Al Bakalım Haylaz!..

A

       “Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Millî İstihbarat Teşkilâtı ya da Türk Gizli Servisi! Eğer servis içinden size referans olacak bir yakınınız yoksa veya bir gereksinim nedeniyle servis size bir öneriyle gelmemişse, sizi kutlamak gerekecektir. Siz, dünyaya bakış açınızı değiştirecek, ileride tahmin bile edemeyeceğiniz sorumlulukları peşinen yüklenmeyi ve buna en yakınlarınızı da dahil etmeyi göze alacak kadar cesur adımlar atabilen birisiniz demektir!..”

       1975 yılı şubat ayı ortalarındaydık sanıyorum. O gün, yılın en soğuk ve en karlı günlerinden biriydi. Küçük kız kardeşim, kısa süre önce okuldan dönmüş ve annemden her zamanki gibi iyi bir azar işitmişti. Yine bir mahalle kavgasına karıştığı ilk bakışta anlaşılıyordu. Dış görünüşünden mağlup olan tarafta yer aldığı açıkça belli oluyorsa da, o ısrarla, galip gelenlerin arasında bulunduğunu, orasına burasına yediği sayısız kartopuna, soğuktan kıpkırmızı olmuş ellerine ve hâlâ akmakta inat eden burnuna rağmen söylemeye çalışıyordu.
       O zamanlar, şimdilerde olduğu gibi hafif bir kar yağışında okulları tatil etmek âdeti(!) yoktu. Kış kışlığını gösterir, bu arada öğrenciler en olumsuz mevsimsel ve yöresel şartlarda dahi –ki, Anadolu’nun büyük bir bölümünde hâlâ böyle değil midir?– okullarına devam ederlerdi.
       Biz de çoğu zaman, hep birlikte kürekleri elimize alır ve ana caddeye kadar uzanan küçük patika yolu küremek zorunda kalırdık. Kar yağdığında belimize kadar yükselir, eski evin çatı oluklarından sarkan bilek kalınlığındaki buzlar boyumuzu geçerdi.
       Bugünlerde öyle mi ya? Ufak bir serpinti, ardından okullar iki gün tatil! Nasıl olsa servis arabaları da zamlı tarifeden ücretlerini peşin olarak almışlar. Umurlarında mı? Çocuklara gelince, onlar gruplar halinde sokakta, içeri sokamazsın… Üç-beş santim kalınlığında çamurla karışık kar içinde oynamaya bayılırlar… Oyunlarının hemen hepsi okudukları kitapların sayfaları arasında birer eski anı olarak kaybolup gitmiştir ya, neyse… Zaten kar da birkaç saat içinde erir, yok olur! Böyle günlerde bütün medya kuruluşları, sanki sözbirliği etmişçesine haber geçerler; “İstanbul kara teslim oldu,” diye. Sanki diğer şehirlerde yaşayanların canı yok!
       Kız kardeşim, sonunda ıslak elbiselerini çıkarmış ve ısınmak amacıyla geniş sofanın mütevazı bir köşesinde heybetle dikilen eski kömür sobasının karşısına geçmişti. Soba, mahkeme salonundaki sanıklara hitap eden bir ağır ceza reisi gibi, arada sırada sessiz kalmak suretiyle gürlüyor, şimdikilerden çok farklı bir şekilde(!), zaman zaman kızaran yanaklarıyla da pek hoş ve pek sevecen bir hal alıyordu. Üzerinde kaynamakta olan çorba tenceresinin kapağı, sürekli şapkasını çıkarıp seyircilere selam veren kuklanın mekanik hareketini andırırcasına bir inip bir kalkıyordu.
       Salonun ortasında yer alan yemek masasının mor çiçekli naylon örtüsü, üzerine özenle yerleştirilmiş birkaç parça mutfak eşyasına ev sahipliği yapıyor, bu manzara, görünüşe göre beş kişinin az sonra yenilecek akşam yemeğine oturma hazırlığına giriştiklerini açıkça belli ediyordu.
       Hepimiz oldukça acıkmıştık. Annem, fazla ısındığından olacak, sobanın üzerinden iki eliyle aldığı sıcak çorba tenceresini aceleyle masaya koyarken;
       “Hadi bakalım sofraya… Babanız şimdi gelir,” diye seslendi.
       Aç kurtlar gibi masaya atılmıştık. Her birimizin masada oturacağı yer belliydi. Gerçekten çok geçmemiş, sokak kapısının önünde ayaklarına biriken karları yere vurarak temizlemeye çalışan bir çift kışlık potininin sert sesini duymuştuk.
       Babam, içeri girer girmez bana doğru dönmüş ve elinde tuttuğu paketi uzatarak;
       “Al bakalım haylaz!..” demişti.

(DEVAMI YARIN)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz