Hangisi Daha Değerli

H

       Bir varmış, bir yokmuş…
       Uzun zaman önce eskiden tüccarlık yapmış ve tam üç bin altın para kazanmış bir ihtiyar adam ve Yiğit adında çok sevdiği bir oğlu varmış. Oğlu on beş yaşına ayak bastığında ihtiyar çok hastalanmış. Eskisi gibi uzak seferlere çıkıp ticaret yapacak hali de yokmuş. Bir gün oğlunu yanına çağırıp şöyle demiş:
       “Oğlum, benim yerime geçip ticareti öğrenme zamanın geldi. Ben şimdi sana bin altın para vereceğim. Tüccarlarla birlikte uzak seferlere çıkıp ne satın alman gerektiğini ve nereye satman gerektiğini onlardan öğrenmelisin. Bunun için paranı akıllıca harca. Şunu aklında tut ki, dünyada altından daha değerli hiçbir şey yoktur.”
       Oğlu bin altın parayı alarak tüccarlarla birlikte uzak bir şehre sefere çıkmış. Ama o diğer tüccarlar gibi hemen mal aramaya koyulmayıp, şehri dolaşmaya başlamış. Gezerken çok büyük bir binaya rastlamış. Binanın penceresinden içeriye göz attığında içerideki çok sayıda delikanlı dikkatini çekmiş.
       Yiğit buranın nasıl bir yer olduğunu sorunca şu yanıtı almış:
       “Burası zengin çocuklarının bilim öğrendiği bir okuldur.”
       “Peki, beni bu okula kabul ederler mi?”
       “Eğer paran varsa kabul ederler.”
       Yiğit okula girip başöğretmeni arayıp bulmuş.
       “Ben de bilim öğrenmek istiyorum, değerli öğretmenim,” demiş.
       “Eğer bin altının varsa isteğini kabul ederiz,” diye cevap vermiş başöğretmen. “Okulumuzda okumak çok pahalıdır. Burada sadece zengin çocukları okur.”
       Yiğit yanında tam bin altının bulunduğuna çok sevinmiş ve parasının tümünü vererek okula kabul edilmiş. Birlikte geldiği tüccarlar ise çocuğu bir süre aradıktan sonra kendi yollarına devam etmişler.
       Yiğit okulda çok büyük başarı göstermiş. Bir gün öğretmeni ona;
       “Ben sana bildiğim her şeyi öğrettim. Artık okuma yazma biliyorsun. Öğrendiklerinin yararını gör,” diyerek onu yolcu etmiş.
       Yiğit evine geri dönmüş. Anne ve babası onun döndüğüne çok sevinmişler. Babası ona;
       “Hadi oğlum anlat. Ticaret nasıl geçti? Ben sana bin altın vermiştim. Sen kaç katını getirdin?” diye sormuş.
       “Affedersin baba,” diye cevap vermiş. “Ben bir altın bile getirmedim. Fakat onun yerine daha büyük bir hazineyle döndüm. Bir yıl boyunca okula gittim. Böylece verdiğin bin altını bilim için harcadım.”
       “Ah benim bedbaht aptal oğlum!” diye bağırmış babası. “Senin hiç aklın yokmuş. Sen benim öğüdümü hiç anlamamışsın. Ben sana dünyada en değerli şeyin altın olduğunu söylemiştim. Sen ise benim altınlarımı okuma yazmaya tercih ettin! Şimdi söyle, okuma yazma sana ekmek olacak mı?”
       “Hayır baba! Ben boşu boşuna okumadım. Bilim, ticaret yapmama yardımcı olur. Sen bana bin altın daha ver. Ben ticaret yapmaya gideyim.”
       Bu sefer delikanlı tüccarlarla bir başka şehre gitmiş. O yine mallara hiç bakmadan şehri gezmeye çıkmış. Gezerken uzaklardan çok hoş bir müzik sesi duymuş. Müzik sesinin geldiği tarafa doğru gittiğinde, oranın kaval çalmayı öğreten bir müzik okulu olduğunu görmüş. Yiğit başöğretmeni arayıp bularak ona kendisinin orada eğitim almak istediğini söylemiş.
       “Bir yıllık eğitim, bin altındır. Eğer bin altının varsa seni kabul ederiz,” demiş öğretmen.
       Yiğit bin altınını verip okulda kalmış. Yanındaki tüccarlar ise onu bulamayıp şehirden uzaklaşmışlar.
       Yiğit çok yetenekli imiş ve bir yılda kavalı herkesten iyi çalmayı öğrenmiş. Bunun üzerine öğretmeni evine dönebileceğini söylemiş.
       Yiğit evine geri dönmüş. Anne babası çok sevinmişler. Babası şöyle demiş:
       “Oğlum! Bu sefer boşuna paranı harcamamış ve akıllıca ticaret yapmış olmalısın! Söyle hadi, nasıl ticaret yaptın ve ne kadar kâr ettin?”
       “Üzgünüm baba, ben bu sefer de paradan hiç kâr etmedim. Paramı yine okula yatırdım. Bunun sayesinde kaval çalmayı öğrendim,” demiş Yiğit.
       “Ey Allahım! Bu aptal oğlu bana ne için verdin?” diye isyan etmiş babası. “Sen müziğin altından daha değerli olduğunu mu düşünüyorsun?”
       “Kızma baba. Bana son kez bin altın daha ver. Bu sefer gerçekten ticaretle uğraşacağım.”
       Babası ona bin altın daha vermiş.
       Yiğit yine tüccarlarla yola çıkmış. Çok uzun yol yürüyüp bir şehre ulaşmışlar. Tüccarlar onun için mal bulup hesabını ödemek üzere bırakıp gitmişler. Yiğit ise hesabı ödeyip malları almak yerine şehri dolaşmaya gitmiş. Şehirde satranç öğreten bir okula rastlamış. Yiğit yine parasının tümünü verip okula kaydını yaptırmış.
       Yiğit satranç öğrenmeye çok itina gösterip, bir senede bütün öğrenci ve öğretmenlerden daha iyi bir oyuncu olarak evine dönmüş. İyice ihtiyarlamış olan babası şöyle demiş:
       “Göster altınlarını değerli oğlum. Bana acı; sakın param yok deme!”
       “Ne çare baba! Gerçekten de param yok. Fakat onun yerine satranç oynamasını bilirim. Bu ise çok iyi zekâ gerektiren bir oyundur.”
       Babası bağırmaya başlamış:
       “Hayatım boyunca senin için biriktirdiğim üç bin altını boşuna harcadın! Benim sana verecek param kalmadı! Nereye gitmek istersen oraya git ve ne yapmak istersen onu yap! Artık sana ihtiyacım yok!”
       Baba böylece oğlunu evden kovmuş. Yiğit de nereye gideceğini ve ne yapacağını şaşırıp sokaklarda dolaşmaya başlamış. O artık 18 yaşında boylu poslu güçlü bir delikanlıymış.
       Kendi kendine; “Tüccarlar kervanına hizmetçi olsam fena olmazdı. Onlarla gezip dünyayı dolaşırdım,” diye düşünüyormuş.
       O sırada uzak ülkelere gidecek olan bir kervan görmüş. Yiğit kervanbaşına yaklaşıp sormuş:
       “Hizmetçiye ihtiyacınız var mı?”
       Kervan sahibi Yiğit’i baştan aşağı bir süzdükten sonra cevap vermiş:
       “Hizmetçiye ihtiyacımız var. Giyecek ve yiyecek karşılığında çalışacaksın. Kabul edersen yarın yola çıkacağız!”
       Ertesi sabah kervan sefere çıkmış. Az gitmişler uz gitmişler susuz bir çöle gelmişler. İyice susadıkları bir anda eski bir kuyuyu fark etmişler. Kuyunun dibine bakıp parlayan suyu görünce çok sevinmişler. Birkaç kere iple aşağı kova indirip su çekmeyi denemişler. Sonunda ip kesilerek kova derin kuyuya düşmüş. Kervan sahibi yeni hizmetçisine;
       “Sen aramızdaki en gencimizsin. Kuyuya sen in ve aşağıdaki kovayla bize su gönder!” demiş.
       Yiğit kuyuya inince su zannettiklerinin parlayan altın olduğunu görmüş. Yiğit kovaya altın doldurup ipe bağlamış. Diğer hizmetçiler de kovayı çekmişler. Kervanbaşı su yerine kova dolu altını görünce çok şaşırmış ve sevincinden kuyuya bakıp;
       “Orada daha var mı?” diye sormuş.
       “Var!” diye cevap vermiş Yiğit.
       Hizmetçiler kuyudan on beş kova altın çekmişler.
       “Daha var mı?” diye tekrar sormuş kervanbaşı.
       “Bundan başka yok,” diye cevap vermiş Yiğit. “Artık beni çıkarın.”
       Hizmetçiler onu tam çekip çıkartacakları anda, kervanbaşı ipi bıçakla kesivermiş. Yiğit kuyunun dibine düşmüş.
       “Artım o benim neme lazım. Eğer çıkartırsam altından pay talep edecek. O olmazsa altının hepsi benim,” diye düşünmüş kervanbaşı kendi kendine.
       Kuyunun dibinde kalan Yiğit, etrafına dikkatlice baktığında demir bir kapı fark etmiş. Kapıdan ufak bir odaya girmiş. Odada yaşlı bir cin uyuyormuş. Duvarda da asılı bir kaval varmış.
       “Allah’ım, ben kimin hazinesini kovaya doldurmuşum,” diye düşünen Yiğit, duvarda asılı kavalı alıp çalmaya başlamış. Müzik sesini duyan yaşlı cin uykusundan uyanıp şöyle demiş:
       “Ben yüzlerce yıldan beri burada oturup şu hazineleri korudum. Bu yüzden köreldim. Senin muhteşem müziğin gözlerimi açarak beni yeniden dünyaya getirdi. Sen kimsin talihli yiğit? İyiliğin karşılığında benden ne istersin?”
       “Ey buranın hürmetli sahibi! Benim senin hiçbir şeyine ihtiyacım yok. Benim senin hiçbir şeyine ihtiyacım yok. Benim tek isteğim, kervana yetişmeme yardımcı olman.”
       Yiğit bunları söyler söylemez kendini kervanın yanında bulmuş. Sanki hiçbir şey olmamış gibi eski işine koyuluvermiş. Yiğit’in tekrar dönmesinden ve sessiz sedasız işine devam etmesinden endişelenen kervanbaşı;
       “Eğer bu çocuk olanlara ses çıkartmadan işine devam ediyorsa bu bir hilekârdır. Benim bunu önlemem gerekir,” diye karar vermiş ve şehre iki gün kala karısına bir mektup yazıp onu delikanlıya vererek;
       “En iyi atı al ve şehre koş. Şu mektubu karıma vereceksin. Seni yaptıkların için mükafatlandırmasını emrettim,” demiş.
       Yiğit mektubu alıp yola çıkmış. Giderken kendi kendine; “Kervanbaşı benim bulduğum altınları alıp beni kuyuda bırakmıştı. Ona nasıl güvenilir? Karısına ne yazdığını öğrenmeliyim,” diye düşünmüş ve mektubu açtığında şu satırlara rastlamış:
       “Sevgili eşim! Eve büyük bir hazine getiriyorum. Hazinenin hepsine sahip olabilmek için bu mektubu getiren çocuğu öldürtmen gerekir. Sevgili kızıma selam söyle. Çok geçmeden onu yanaklarından öpeceğim. Geldikten sonra onun istediklerinin hepsini satın alacağım.”
       Delikanlı gülümsemiş ve okulda okuma yazma öğrenmesinin yararını gördüğüne çok sevinmiş ve kervanbaşının yazısıyla aynen şöyle yazmış:
       “Benim en güvenilir eşim! Ben bu mükemmel çocuğun sayesinde hazineye gömüldüm. Onu kızımla evlendireceğime dair söz verdim. Ben dönene dek düğününü yapın. Ben iki gün sonra yetişirim.”
       Yiğit mektubu kervanbaşının karısına vermiş. Kervanbaşının karısı mektubu okuduktan sonra kızına şunları söylemiş:
       “Baban seni şu delikanlıyla evlendirmek istiyor. Sen kabul eder misin?”
       Yiğit’i pek beğenen genç kız teklifi kabul etmiş. Aynı gün düğün yapılmış.
       Ertesi gün Yiğit, sabah erkenden her zamanki gibi şehri gezmeye gitmiş. Şehri dolaşırken çok büyük ve muazzam bir saraya yaklaşmış. Etrafı pek kalabalıkmış.
       “Bu padişah sarayıdır,” diye cevap vermiş kalabalıktan birisi. “Burada padişah gençlerle satranç oynar. Eğer kim ona üç kere yenilirse onu öldürecek. Eğer kim onu üç kere yenerse ona güzel kızını verecek. Fakat bugüne kadar padişahtan daha iyi bir oyuncu çıkmadı. Birçok gencin kafası uçtu…”
       “Galiba bu sınava benim de girmem gerek. Sanırım bu konuda kendimi sınayacak zaman geldi,” diye düşünmüş Yiğit ve saraya girmiş.
       Genişliği at yarışması yapacak kadar engin bir salonda, vezir ve komutanların çevrelediği satranç masasının yukarısında padişah oturuyormuş. Salondaki herkes içeri giren delikanlıya bakmış.
       “Sen benden hiç korkmuyor musun delikanlı?” diye sormuş padişah.
       “Korkmuyorum,” diye cevap vermiş delikanlı.
       Böylece oyuna başlamışlar. İlk iki oyunda padişah yenmiş.
       “Kafan uçmak üzere delikanlı!” demiş padişah.
       Fakat üçüncü oyunda delikanlı yenmiş. Dördüncü ve beşinci oyunlar da padişahın yenilmesiyle sona ermiş.
       “Bir daha oynayalım! Hazinemin yarısını koyuyorum!” diye haykırmış padişah.
       Veziri onun kulağına şöyle fısıldamış:
       “Ah ulu padişahım! Oyuna yarı hazinenizi koymanız sakıncalı değil mi?”
       “Benim onu bir kere yenmem gerekir. Ondan sonra onun kafasını kestireceğim,” diye cevap vermiş kızgın padişah.
       Yeni oyunu da Yiğit almış. İyice sinirlenen padişah;
       “Oyuna hazinemin diğer yarısını ve tahtımı da koyuyorum!” diye bağırmış.
       Veziri onun kulağına tekrar fısıldamış:
       “Ah ulu padişahım! Siz bütün varlığınızı kaybetmek üzeresiniz. Böyle yapamazsınız. Ona kızınızı ve hazinenizin yarısını verip kurtulunuz.”
       “Bu sefer ben onu yeneceğim ve kafasını kestireceğim. Ondan sonra her şey benim olacak,” diye bağırmış padişah.
       Oyuna girişmişler ve tekrar delikanlı kazanmış. Sonra padişaha şöyle demiş:
       “Artık ben padişahım! Seni de baş kadı tayin ediyorum. Kızını da istemiyorum. Çünkü benim karım var. Yarın şehre çok büyük ve zengin bir kervan gelecek. Kervan sahibiyle kervanbaşını saraya getirteceksiniz.”
       Ertesi gün muhafızlar şehre dönün kervanbaşıyla kervan sahibini saraya getirmişler. Kervanbaşı padişahı görünce gözlerine inanamamış:
       “Derin kuyuda bırakıp öldürmek istediğim, daha sonra öldürülmesi için eşime gönderdiğim çocuk bu değil miydi?”
       Yiğit onun düşündüklerini tahmin etmiş gibi;
       “Evet, kervanbaşı! Bir defasında soyup diğer defasında da öldürmek istediğin çocuk işte benim!”
       Böylece Yiğit, saray görevlilerine başından geçenleri anlatmış.
       Baş kadı ve onun eskiden yönettiği saray görevlileri, zalimin başının kesilmesi gerektiğini ileri sürmüşler. O zaman Yiğit şöyle demiş:
       “Zulüm arkada kaldı. Kervanbaşı benim kayınbabamdır. Ben onun kızıyla evliyim. Bu yüzden ona yaşam veriyorum. Varsın yaşasın.”
       Daha sonra Yiğit, öz anne ve babasını saraya aldırtmış. Babası oğlunun padişah oluşuna sevinerek;
       “Sevgili oğlum! Hiç altının olmadığı halde bu servete nasıl ulaştın?” diye hayretle sormuş.
       “Bilgilerimle,” baba, demiş Yiğit. “Artık bilimin altından daha değerli olduğuna inanmış olmalısın.”

(Tatar Masalı)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi