Miniklere Minik Masallar (4)

M

ÇIT KIRILDIM ÇİLEK MASALI
     Bir şekerle bir biber varmış; yani bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, nerelerde, derelerde kim varmış ki buralarda? Uzun atlamaya gerek yok, bizim yeşil başlı ördek şuralarda…
     Topraklar ülkesinde, yeşil yaprakların arasında, canı çok kıymetli, çıt kırıldım bir çilek varmış. Bütün ailesi gibi toprağın üstünde yaşarmış. Gerçi o yere bu kadar yakın olmaktan hoşlanmıyor ve sürekli söyleniyormuş ya neyse… Zaten onun gözü yükseklerdeymiş.
     “Neden kirazlar ağaçların arasında yaşıyor da, ben yerlerde sürünüyorum? Kayısıdan ne eksiğim var benim? Neden toprağın üstündeyim?” diye söylenir durur, hayatından hiç memnun olmazmış. Bizimki toprağa dokunmamak için uğraşır, bir rüzgâr esse, toz gözüne kaçacak diye telaşlanırmış; o yüzden de onu çıt kırıldım çilek diye tanırlarmış.
     Günlerden bir gün, yakınlarındaki kiraz ağacının tepesinde iki tane çocuk görünmüş. Çocuklar ağaçtaki kirazları koparıp yiyorlarmış ama ağacın üstünde o kadar çok kiraz varmış ki, yarısını yiyip yarısını yerlere atıyorlarmış. Pek çok kiraz ziyan oluyormuş ve kirazlar buna çok üzülüyorlarmış. Çilek ailesi, çocuklar onları da fark edecek diye öyle korkmuşlar ki, o küçücük kalpleri güm güm atmaya başlamış. Çıt kırıldım çilek, üstünü kirlettiğini düşünen toprağın altına saklanıyormuş neredeyse.
      O sırada, çocuklardan biri hop demiş atlamış ağaçtan ve bizim çileklere doğru koşmaya başlamış. Çıt kırıldım çilek ve bütün aile nefeslerini tutmuşlar adeta. Onlara doğru koşan çocuk, üstlerinden atlayıp, koşmaya devam etmiş ve o yaramazlar bizim çilekleri görmemişler, oradan geçip gitmişler. Çocukların uzaklaştıklarını gören Çilek ailesi, derin bir nefes almış ve Çıt kırıldım da saklandığı toprağın altından çıkmış. O günden sonra ne mi olmuş? Bizim çıt kırıldım şikâyet etmekten vazgeçmiş! Evet, evet, biz de hayret ettik ama sanırım o dersini çoktan almış ve o gün yaşadığı korku ona yetmiş…

EŞEK VE ÇEKİRGE MASALI
     Uzun zamanlar önce, tarlaların birinde bir eşek varmış; ot yer yaşarmış. Arada bir anırır, tarladakilerin kulaklarını sağır edecek derecede bağırırmış. Ama değmeyin neşesine, öyle neşeli, öyle kendinden eminmiş ki…
     Fakat bir gün, hayatından memnun olmadığına karar vermiş. Anırdığı zaman tarladaki herkes kulaklarını kapatıyor, o sussun diye önüne ot koyuyorlarmış. Ne yapmalı da bu sesi düzene sokmalı diye, düşünüp duruyorlarmış…
     O sırada bir çekirge atlamış önünden; öyle de güzel sesi varmış ki, bayılmış bizim eşek. O ötmüş, bizimki anırmış. Bakmış olmuyor, çekirgeye doğru eğilerek;
     “Çekirge kardeş, affedersin bir şey soracağım,“ demiş.
     Çekirge bakmış ona; “Sor bakalım?” demiş.
     “Ben de sizin gibi ötmek isterim, acaba ne yapmalıyım?”
     Çekirge şaşırmış, “Ne bileyim, ben doğduğumdan beri hep böyle öterim,” diye yanıtlamış.
     “Peki, ne yiyip içersiniz? “ diye sormuş eşek. “Belki sizin yediklerinizi, içtiklerinizi alırsam, sesim size benzer?”
     Çekirge bir hoplamış, iki zıplamış, ”Biz çiçeklerin üstündeki çiylerden yeriz sadece demiş. Yani çiçeklerin üstündeki sulardan içeriz!”
     O günden sonra, sadece çiçeklerin üzerindeki sulardan içmiş bizim eşek ve kısa bir süre sonra da açlıktan ölmüş tabiî ki.
     Herkes kendine verilen özelliklere göre yaşamalı, onu bunu taklit ederken kendine zarar vermemeli… 

FARE İLE DEVE MASALI
     Bir fare bir devenin yularını eline almış, kibirle, “Durma, yürü bakalım!” demiş. Uysal deve yürümeye başlamış. Fare de kendini pehlivan sanmış. Deve farenin düşüncesini anlamış ve içinden, “Sabret, şimdi ne olduğunu görürsün!” demiş.
     Birlikte yürümüşler. Gide gide, ancak bir filin geçebileceği büyük bir nehre gelmişler. Fare orada durakalmış. Deve, “Ey şamatacı arkadaşım! Niye durdun? Neden şaşırdın? Hadi nehri de geçelim bakalım. Sen benim kılavuzum değil misin? Hadi, önden yürü!” demiş.
     Fare, “Ya nehrin suyu derinse, batıp boğulmaktan korkarım!” diye cevap vermiş.
     Deve, “Ben suyu bir kontrol edeyim,” diyerek hemen suya yürümüş ve ayağını daldırmış. Sonra, “Su dize kadar. Niçin böyle şaşırdın, aklın başından gitti?” diye sormuş.
     Fare, “Bana ejderha olan sana karınca gibi gelir. İki diz arasındaki fark açıkça belli. Su senin dizine kadarsa, benim başımı yüz arşın geçer!” diye cevap vermiş.
     O zaman deve, “Öyleyse bir daha böyle küstahlık yapma! Yoksa çok sıkıntı çekersin. Kendin gibi farelere karşı kibirlen,” demiş.
     Fare, “Çok pişman oldum. Özür dilerim. Sudan geçmek için bana yol gösterir misin?” deyince, deve acıyıp, “Haydi hörgücüme sıçra,” diye onu çağırmış. Fare de devenin hörgücüne sıçramış ve birlikte nehrin karşı kıyısına geçmişler.

GÖZLÜK MASALI
     Gözlükçünün vitrininde duran gözlüğün canı sıkılmaya başlamıştı. Artık kendini eğlendirecek bir şeyler bulmak istiyordu. Şu ana kadar gözleri bozuk olan hiçbir çocuk o gözlüğü istememişti. Vitrinde duran bütün gözlük arkadaşları satılmıştı, ama o hâlâ bekliyordu. Güzel bir gözlük sayılırdı aslında. Hiç çirkin değildi, ama pembe çerçevelerinin yanındaki sarı renk biraz kötü duruyordu galiba. O yüzden de hiçbir çocuğun ilgisini çekmiyordu. Bağıracaktı az kalsın, çünkü çocuklardan biri vitrinden ona bakıyor ve annesini kolundan çekerek onu gösteriyordu. Daha güzel durmaya çalıştı. Çerçevesinin camlarını daha çok parlattı. Ve çocukla annesinin içeri girerek onu almalarını beklemeye başladı.
     Çocuk, annesini kolundan çekiyor, annesi de onu başka bir yöne doğru götürmeye çalışıyordu. Bu çekişme birkaç dakika sürdü. Daha sonra çocuk ağlamaya başladı. Annesi çocuğun ağlamasına dayanamamıştı işte. Mağazanın kapısına doğru yürüdüler ve içeri girdiler.
     Pembe çerçeveli gözlük, şöyle arkasına dönüp içeride olup bitenleri seyretmek istiyordu ama bir türlü olmuyordu işte. O kendi kendine düşünüp dururken, vitrinin sürgülü camı açıldı ve bir el gözlüklerin bulunduğu yere doğru uzandı. Yanındaki gözlükleri işaret etti ama o da ne? İçeri uzanan el bizim pembe çerçeveli gözlüğe dokundu ve orda kaldı. Sonra parmaklarıyla onu tuttu ve camekândan alındığını hissetti. Birkaç dakika sonra o sevimli çocuğun gözlerinin üstünde, etrafı daha iyi görmesini sağlamak üzere bir yolculuğa çıkmıştı ve öyle mutluydu ki…

GÜNEŞ VE BULUT MASALI
     Bir varmış, bir yokmuş, Allah’ın kulu çokmuş. Var var imiş, yok yok imiş. Güneş gökyüzündeki yerini almış, şöyle bir de yan yatmış, keyfine bakmış. Gökyüzünün maviliğinde kendi kendine yatıp dururken bir rüzgâr sesi gelmiş kulağına…
     Gözlerini aralamış, şöyle bir bakmış; küçük bir rüzgâr önüne küçük beyaz bir bulutu katmış, sürükleyip duruyor. Zavallı bulut, bir o yana kaçıyor, bir bu yana ama rüzgâr peşini bir türlü bırakmıyormuş. Güneş ışıklarını onlara doğru uzatmış;
     “Hey neler oluyor orada bakayım?” diye seslenmiş.
     Bulut;
     ”Bu rüzgar peşime takıldı sayın güneş, beni sabahtan beri bir o tarafa, bir bu tarafa uçurup duruyor!” diye sızlanmaya başlamış.
     Küçük bulut hâlâ, “püf püf” diye bağırıp duruyormuş. Güneş ışınlarını rüzgâra doğru uzatarak;
     “Hey… Rahat bıraksana o bulutu!” diye seslenmiş.
     Rüzgâr;
     “Ama ben yağmur yağdırmak için uğraşıyorum… Bu benim görevim!” diye yanıtlamış.
     Güneş ışık dolu kollarını rüzgâra doğru şöyle bir uzatarak;
     “Bu sıcak yaz gününde ne yağmuru… Hiç olur mu?” demiş.
     Rüzgar ise çok hevesliymiş;
     “Ben bulutları kovalayacağım, hepsi bir araya gelince ortalık kararacak, ondan sonrada yağmur yağacak,” diye anlatmaya başlamış.
     Bulut, güneşin arkasına saklanarak;
     “İyi ama ben yağmur bulutu değilim ki! Sana sabahtan beri söyleyip duruyorum ama sen beni dinlemiyorsun ki!” demiş.
     Güneş en sonunda olaya el koymuş. Böyle küçücük bir rüzgârla, küçücük bir bulutun yağmur yağdıramayacağını, hele hele gökyüzünde kendisi sıcak sıcak parlarken bunun çok zor olacağını söylemiş. Onlara saklambaç oynamayı öğretmiş. Bulut ve rüzgâr akşama kadar saklambaç oynayıp durmuşlar. Rüzgâr saklambaca bayılmış. Güneş’te onları izleyip durmuş.
     İşte bakın, gökyüzündeki şu küçücük bulut var ya, o hâlâ rüzgârla saklambaç oynayan bulut işte…

HIZLI KARPUZ MASALI
     Bir varmış bir yokmuş, Allah`ın kulu çokmuş ne var varmış aslında, ne yok yokmuş; gerisi biraz boşmuş. Masal bu ya, yarışmaları hızlı koşanlar değil, ağır koşanlar kazanırmış. Biri bir tarafa gitmiş, öteki bu tarafa… En sona kalan geçmiş başa. Nasıl mı olmuş? Ben nereden bileyim… Masal bu ya!
     Arkadaşları arasında hızlı karpuz olarak tanınan, biraz da her şeye alınan bir karpuz varmış. Hızlı karpuz her şeyin çabucak olup bitmesini ister, bir şey çabuk olmazsa, sinirinden ağlarmış. Onun bu huyunu bilen arkadaşları bazen onu kızdırmak için ona oyunlar oynarlarmış.
     Günlerden bir gün, hızlı karpuzun yanına gelen arkadaşı;
     “Bir yarışma yapılacak; bu yarışmaya göre en hızlı olan kazanacak!” demiş.
     Hızlı karpuz, kendisinden daha hızlı bir karpuzun olduğunu düşünmüyormuş ki;
     “Öyle de, benden başka kim kazanabilir ki bu yarışmayı? Benden daha hızlı karpuz var mı?” diye şarkılar söyleyerek koşmaya başlamış bir o tarafa, bir bu tarafa… Sonra gidip oturmuş bir kenara. Bütün karpuzların koşuşturmalarını seyrediyormuş. Kendisinden o kadar eminmiş ki, çalışmaya bile gerek duymuyormuş. Karpuzlar gün boyu oradan oraya koşturmuşlar, bizimki dinlenmiş, yan gelip yatmış. Ertesi gün, daha ertesi gün hep aynı şeyleri yaşamışlar. Yarışma günü geldiğinde ise, iyiden iyiye hantallaşan koca göbeğinin ne kadar da ağır olduğunu fark etmiş. Bir kaç gün içinde nasıl bu kadar kilo aldığına şaşmış kalmış.
     Yarışma günü, bütün karpuzlar başlangıç çizgisine gelip sıralanmışlar. Bir, iki, üç deyince hepsi birden hareket etmişler. O anda öyle bir kargaşa yaşanmış ki, bizim hızlı karpuz çizgiden bile çıkamamış. O yarışmaya başladığında ise, diğer karpuzlar neredeyse gözden kaybolmuşlar.
     Hızlı karpuz çalışmadığı, yan gelip yattığı günler için çok üzülmüş. Yarışmayı kazanamaması gayet normalmiş. O günden sonra çalışmayı hiç bırakmamış ve rakiplerini de hiç küçümsememiş.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi