Muayenenin Böylesi!..

M

       “Cesur olduğu kadar şanslısınız da. Sınavları atlattınız; iş geldi sağlık muayenesine! İşte bu nokta çok kritik… Kuruldan sağlık raporu almanın günler süren eziyeti bir yana, son anda gelen bir sürprize hazırlanmalısınız. Kendinizden eminseniz bir sorun yok; ama… Her neyse, okuyun anlarsınız!..”

       Yanılmışım… Sınav komisyonu beni utandırmış ve verdiğim cevaplar yüzünden beni mahkûm etmemişti. On gün sonra, posta kanalıyla aldığım küçük bir yazıda; “… Aşağıda yazılı olan evraklarla birlikte, tam teşekküllü bir devlet hastanesinden alınacak bir Sağlık Raporu ile filan gün aynı adreste bulunmaklığım…” isteniliyordu. Ancak, yine aynı yazıda; alınacak sağlık raporunda, “Her türlü yer ve iklim koşulunda görev yapabilmeye müsaittir…” ibaresi bulunmayanların değerlendirilmeye alınmayacakları açıkça belirtiliyordu.
       Buyrun bakalım, ikinci golü de yemiştik! Devlet hastanelerinin herkes tarafından bilinen kargaşa dolu ortamında, hele hele, mevcut istatistiklere göre, muayene edilecek bir hastaya ayrılabilen en fazla bir buçuk dakikalık bir süre içerisinde, bir kişinin, Çukurova’nın nemli ve kavurucu sıcağında mı, yoksa Sivas’ın insanın ellerini demire yapıştıran soğuğunda mı veya iki yüz kırk günü karlha kaplı Hakkâri’nin yüksek dağlık yörelerinde mi görev yapmaya müsait olup olmadığını nasıl tespit edecekler, böyle hassas bir konuda, nasıl bir karar vereceklerdi? Ayrıca, verdikleri bu karar, ne derece doğru veya inandırıcı olacaktı?
       Bir buçuk dakikalık süre içerisinde bir doktor, değil hastasını muayene etmek, burnunun üzerine düşen gözlüğünü düzeltemez veya rahatlamak için, oturduğu iskemlede kıçını sağdan sola doğru oynatamazdı bile! Şimdi şartlar değişmiş midir? Zannetmiyorum! Olsa olsa süre, üç dakikaya çıkmıştır o kadar! Aslında, teknoloji ne kadar ilerlemiş olsa da, esas karar mekanizması yine insandır ve o insan, kendisine ayrılan süre içerisinde, hastasını muayene etmek, tetkik ve teşhisini gerçekleştirmek ve tedavi için gerekli yöntemleri belirleyerek ona anlatmak durumundadır.
       Bense, sağlık raporumu alabilmek için, Numune Hastanesi’nin yemek karışığı ilaç ve hasta kokan uzun koridorlarında, üç gün boyunca sabahtan akşama kadar hiç durmaksızın koşturmuştum. Dördüncü gün, kurula girmeyi hak etmiş olarak kapıda bekliyordum. Elimdeki kâğıtta, ne olduğunu bir türlü çözemediğim bir sürü yazı, imza, paraf ve damga vardı. Şimdi, bütün bunların altına, beş altı kişinin daha imzası eklenecek, sonra başhekim yardımcısı veya bizzat başhekim tarafından en büyük imza konulacaktı! Başhekim imzasının büyük olmasının gerekli olduğu(?) bilindiği için de, kâğıt üzerinde ona daha fazla yer ayırmışlar, hatta “Başhekim” yazısını bile daha büyük punto ile yazmışlardı!
       Neyse ki, her yer ve her türlü iklim şartlarında görev yapabilecek durumda olduğumu tespit ve tescil ettirmiştim. Şimdilik sağlıklıydım ya, bu da bana yeterdi. Nasıl olsa, sonradan alınan raporların bu ilk raporu geçersiz kılma özelliği(!) bulunuyordu!
       Öyle ya, ikinci raporu devreye sokarken; birinci raporun mu yanlışlıkla verildiğinin veya ikincisinin mi kesin teşhis içerdiğinin ya da bu raporlardan herhangi birinin ufak bir ricayla mı(!) alındığının hesabını kim kime soracaktı ki? Ne yapalım, Türkiye’de âdet böyleydi ve bütün memurlar da bunu bilirlerdi! Bugün, şirin mi şirin sahil bölgelerinde çalışan birçok devlet memurunun dosyasında, “Deniz seviyesinde görev yapabilir…” benzeri raporların yer aldığına emin olabilirsiniz!
       Her neyse, belirtilen gün öğleden sonra, benden istenilen evraklarla birlikte, yeniden aynı adresteydim. Evraklarımı teslim ettikten sonra, sağ tarafta bulunan bir odada beklemem bildirildi. Kurum doktorunca muayene edileceğimiz ve son kararın, onun tarafından verileceği söylenmişti. Heyecanlı değildim… Çünkü elimde, sağlıklı olduğumu belgeleyen ve bilmem kaç kişi tarafından imzalanmış bir rapor vardı. Kurum doktoru, gerektiğinde hükmen mağlup sayılabilirdi.
       Bekletildiğimiz odada, pek hatırlamıyorum ama sanırım altı yedi kişi vardık. Demek, sınava giren diğer adaylar elenmişlerdi. Odada oturacak yer olmadığı için, hepimiz ayakta duruyor ve o her zamanki ürkek sessizliğimizi sürdürüyorduk.
       Bir süre sonra, yan tarafta yer alan başka bir oda ile bağlantıyı sağlayan koyu kahverengi boyalı, tavana kadar uzanan büyük kapı açıldı ve içeriye, bembeyaz saçlarıyla elli-elli beş yaşlarında, sevimli, kibar bir adam girdi. Üzerinde, doktor giysisi vardı. Maviye çalan küçük gözleriyle hepimizi tek tek süzdü ve sonra;
       “Hadi soyunun bakalım… Pantolonlar ve donlar aşağıya!” dedi.
       Millet olarak soyunmaya, daha doğrusunu söylemek gerekirse, soyulmaya(!) alışkın olduğumuzdan, bir çırpıda önce pantolonları, daha sonra, biraz çekinerek de olsa, donlarımızı aşağıya indirivermiştik! İşte, tam bu kritik anda, içeriden bir ses duyuldu. Bürosunun telefonu çalıyordu! Doktor, telefona cevap vermek için hemen yan odaya geçti…
       Biz ise, öylece kalıvermiştik! Herhalde, görülmeye değer bir manzara sergiliyorduk. Gözlerimizi sağa sola oynatmamız belki muzırlık olacaktı ama gülmememiz için ortada hiçbir engel yoktu! Atalarımız, “Erkek adamın malı meydanda olur!” dememişler miydi? Tam makaraları koyvereceğimiz sırada, içeriden doktorun sesi duyuldu:
       “Arkanızı dönün ve eğilin… Şimdi geliyorum!”
       Hoppala… Neler oluyordu? Bütün tebessümler bıçak gibi kesilmişti. Bizi, sağlık muayenesinden başka hiç aklımıza gelmeyen farklı şeyler mi bekliyordu acaba? Yoksa bu, gizli bir servisin, yine gizli giriş şartlarından biri miydi? Doktor da hiç öyle birine benzemiyordu ama! Aramızdan hiç kimse eğilmeye cesaret edemiyor, bu önceliği, büyük bir nezaket duygusuyla(!) bir diğerine bırakıyordu…
       “Dikilmeyin… Eğilin dedim size!”
       Odaya geri dönen doktorun sesi, bu kez daha bir sert çıkmış ve biz de, “Emir, demiri keser!” misali, hep birlikte, birdirbir oynayan çocuklar gibi, bir dizi halinde yere doğru eğilmiştik.
       Doktor, büyük bir ciddiyetle arkamızda dolaşıyor ve on tam puan vereceği talihli popoyu seçmeye çalışıyordu! Alnımızda, şakaklarımızda, küçük ter damlacıkları oluşmaya başlamıştı. Saniyeler bir türlü geçmek bilmiyor, sanki midemiz, kaderin bu cilvesini de hazmedecekmiş gibi, hazırlıklarını tamamlamış bir şekilde bekliyordu!
       “Kalkın… Giyinin!”
       Kimse bu sesi duymamış gibiydi. Neden sonra, içinde bulunduğumuz paralize durumdan kurtulup aceleyle pantolonlarımızı yukarıya çektiğimizde, olayın etkisinden sıyrılarak daha makul düşünmeye başlamıştık. Atlattığımız bu büyük tehlikenin(!), aslında çift cinsiyetlilik ve homoseksüellik belirtilerini aramak amacıyla yapılan olağan bir muayene olduğunu anlamıştık. Anlamıştık ama bunu önceden söyleyemezler miydi? Hepimiz, doğrusu ecel terleri dökmüştük! Herhalde bu muayene; büyüklerimiz tarafından düşünülen ve servise yeni katılacaklar için düzenlenmiş bir “Hoş geldin şakası” olacaktı!..

(DEVAMI YARIN)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz