Bir Uşak Çocuk

B

     Adım Tundi Onduna. Zana ile Tundi’nin oğullarıyım. Papaz vaftiz ettiği gün Joseph adını verdi bana. Ana tarafından Ndjem, baba tarafından ise Maka’yım. Irkım adam eti yiyenlerdenmiş. Ama beyaz adamların gelişinden beri tüm öbür insanların hayvan olmadığını anladık.
     Babamın ölümünün nedeni benmişim, öyle söyleniyor köyde. Irkımızı koruyan o eşsiz yılanla tanışmamın gerektiği gece, beyaz papazın yanına sığındım da ondan. Gilbert Baba ise beni Kutsal Ruh’un ona yönelttiğini söylüyor. Doğrusunu söylemek gerekirse ben oraya, zenci çocuklara kesme şeker dağıtan, kadın giysili, mısır püskülü gibi ak saçlı adama yakın oturmak için gitmiştim. Yeni dine katılmalarını istemek için kulübeden kulübeye dolaşan misyonerin ardından gelen bir bölük dinsiz gençtik biz. Misyoner birkaç kelime ‘Ndjemce’ biliyordu, ama öylesine kötü söylüyordu ki, bunlardan edepsizce anlamlar çıkıyordu sonunda. Herkesi çok eğlendiriyor, ona da oldukça başarı kazandırıyordu bu sözcükler. Tavuklara yem atar gibi bize kesme şeker fırlatıyordu. Sıyrılmış dizler, şişirilmiş gözler, sızlayan yaralar pahasına kazandığımız o tadına doyulmaz ak parçacıklardan bir tane olsun almak için girişilen gerçek bir savaştı bu. Bölüşme sahneleri kimi vakit dalaşmaya dönüşüyordu.
     İşte, anamın, oyun arkadaşım Tinati’nin anasıyla dövüşmeye gelmesi de böyle oldu. Burnumun kanamasına yol açan iki şekeri bırakmam için kolumu bükmüştü Tinati. Bu kavga neredeyse toplu bir katliama dönecekti. Çünkü karnını bir mızrakla deleceğini söyleyen Tinati’nin babasının kafasını yarmaya kalkıştı babam; komşular araya girdi de, ona engel oldular. Ortalık yatışınca, elinde bir hurma dalı, gözleri dönmüş babam, kulübenin ardına çağırdı beni.
     “Bütün olup bitenlerin nedeni sensin Tundi! Açgözlülüğün bir gün yok edecek bizi. Sanki burada yeterince yemek yemiyorsun! Dinsel törenin bir gün öncesinde, daha kim olduğunu bile bilmediğin bu kadın kılıklı beyaz adamdan şeker dilenmek için ırmağın öbür yakasına geçme isteğini duyuyorsun…”
     Babamı iyi tanırdım ben! Kırbacın büyülüsü vardı onda. Anama ya da bana, bir girişti mi ancak bir hafta sonra kendimize gelebilirdik. Ondan oldukça uzaktaydım; kırbacını havada şaklatarak yürüdü üzerime, bense durmadan geriliyordum.
     “Dur diyorum sana! Seni kovalayacak bacak yok bende… Bilirsin, haddini bildirmek için gerekirse yüz yıl bile beklerim. Buraya gel de çabuk bitirelim şu işi…”
     “Dayak yiyecek hiçbir şey yapmadım ki baba…” diyecek oldum.
     “Aaaaaaaaatieeee!” diye bağırdı. “Hiçbir şey yapmadığını söyleme yürekliliğinde bulunuyorsun demek. Boğazına düşkün biri olmasaydın, ananın damarlarında dolaşan o açgözlü kanı taşımasaydın eğer, o uğursuz beyazın size attığı bu şekerli nesneleri fareler gibi kapışmak için Fia’da bulunmayacaktın. Kolun bükülmeyecek, anan dövülmeyecekti; ben de yaşlı Tinati’nin kafasını kırma isteğini duymayacaktım kendimde. Durursan iyi edersin! Bir adım daha atarsan avradın say ananı…”
     Hemen durdum. Üzerime atıldı ve kamçısını şaklattı çıplak omuzlarımda. Güneş altındaki solucan örneği kıvranıyordum.
     “Bu yana dön ve kollarını kaldır da, bir gözünü çıkarmayayım.”
     “Bir daha yapmam, bağışla beni baba!” diye yalvardım.
     “Ne vakit seni dövmeye kalkışsam, aynı şeyi söylersin hep! Bugün öfkemi alana kadar dövmeliyim seni…”
     Bağıramazdım; çünkü bütün komşular ayağa kalkardı. Arkadaşlarım da beni kız yerine koyup, ‘yarının erkekleri olacak gençler’ derneğinden atıverirlerdi sonra. Babam kırbacı bir daha indirdi, ama ustalıkla kurtuldum bu kez.
     “Bir daha kaçarsan; anan avradın olsun!”
     Kaçıp kurtulmamı engellemek için, vuruşlarına kendimi uslu uslu bırakmaya zorlayan bu çağrıya başvuruyordu hep… Anan avradın olsun!
     “Sana karşı çıkmadım, sövmedim,” dedim. “Ama ne anam, ne de seninki avradım olamaz benim! Artık dayak yemek istemiyorum işte… O kadar!”
     “Benimle bu ağızla konuşmaya yüreğin var demek! Dölümün bir damlacığı böyle konuşsun benimle! Dur, yoksa lanetlerim seni!”
     Babamın soluğu kesiliyordu. Onu bu denli köpürmüş görmemiştim hiç. Gerilemeye devam ediyordum. Böylece, yüz metre kadar kulübelerin arkasında kovaladı beni.
     “Pekâlâ,” diye bağırdı. “Geceyi nerede geçireceksin bakalım! Anana bize sövdüğünü söyleyeceğim. Bir daha kulübeye zor dönersin sen!”
     Sırtını dönerek çekip gitti. Nerede barınacağımı bilmiyordum. Bir amcam vardı, ama uyuzdu; kabuklarından ötürü hiç sevmiyordum onu. Karısı da kendisi gibi bozulmuş balık kokardı. İzbelerine girmekten tiksiniyordum.
     Karanlık çökmüştü, ateşböcekleri görünüyordu. Akşam yemeğini bildiriyordu dibek tokmaklarının gürültüsü. Geri dönüp usulca kulübemizin ardına kadar sokularak toprak sıvalı duvarların çatlaklarından içeri bir göz attım. Babamın arkası dönüktü bana. İğrenç amcam da karşısında duruyordu. Yemek yiyiyorlardı birlikte.
     İki gün önce babamın tuzaklarından birinde bulduğumuz, yarısına dek karıncaların yediği oklu kirpinin güzel kokusu iştahımı artırıyordu. Anam oklu kirpi pişirmesiyle köyde nam salmıştı.
     “Mevsimin ilk kirpisi çok güzel olmuş,” dedi amcam ağzı dolu dolu.
     Tek sözcük söylemeden işaret parmağıyla duvarı gösterdi babam. Tuzakla avladığı tüm hayvanların kafatasları orada diziliydi.
     “Hepsini yiyin,” dedi anam. “Tundi’nin payını tencereye ayırdım.”
     Babam yerinden bir sıçrayışta kalktı, kekelemesinden kavgaya başlayacağını anladım.
     “Tundi’nin payını buraya getir,” diye kükredi. “Bu kirpiden yemeyecek o… Bana boyun eğmemenin ne demek olduğunu anlasın.”
     “Biliyorsun sabahtan beri bir şey yemedi. Ne yiyecek gelince?”
     “Hiçbir şey,” diye kestirip attı babam.
     “Size boyun eğmesini isterseniz aç bırakın onu,” diye ekledi amcam. “Bu oklu kirpi de eşsizmiş hani!”
     Anam kalkıp tencereyi getirdi. Babamla amcamın ellerinin içine daldığını gördüm. Sonra anamın ağladığını duydum. İşte bu an, yaşamımda, ilk kez babamı öldürmeyi aklımdan geçirdim.
     Fia’ya döndüm ve uzun süre durakladıktan sonra beyaz papazın kapısını çaldım. İçeri girdiğimde yemek yiyordu. El-kol işaretleriyle, kendisiyle birlikte gelmek istediğimi anlatınca, bütün dişleriyle sırıttı bana. Ağzı, hilâl biçimindeki Ay’ı andırıyordu. Yaklaşmamı işaret etti. Yemeğinin artıklarını uzattı; bana biraz yabancı, ama tatlıydılar. Konuşmamızı işaretlerle sürdürdük. Hoşuna gitmiştim.
     Saygıdeğer Peder Gilbert’in uşağı böyle oldum işte…
(Ferdinand Oyono-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi