileriki yıllarda daha iyi görecek, daha iyi anlayacaktı.”
     Yılmaz Tekin’in şu cümleleri ise serinin diğer kitaplarında anlatılacakların ve günümüze kadar süregelecek bir tartışmanın ipucunu veriyor: “Tarihi ve geçmişi ne olursa olsun, sivil kanunlara göre, yine sivil bir ortamda çalışan teşkilâtın, asker mantalitesi doğrultusunda sevk ve idare edilmesine, birçokları gibi ben de karşıydım. Teşkilât içinde, bir asker-sivil çekişmesi vardı ve bu çekişme, çok kısa bir süre sonra, daha belirgin bir şekilde su yüzüne çıkacak ve bu yüzden çok gürültü kopacaktı!”
     Yılmaz Tekin, ‘Neden ÇUVALDIZ?’ sorusuna ise şu cevabı veriyor:
     “Ortalıkta serbest bıraktığım ‘Çuvaldız’, aradan geçen zaman dolayısıyla otomatikman büyümüş durumda. Battığı yerden ses geliyor! Tabi bu arada, bir şeyleri zedelememek, prensipleri çiğnememek ve neticede hoşgörü hudutlarını zorlamamak şartıyla. Dünyanın hemen her yerinde bir takım hususlar topluma ürkütücü gösterilmeye çalışılmıştır. Öyle basite indirgenecek işlerden sayılmadıkları için belki de böyle yapılmak zorunluluğu vardır. Halkın bunlara bakış açısında bir değişiklik olmamasını sağlamak ve gündemi devamlı sıcak tutmak, bazı sektörlerin işlerine geldiği için böyle yapılıyor olabilir. İstedim ki, içeriği mizah bile olsa, bu göndermeler yerine ulaşsın ve muhataplarının bir yerlerinde çuvaldızın acısı hissedilsin!”

(Murat Yalnız/Nokta Dergisi – 20 Kasım 1999)