Öyle Bir Sınav ki!..

Ö

       “Aile bireylerinden oluşan bir ekibin çalışmasıyla ‘Millî İstihbarat Teşkilâtı İş İsteme Formu’nu doldurdunuz, istenilen belgeleri tamamladınız. Rahatladığınızı sakın düşünmeyin; daha önünüzde sınavlar var… Mülakat var! Bilginize, yabancı dilinize, güncel olayları takip ve değerlendirme kabiliyetinize güvendiğiniz ölçüde sınavları atlatırsınız. Ama mülakatta ne yapacaksınız? Geceler boyu kurguladığınız, rüyalarınızı süsleyen o kara elbiseli, kara gözlüklü adamların karşısına çıkacak ve onların birebir sorularına nasıl yanıt vereceksiniz?”

       Doldurduğumuz form ilgili makamlara iletişmiş ve yine onlar tarafından verilen sınav günü büyük bir heyecanla beklenir olmuştu. Sınav ve mülakata, mart ayı başlarında, aynı gün birlikte girecektim. O gün, büyük bir titizlikle giyinmiş ve belirtilen saatte sınav yerinde hazır bulunmak üzere, annemin hiç eksik etmediği hayır duasıyla birlikte evden ayrılmıştım.
       İlk kez, gerçek MİT’çilerle (*) karşılaşacak ve yine onlar tarafından hazırlanmış olan bir sürü soruya cevap vermeye çalışacaktım. Kalbimin şimdiden atmaya başladığını ve vücudumun korkunç bir heyecan dalgasına kapıldığını hissediyordum.
       Ahmet Hamdi Tanpınar ve Orhan Veli Kanık gibi edebî değerlerimizin bir dönem ikametgâhı olan Ulus semtindeki tarihî apartmanın, yine tarihî asansörünün(!) kapısını örterken, yoğun bir şekilde düşünüyor, biraz sonra karşılaşacağım kişileri bir sınıfa koyabilmeyi gerçekten çok arzu ediyordum. Böylesine sorumluluk yüklenen bu kişiler, acaba nasıl insanlardı? Onların karşısında başarılı olamazsam, rezil olursam kendimi hiç affetmezdim.
       Tereddütle bastığım kapı zilinin sesini duymamış olmama rağmen, kapı birdenbire açılıvermişti. Beni önce, tavanı çok yüksek, geniş ve aydınlık bir odaya almışlardı. Odada, on beş kişi kadardık. Aynı yaşlarda görünüyorduk. Hepimizin gözlerinde ürkek bakışlar dolaşıyor, bu bakışlar, odanın içerisinde bir süre başıboş gezindikten sonra, ayrı ayrı birer noktaya kenetlenip kalıyordu. Odanın ortasındaki büyük masanın etrafına belirli aralıklarla konulmuş iskemlelerin önüne düzgünce bırakılan sınav kâğıtlarını önümüze aldığımızda, heyecanımız bir kat daha artmıştı.
       Ne gibi sorular sormuşlardı… Bunlardan kaçına cevap verebilmiştim… Bugün hatırlamıyorum! Hepsi, genel kültür sorularıydı herhalde! Son bölümde de, kısa bir Türkçe metni İngilizce’ye çevirdikten sonra, biraz olsun rahatlamıştım. Sorular kolay gelmişti ve en önemlisi, başından beri odanın içinde gezinen iki görevlinin, bana artık o kadar ciddi ve ürkütücü görünmediklerini fark etmiştim. Yüzlerindeki o donuk maskenin gerisinde, sanki bambaşka karakterler varmış gibi bir kanıya sahip olmuştum.
       Sıram gelip mülakatın yapıldığı odaya girdiğimde de, bu kanaatim değişmemişti. İçeride beş kişiydiler. İçlerinden birisi daha yaşlı gözüküyor, kırlaşmaya başlamış saçları ve ağırbaşlı görünümüyle, diğerlerine daha hâkim bir tavır sergiliyordu. Artık onlardan korkmuyordum. Maskelerinin gerisinde, gerçekten bizlerden biriydiler! Rol yapmıyorlardı, ama doğaçlama oynadıkları bir oyunun aktörleri olduklarının da farkındaydılar.
       “Neden Millî İstihbarat Teşkilâtı’na katılmak arzusunu duydunuz? Bize, bir cümleyle söyler misiniz?”
       İşte, ilk soru gelmişti. Böyle bir soruya ne cevap verebilirdim ki? Hay Allah, kalbim yeniden çarpmaya başlamıştı. Herhalde onlara;
       “Casusluk romanlarına biraz düşkünümdür de…” veya “James Bond’un hiçbir filmini kaçırmam… Onun için!” diye bir cevap veremezdim.
       Kısa bir duraklamadan sonra;
       “Bugüne kadar sizler tarafından yürütülen işleri devam ettirecek ve bu görevleri üstlenecek yeni birilerine ihtiyaç vardır diye düşündüğüm için!” dedim.
       Yüz ifadelerinde hiçbir değişiklik olmamış, tepkilerini ölçememiştim. Herhalde bu verdiğim cevap, onların benden bekledikleri cevap değildi!
       Daha sonraki yıllarda, çeşitli zamanlarda yapılan personel alımlarında genç arkadaşlarla yaptığımız konuşmalarda bu soruya çok değişik cevaplar aldığımızı hatırlıyorum. Ama genellikle;
       “Vatanımı ve milletimi çok sevdiğim için…”e benzer cevaplar verirlerdi.
       Bu cevapları duyduğumuzda, göğsümüz biraz daha kabarırdı. Kutsal görevimizin yerine getirilmesine ilişkin bir kez daha içimizden yemin eder, diğer tüm devlet kuruluşlarında çalışan görevliler hakkında ise, sanki onlar vatanını ve milletini bizden daha az seviyorlarmış gibi bir hisse kapılırdık. Oysa ne kadar yanlış bir düşünce! Vatan ve millet sevgisinin derecesi; herkese göre ayrı kriterler taşıyan, ancak, düşünce ve davranışlarda gerçek değerini bulan birtakım göstergelerdi. Pek tabii, cephede savaşmanın, en ön saflarda bulunmanın önemi büyüktü…
       Ara sıra birbirimize, merkez karargâh binasında, masasının üzerine yaydığı haritalar ve listeler arasında, muharebe meydanına ilk gün sürülecek olan askerin yüzde yetmişinin kaybedilebileceğinin peşin hesaplarını yapan bir personel subayının mı, yoksa savaş alanına sürülen o askerlerin mi daha çok vatanını sevdiğini sorar, doğru cevabı ise, bir türlü bulamazdık. Aynen, “Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan?” örneğinde olduğu gibi… Şunu da unutmamak gerekirdi ki, görevini yaptığından dolayı hiç kimse suçlanamazdı!
       Verdiğim cevabın yarattığı etkiyi anlayamadan, ikinci soru gelmişti:
       “Bize, birbirine sınırdaş olan NATO ve VARŞOVA PAKTI üyesi devletlerden üçünü söyler misiniz?”
       Bu kez hiç beklemeden cevabı yapıştırdım:
       “Batı Almanya ile Doğu Almanya…”
       “Doğru, ama bu biraz kolay oldu! Başka bir örnek verin!”
       “Batı Almanya ile Çekoslovakya…”
       “Evet, başka?”
       “Yunanistan ile Bulgaristan…”
       “Bu da doğru, başka?”
       Türkiye’yi kullanmak istemiyordum. “Kolaya kaçıyorsun!” diyebilirlerdi. Ama ortada o kadar ülke varken, bunlar nereye gitmişlerdi? Hiçbiri aklıma gelmiyordu doğrusu…
       “Evet, sizi dinliyoruz?”
      “Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya!”
       Bu cevabın üzerine, içlerinde en genci gibi görünen, siyah takım elbiseli, koyu yeşil kravatlı birisi gülümseyerek;
       “Olmadı işte!” dedi. “Sence, araları biraz fazla açık değil mi?”
       “Hayır!” diye cevap verdim. “Bildiğim kadarı ile Alaska ve Çukçi Yarımadası üzerinden her iki devlet birbirine komşudurlar. Aralarında sadece yüz kilometre enindeki Bering Boğazı vardır. Hani, İstanbul’un Anadolu ve Avrupa yakaları gibi… Karşı karşıya! Yalnız projeksiyonu, kürenin arka tarafına çevirmek lazım!
       Birdenbire, ortalıkta buz gibi bir hava esmiş, soruyu soran kişi ise susmuştu. Yüzüme hiç bakmaksızın önündeki kâğıtları karıştırıyor ve sanki mahkemede, ‘Başka sorum yok!’ diyen Amerikalı savcılar gibi, sessizce yerinde oturuyordu. Ben ise, davayı kazanmış avukatların yaptığı gibi, memnun bir şekilde sırıtırken, yaşlı olan komisyon üyesi, biraz sert bir şekilde;
       “Peki, teşekkür ederiz… Artık dışarı çıkabilirsiniz!” diye seslendi.
       Aman Allah’ım, ben ne yapmıştım? Tamam, coğrafya bilgim pek yabana atılacak cinsten değildi, ama şimdi bilgiçlik taslamanın, ukalalık yapmanın sırası mıydı? İşte, iki soru sorduktan sonra beni dışarı göndermişlerdi… Bu muhterem kişilerin, halef seçiminde(!) oylarını benden yana kullanacaklarına hiç mi hiç ihtimal vermiyordum.
(*) Millî İstihbarat Teşkilâtı mensuplarıyla

(DEVAMI YARIN)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz