Sen Neler Çektin… Annem… Annem!..

S

       “Kendi geçmişinize, eğitiminize, genel kültürünüze, bireysel yeteneklerinize ve en önemlisi servisin bir mensubu olma coşkunuza bakarak karar verdiniz ve o cesur adımı atarak dilekçenizi ilgili makamlara ulaştırdınız. İçinizde oluşan ve günbegün artan kabul edilme heyecanını yaşıyor ve her gün postacının kapıyı iki kez çalacağının hayalini kuruyorsunuz. Hiç kafanızı boşuna yormayın; daha uzun süre, sizi meşgul edecek talepler önünüze konulacaktır!..”

        Babamın yarı kızgın bir tavırla çantasından çıkarıp bana uzattığı paketi aldım. Ne olduğunu, içinden ne çıkacağını gerçekten merak ediyordum. Pek yapmazdı, ama ne yalan söyleyeyim, o anda bana bir hediye getirmiş olabileceğini düşünmüştüm. Elim titreyerek paketi açtım ve beni çok meraklandıran hediyeyi(!) çıkardım. Kız kardeşlerimin her ikisi birden, gözlerini büyük bir merakla açmış bana bakıyorlar, belki de küçük kafalarında bu hediyeden nasıl yararlanabileceklerinin hesabını yapıyorlardı.
      Ancak, hayal kırıklığına uğramışlardı. Çünkü bu hediye; sarı renkli büyük bir zarfın içinden çıkan ve üzerinde kalın harflerle “Millî İstihbarat Teşkilâtı İş İsteme Formu” yazılı küçük bir kitapçıktı!.. Aslında, doğrusunu söylemek gerekirse, kapak kısmı hariç neredeyse yirmi sayfalık bir kitabı andırıyordu. Eee… Koskoca teşkilât, birçok resmî ve özel kuruluşta kullanıldığı gibi, öyle bir-iki sayfalık formla yetinecek değildi herhalde!
       Onu ne zamandır beklediğimi ve babamın da getirmemek için nasıl çaba gösterdiğini birden hatırlayıverdim. İşte şimdi, ellerimin arasında duruyordu.
       Kitapçığın sayfalarını merak içerisinde biraz karıştırdıktan sonra, babama dönerek;
       “Bu ne böyle… Burada en az iki yüz elli soru var! Ben, bütün bu soruları nasıl dolduracağım?” diye hayretle sordum.
       Babam, kararlı bir şekilde kendini dışlayarak;
       “Bana hiçbir şey sorma… Annenle birlikte yavaş yavaş doldurursunuz artık!” diye cevap verdi.
       Onun bu isteksiz tavrına, sanki yüreği gibi gözleri de katılıyor ve bana ısrarla;
       “Bak! Benden istediğin formu getirdim. Bu tamamen kendi seçimin ve kendi tercihin olacak! Allah kolaylık versin… Senin için hayırlı olur inşallah!” der gibi geliyordu.
       Yemeğimizi büyük bir sessizlik içinde yemiştik. Hatta annem küçük kız kardeşimin zaman zaman yaptığı gibi, ablasının tabağından fazladan bir köfte aşırmasına bile ses çıkarmamıştı. Olacak şey değildi!
       Ben bu sessizliğin gerçek nedenini, sehpanın üzerinde masum bir şekilde yatan form’a bağlıyor, sanki Alâeddin’in sihirli lambasından çıkan cin gibi, zarfın içinden çıktıktan sonra evin havasını birdenbire değiştiren bu kâğıt parçasının, yaptığı etki nedeniyle hiç de küçümsenecek bir şey olmadığını düşünüyordum.
       Yemekten sonra bir köşeye çekilerek, kitapçığın ilk sayfasını büyük bir merak ve ciddiyetle açtım. Öğrenimini tamamlamış, askerlik hizmetini yedeksubay olarak yapmış, yirmi dört yaşındaki genç bir delikanlının, bundan sonraki yaşantısı ve kendisinin haberi olmaksızın sürekli dokunan yazgısı, işte bu kitapçığın satırları arasında saklıydı.
       Dikkatle okumaya başladım:
       “Türkiye’nin her tarafında görev yapma sorusuna olumlu cevap vermeyenlere, bu form doldurtulmaz…”
       Buyrun bakalım… Dakika bir, gol bir! İnsan, daha ilk sayfanın ilk satırında böyle bir sorumluluğun acı gerçeği ile yüz yüze getirilirse, nasıl davranması icap ederdi acaba?
       Okuduğu gazetesinden bir ara başını kaldıran babam, sanki hıncını peşin peşin çıkarmak isteyen insanlar gibi;
       “Vatanın her köşesi bir değil mi?” diye hafif yollu bana takılmaktan kendini alamamıştı.
       Annem de;
       “Küçük yerler daha iyidir, oğlum! Büyük şehirlerin sıkıntısını oralarda çekmezsin… Rahat edersin! Hem para biriktirmiş olursun!” diyerek, daha makul ve daha makbul bir yaklaşım tarzıyla söze karışarak, kendi fikrini belli etmişti.
       Ertesi sabah erkenden, büyük bir özenle formu doldurmaya başladım. Sorular gerçekten titizlikle seçilmişti. Sayfalar ilerledikçe, işin boyutu bütün ölçüleriyle kafama kazınıyordu. Artık, tüm zamanımı sorulara cevap aramakla geçiriyordum.
       Tabii ki, zaman zaman karşılaştığım bazı sorular, beni derin düşüncelere sevk ediyor ve nasıl davranacağım konusunda hiçbir ipucu vermiyordu. Ben de, düşmüş olduğum ikilemden zorlukla çıkmaya ve elimden geldiğince doğru cevapları(!) bulmaya çalışıyordum.
       Örneğin;
       “Son olarak okuduğunuz beş kitabın isimlerini yazınız…” gibi bir soruya nasıl bir cevap verebilirdim?
       Doğrusunu söylemek gerekirse; ben son olarak, komşu çocuğundan ödünç aldığım Tom Miks’in, “Kulver Kalesi’nde Dehşet!” adlı macerasını okumuş ve Konyakçı ile Doktor Sallaso’nun başına gelenlere, Suzi’nin onları fırçalamasına bayağı gülmüştüm, ama herhalde böyle bir cevap yazamazdım!
       Pek hafif olacağını düşündüğüm için, çok daha ağır ve çok daha oturaklı bir kitap ismi bulmam gerekiyordu. Dayanamayıp seslendim:
       “Anne, sen ne dersin? Buraya ‘Ve Durgun Akardı Don’ diye yazsam olur mu?”
       Annem;
       “Aman oğlum! Yazarı öyle komünist yazarlardan falan olmasın da!” diye cevap verdi. Bu, mutlaka göz önünde tutulması gereken önemli bir husustu…
       Sorularıma devam ettim:
       “Peki, şu soruya ne cevap vermeliyim? Bak burada, ‘Aşırı derecede içkiye düşkün müsünüz? Bunun ölçüsü sizce nedir?’ diye soruyorlar.”
       İçkiye düşkünlükle, aşırı derecede düşkünlük arasındaki farkın ne olabileceğini hiç düşünmemiş olan annem, yine o ciddi tavrı içinde;
       “Oğlum! Bu gibi sorulara ‘İçmiyorum!’ veya ‘Kullanmıyorum!’ gibi cevaplar verilir. Bunu senin bilmen lâzım!” dedi.
       “Ama arkadaşlarla bazen içiyoruz…”
       “Bak şuna, içiyorlarmış! Ne içiyorsunuz? Baban duyarsa öldürür valla!”
       “Tamam, tamam! Son olarak bir de şunu söyle bari… Benim aylık gelirim ne kadar?”
       “Allah Allah! Oğlum, senin kendine ait bir işin mi var da aylık gelirin olsun! Sadece, babanın verdiği harçlıklar… Bir de benim cüzdanımdan yürüttüklerin! Fark etmiyorum zannetme!”
       “Aman anne! Neyse, hepsi ayda yetmiş beş lira tutar mı? Bayramlarda verdiğiniz harçlıklar hariç?”
       “Bilmem! Sen orayı boş bırak. Akşam baban geldiğinde ona sorarız… Nasıl olsa, para ondan çıkıyor… Hesabını da tutuyordur herhalde!”
       Annemle birlikte, formu bir an önce doldurmak için büyük bir uğraş veriyorduk. Üçüncü günün sonunda, nihayet sıra, son sorulara gelmişti. Annem, ev işlerinin arasında, bütün gücüyle bana yardımcı olmaya çalışıyordu. Konu komşu ziyaretleri, çarşı Pazar telaşı, temizlik, çamaşır, hepsi ama hepsi, unutulmuş gibiydi…
       Sorular, birbiri peşi sıra geliyordu:
       “Anne, söyle bakalım, ‘Teyzeleriniz, eşleri, çocukları, çocuklarından evli olanların eşleri ve onların çocukları…’ kimlerdir, ne iş yaparlar? Adresleri? Telefonları?”
       Elindeki süpürgeyi bir tarafa bırakarak mutfaktan gelen düdüklü tencerenin çağrısına koşan annem, bir taraftan da;
       “Aaaa… Yeter artık oğlum! Bak, üç gündür senin yüzünden doğru düzgün ev işi yapamaz oldum… Ben ne bileyim?” diye bağırıyordu.
       “Bunları en iyi sen bilirsin diye, sana soruyorum anneciğim! Hem bak, geride pek bir şey kalmadı… Amcalar, dayılar, halalar, yengeler, büyükbabalar, büyükanneler, sonra…”
       “………!..”
       “Kızma anne! Hem, bana niye küfrediyorsun ki? Bak şimdi kafama takıldı; ortanca dayım, üç kez evlendi di mi? Ben şimdi, eşlerinden hangisini yazacağım?”
       “Hey Allah’ım, bana sabır ver! Oğlum, biri trafik kazasında öldü… Diğerinden boşandı… Şimdi, üçüncü yengeni yazacaksın herhalde! Ama istersen, üçünü de yaz, sen bilirsin!”
       Annemin, bu soru bombardımanına üç tam gün süre ile ve büyük bir sabırla dayanmış olması, gerçekten takdir edilecek bir davranıştı. Sonunda akşam geç saatlerde formun doldurulması tamamlanmış, ama çekilen çile henüz bitmemişti…
       Ertesi gün bütün aile, mahallemizin en güzel vesikalık resim çeken fotoğrafçısındaydık! Hepimizi birden karşısında gören adamcağız, önce şaşırmış, daha sonra sormadan edememişti:
       “Ne o komşu? Böyle bütün aile tek tek… Hayırdır? Almanya’ya yolculuk falan falan mı yoksa?”
       Babamın verdiği cevabı duymamıştım. Belki de hiç cevap vermemişti. Ancak, bütün fotoğrafların içerisinde, en solgun ve en durgun olanının, annemin fotoğrafı olduğuna emindim. Zavallı kadın, üç gün boyunca neler duymuş, kim bilir kaç soruya cevap vermiş ve benim yüzümden neler çekmişti? Ahh… annem… annem!..
(DEVAMI YARIN)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz