Teslim Oluyorum!..

T

       “T.C. Başbakanlık Millî İstihbarat Teşkilâtı’na kabul edildiniz; ama size, asaletiniz tasdik edilene kadar rahat bir soluk aldırılmayacaktır. Yıllar önce, bizim dönemimizde, önce atandığınız üniteye katılıyor ve bir adaptasyon süresinden sonra kursa çağırılıyordunuz. Sonra bu sistem değişti. Şimdi, kurs dönemini tamamladıktan sonra başarılı olursanız, görev yapacağınız üniteye katılacak ya da genel bir deyişle, nizamiye kapısından girip teslim olacaksınız!..”

       Köydeki akrabalarımız, geçici bir süre de olsa, hatır için CHP’den toptan istifa edince(!) ve en önemlisi teşkilât içinden sözü geçen saygın kişiler, “Böyle tahkikat olmaz be kardeşim!” deyip, tahkikatın yenilenmesi konusunda devreye girince, her şey birdenbire düzelmiş ve sonunda ben de Millî İstihbarat Teşkilâtı’nın 644 sayılı Kanunu’na (*) tabi bir mensubu oluvermiştim.
       O andan itibaren, tuhaf bir psikolojik duygu, sanki her yanımı sarmıştı. Kendimde, fiziksel ve ruhsal bazı değişiklikler olduğu hissine kapılıyordum. Oysa ben, yine aynı bendim… Ne boyum uzamış, ne de ağırlığım artmıştı. Ancak hissettiğim duygular, çok değişik şeylerdi.
       Bunun dışında, en yakınlarımın bile, artık benden çekindiklerini sezmeye başlamıştım. O güne kadar, her fırsatta benimle boğuşmaktan, tepeme çıkmaktan hoşlanan küçük kız kardeşim bile, en az iki metre ötemden geçiyordu. Annem ise beni, devlet dairelerinin girişlerine oturtulan ve dışarıdan gelen yabancılara karşı kendilerine genel müdür havası vermeye çalışan danışma memurlarına benzettiğinden olacak, daha saygılı bir tavırla sorular soruyor, anlamamış da olsa, aldığı cevaplarla tatmin olduğunu belli ediyordu. Eskiden, “Yemek hazır… Haydi, sofraya!” diye bağıran kadın, şimdi ne hikmetse, “Acıktın mı? Yemeği hazırlayayım mı?” diye sormaya başlamıştı.
       O acayip duygu, her tarafta kendini hissettiriyor, sanki beni takip ediyordu. Caddelerde yürürken bile, insanların benden uzaklaştıklarını sanıyor, onlara ne kadar yaklaşmak istesem, benden bir o kadar kaçtıkları hissine kapılıyordum. Büyük vitrinlerin önünden geçerken, sağıma soluma, önüme arkama bakıyor, sanki haberim olmadan sırtıma iliştirilmiş ve üzerinde “MİT mensubu” olduğumu gösterir yazılı bir kâğıt parçasını arıyordum.
       Teslim olmak için sadece üç günüm kalmıştı. Bana verilen süre, bu üç günün sonunda dolacak ve ben, bunca yıldır yanlarından hiç ayrılmadığım ailemden, arkadaşlarımdan, bu kez isteyerek ayrılacaktım.
       İlk görev yerim, Anadolu’nun yeşillikler içerisinde büyük ve güzel bir kentiydi. Bu bakımdan kendimi gerçekten şanslı sayıyordum. Çünkü bir işin veya yolculuğun, ne kadar güzel başlarsa, aynı güzellikte devam edeceğine inanıyor, bu küçük ayrıntının bile, insan motivasyonunda oynadığı rolün büyük olduğunu biliyordum. Belki de, biraz filozofça düşünerek, kendimi teselli etmeye çalışıyordum.
       Altı saatten fazla süren otobüs yolculuğum sırasında; son birkaç günün olağanüstü telaşını düşünüyordum. Annemin, hiçbir şeyimin eksik olmaması için nasıl çırpındığını, babamın, ağırbaşlılığını bozmadan sürekli nasihatler verişini, kardeşlerimin ise, minik gözyaşlarının ıslatmış olduğu dudaklarıyla yanaklarımdan nasıl peş peşe öptüklerini hatırlıyordum.
       Bir ara, şoförün hiç trafik hatası yapmadığına, muavinin her zamankinin aksine çok kibar davrandığına, yolcuların yüksek sesle konuşmadıklarına, hatta sigara bile içmediklerine dikkat ettim. Bu kadarı da olmazdı hani! Gözlerimi kapadım ve yine içimi dolduran bu melun duygudan kendimi kurtarmaya çalıştım.
       Ankara’dan ayrılmadan önce bana bir telefon numarası vermişler, ne olur ne olmaz diye de, gideceğim yerin adresini bir kâğıda yazarak tarif etmişlerdi. Terminalde otobüsten inince, hemen telefon edecek ve görevlilerin gelip beni almalarını bekleyecektim.
       Ancak, telefonu bir türlü düşüremiyordum. Bir arıza sesi veriyor, bir meşgul çalıyordu. Hava da kararmaya başlamıştı. Sonunda taksi ile gitmeye karar verdim.
       Önümde durmuş olan taksiciye;
       “Beni, şu … adrese götürür müsün?” diye sordum.
       İnce bıyıklı, zayıf ve solgun çehreli genç şoför bu sorum karşısında gülümseyerek;
       “Abi… Şuna MİT’e gideceğim desene! Tamam, kapısına kadar bırakırım,” cevabını vermişti.
       Dayanamayıp sordum:
       “Oraya gideceğimi de nereden çıkarıyorsun kardeşim?”
       “Kızma abi… Sen yenisin galiba… Bu şehirde, o semte gidenlerin hepsinin MİT’e gittiğini herkes bilir de onun için!”
       Sorumlusu olmadığım, ancak tanığı olduğum bu ilk gerçek, tokat gibi suratımda patlamıştı! Taksicinin suç ortağı imişim gibi sustum ve hiç konuşmadım. O anda, bu gibi gerçekler(!) yüzünden ileriki yıllarda daha çoook… tokatlar yiyeceğimi tahmin bile edemezdim!
       Taksici, herhalde alışkanlıktan olacak, büyük giriş kapısının yirmi metre kadar gerisinde durdu. Kapıda, tam teçhizatlı iki asker nöbet tutuyordu. Birine yaklaştım ve “Ankara’dan geldiğimi…” söyledim.
       “Siz bekleyin, Başçavuşuma haber vereyim…” dedi.
       Biraz sonra gelen sivil giyimli bir Başçavuş(?), sevimli bir tavırla elimi sıkmış ve hiç bekletmeden beni kendi odasına götürmüştü.
       “Hoş geldiniz… Yolculuğunuz nasıl geçti? Biraz erken gelmiş olsaydınız, sizi Albayıma(?) çıkarırdım, ama o az önce gitti. Fakat Yarbayım(?) burada… Artık, onunla konuşursunuz…”
       Adamcağız anlatadursun, ben, yanlış bir yere gelip gelmediğimi düşünmeye başlamıştım bile! Acaba beni yanlışlıkla askerî bir kışlaya mı göndermişlerdi? Askerler… Başçavuş… Albay… Yarbay…? Bütün bunlar ne demekti? Yoksa bana, yapmış olduğum askerliğimi ikinci kez yaptırmayı mı düşünüyorlardı?
       Başçavuş ile birlikte, Yarbayın odasına doğru ilerlerken, uzun koridor boyunca, meraklı bakışların hep üzerimde olduğunu hissetmiştim. Her taraf sanki bana rütbeli ve rütbesiz askerlerle dolu gibi geliyordu. Bunların arasında ben ne yapacaktım?
       Biraz sonra nizamiye kapısından geçerek asker ocağına ilk adımlarını atan acemi bir er gibi, Yarbayın odasına giriyor ve bir taraftan da kendi kendime;
       “Tamam… Teslim oluyorum artık!” diye mırıldanırken, bunun geriye dönüşünün olmayacağını biliyordum…

(*) 644 Sayılı Kanun; 1 Kasım 1983 tarihli ve 2937 Sayılı “Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Millî İstihbarat Teşkilâtı Kanunu” adı altında yenilenmiştir.

(DEVAMI YARINA)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz