En Önemlisi… Peynir Meselesi!..

E

       “Kendinizde bir değişiklik olduğunu hissediyor, aynalara ve mağaza vitrinlerine daha bir farklı bakıyorsunuz. En yakınlarınız bile sizi farklı bir gözle görüyor, size daha bir çekingen yaklaşıyor. Eee… Kolay değil. Bugüne bugün siz de bir gizli servis mensubusunuz. Katıldığınız ünitenin değişik birimlerinde anlatılanları dinliyor, verilen kitapları okuyor, talimatları ezberliyor, notlar çıkarıyorsunuz. Tabii her birimin size kendi penceresinden yaklaştığının da farkındasınız. Yetkililer, ağız birliği yapmışçasına en önemli görevin o birimin sorumluluğunda olduğunu ısrarla vurguluyor. Gelin görün ki, herkesin birleştiği ortak bir nokta var?..”

       Yarbay da, tıpkı başçavuş gibi sivil giyimliydi. Üzerinde, açık yeşil renkte takım elbise olmasına rağmen. Kravatını çıkarmış, bunaldığından veya günün yorgunluğundan olacak, beyaz gömleğinin üst düğmelerinden ikisini de açmıştı. Elinde yarısına kadar içilmiş bir sigara, odanın ortasında ayakta duruyordu. Yüzü, pencereye doğru dönüktü. Pek fazla gösterişli değildi, ama vücudu, her türlü fiziki tepkiye dayanacak sağlamlıkta görünüyordu.
       Yüzünde, taşıdığı sorumluluğun ortaya çıkardığı sorunların izlerini açıkça görmek mümkündü. Gözlerinde ise, sanki bugünü değil de, asırlar sonrasının olaylarını yaşayanların derin dalgınlığı seziliyordu. Acaba neler düşünüyordu? Bilemezdim ama onu ilk bakışta sevmiştim.
       Samimi bir biçimde bana dönerek;
       “Geç, otur bakalım şöyle… Yorgunsundur! Kalacağın yeri ayarlayana kadar biraz laflayalım!” dedi.
       Bu arada, sağdan soldan konuşmuş, babamın ne iş yaptığından, sağlık durumundan, benim askerlik ve öğrenimimden, her iki kardeşimin bu yıl hangi sınıfa gideceklerinden bahsetmiş, ancak, resmî hiçbir konuya değinmemişti. Yarbay, yirmi dakikalık bir süre içerisinde beni oldukça rahatlatmış, kafamdan bir türlü çıkartamadığım bütün o acayip his ve düşünceleri bir çırpıda derleyip toparlamış ve çöp sepetinin içine atıvermişti…
       Akşam olduğunda, bundan sonra kalacağım misafirhanenin iki kişilik bir odasında, tertemiz yatağıma uzandığımda, Yarbay’ın (*) idealimdeki bir kahraman gibi gönlüme yerleştiğini ve kalbimi fethettiğini anlamıştım. Ona hayran olmamak elimde değildi ki!
       Ertesi gün yanına çıkarıldığım Albay (*) ise, ona hiç benzemiyordu. Gayet uzun boylu ve tok sesliydi. Biraz daha zengin döşenmiş geniş makam odasının hakkını veriyor, üzerinde çeşitli dosyaların ve kitapların yığılı olduğu masasını bütün heybetiyle dolduruyordu. Konuştuğu zaman, kullanmış olduğu son sözcük, cümlesini henüz bitirmediği izlenimini veriyor, bu yüzden de karşısındaki insanı, sanki gerisi gelecekmiş gibi merak ve tereddütle bekletiyordu. Geniş ve açık alın yapısı ise, onun çok zeki bir insan olduğunu gösteriyordu. Herhalde bu kademelere, bileğinin hakkıyla gelmişti…
       Açık bir adaptasyon (**) dönemi geçiriyordum. Bu dönem, yeni başlayan bir personel için gerçekten çok önemliydi. Hiç tanımadıkları bir ortama, benim gibi içlerindeki korkuyla ve bir türlü hâkim olamadıkları duygularıyla gelen tecrübesiz insanlar, bu süre içerisinde rahatlatılıyor ve onlara, çalışacakları yerin, diğer normal devlet dairelerinden farklı bir özelliği olmadığı(?) konusu yavaş yavaş işleniyordu. Bu sırada, asla duyarlı ve özel konulara değinilmiyor, hep genel olarak ve çoğu zaman da havadan sudan sohbetler yapılıyordu.
       Daire içindeki bütün bölümleri tek tek gezdiriyorlar, orada çalışan personelle tanıştırıyorlar, tecrübeli müdürlerinin değerli nasihatlerinden istifade etmemi sağlıyorlardı. Ancak bu sırada, genel bir gözlem altında olduğumu da hissettiriyorlardı.
       Hiç unutmuyorum, günlerden cumartesiydi.(***) Öğleden evvel, peş peşe yaptığım üç görüşme, hafta sonu öncesinde ele alınması gereken en önemli sorunun ne olduğunu bana çok güzel öğretmişti!
       O gün, ilk görüştüğüm şubenin yetkilisi, kalın bıyıklarının altında kaybolmuş dudaklarını hiç oynatmadan;
       “Bak delikanlı! Ülkemizin içinde yer aldığı jeopolitik konum ve komşu komünist devletlerin izledikleri anarşist müdahaleci politika, her açıdan Türkiye’yi derinden etkilemeye ve yurt sathında resmî ve sivil tüm kurumlarda tamir olunmaz yaralar açmaya başlamıştır. Konu çok önemlidir… Çok önemli! Bunların uzun uzun konuşulması gerekir. Tabii biz de konuşacağız, ama daha sonra devam ederiz… Sen dolaşmana devam et… Dediğim gibi, daha sonra yine konuşuruz… Benim şimdi, peynir meselesini halletmem lazım!” demişti.
       Ne yapalım, ben de çok geçmeden başka bir bölüm sorumlusunun kapısını tıklatıp, “Gel!” komutuyla birlikte içeriye girmiştim. Hafif kilolu olan, ama kilolarını yüzünün sevimliliğiyle kapatan sempatik şahıs;
       “Ooo… Sen misin? Hoş geldin… Bana uğramana sevindim!” diyerek vakit kaybetmeksizin konuya girmişti.
       “Şeker kardeşim! Atatürk, İstiklâl Savaşı sırasında, büyük desteğini aldığı radikal dinci kesimin tekke ve zaviyelerini daha sonra neden kapattı? Düşünce yapılarını, kılık kıyafetlerini sonradan neden kabul etmedi? Ha… Neden? Çünkü demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini atarken, ileride onların ülke için en büyük yıkıcı, bölücü ve gerici tehdit unsurları olacağını biliyordu da onun için! Türkiye için en önemli mesele… Her neyse, bunları sırasıyla öğreneceksin… Zevkli ve değişik konulardır. Ama benim şimdi, peynir meselesi ile uğraşmam gerekiyor… Anlarsın ya? Bana müsaade…”
       Hiçbir şey anlamamıştım, ama benim gezime devam etmem gerekiyordu. Mesai saatinin bitimine daha yarım saat vardı. Bir başka bölümün kapısını çaldım.
       Odasından çıkma hazırlığı yapan ve üstüne giymiş olduğu bol bir elbisenin içinde kaybolmuş görünümü veren ufak tefek bir müdür, aceleyle;
       “Buraya doğru geldiğini gördüm ve seni özellikle bekledim!” dedi. “Sana, şimdilik şu notları vereyim… Hafta sonu rahat rahat okursun. Anlamadıklarını da işaret ediver. Haa… Kurşun kalem kullanmayı unutma! Pazartesi günü konuşur, ufak bir değerlendirme yaparız. Şimdi benim acele çıkmam lâzım… Malûm, peynir meselesi!”
       Hey Allah’ım, deli olacaktım! Bu “peynir meselesi”ne iyiden iyiye aklım takılmıştı. Dolaşmış olduğum üç bölümün en yetkili kişileri, tam Türkiye’nin en önemli meselelerinin neler olduğunu açıklarken, konuşmalarını yarıda kesmişler ve hep aynı şeyi tekrar etmişlerdi. Kendi bölümleriyle ilgili kısaca değindikleri özel konuların dışında, hepsinin tek ortak sorunu, bu “peynir meselesi”ydi! Pek tabii, benim tecrübesizlikten doğan acizliğim, bu önemli sorunun çözülmesine şimdilik imkân vermiyordu, ama ben de, yenilgiyi öyle çabuk kabul edenlerden biri değildim. Madem bir MİT mensubuydum… Bu bilinmezi mutlaka çözmem gerekiyordu.
       Ben de vakit kaybetmeksizin, odasını hızla terk ederek alt katlara giden ufak tefek müdürün peşine takıldım. Mübarek, sanki kuş olmuş uçuyordu. Son dönemeci döndüğünde, onu kantine girerken gördüm…
       Dairenin küçük kantini, ağzına kadar doluydu. Sanki bütün personel orada toplanmıştı. Bu insan kalabalığı içinde kendime bir yer bulmaya çalışırken, Albay, tüm heybetiyle içeriye girmiş ve deminden beri yükselen o korkunç uğultu birdenbire kesilivermişti. Demek ki, o da peynir meselesiyle ilgiliydi ve en yetkili amir sıfatıyla, bu soruna el koymaya gelmişti…
       Kantin görevlisi, birden sağlanan bu derin sessizlik içerisinde fırsatı yakalamışken;
       “Başkanım!” dedi. “Sizinkileri arabaya koydum… Filan … Bey’in de selam ve saygıları var!”
       Ben ne olduğunu hâlâ anlayamamıştım. Ortada bu kadar kişiyi ilgilendiren bir konunun olması, işin önemini daha da arttırıyordu. Ama kararlıydım, mutlaka bu meseleyi öğrenecektim!
       Albay dışarı çıktıktan sonra, etrafıma daha bir dikkatle bakmaya başladım. Kantin, yavaş yavaş boşalıyor, herkes elinde özenle hazırlanmış paketlerle çıkıp gidiyordu. Bense, henüz bir şey göremiyor ve bu telaş içerisinde hiç kimseye de bir soru soramıyordum. Çok geçmeden, kantinde tek başıma kaldığımı fark ettim…
       Kantin görevlisi, bu kez bana dönerek;
       “Sana kalmadı!” dedi. “Ama merak etme, bir dahaki sefere adını yazdırırsan, sana da getiririz! Bizim, … Devlet Üretme Çiftliği’nin peyniri, Türkiye’de bir tanedir… Bir tane! Hem, bizim için özel olarak hazırlanıyor… Tam yağlı… Birinci sınıf!”
       Nihayet, meselenin ne olduğunu öğrenmiştim. Demek gerçekten, o günün en önemli meselesi buydu? Karmaşık düşünceler içerisinde bahçeye çıkarken, gelecek sefer için mutlaka adımı yazdırmaya karar vermiştim. Bütün daireyi ayağa kaldıran bu yağlı peynirden tatmak, benim için artık şart olmuştu!..

(*)   Albay, Bölge Daire Başkanı, Yarbay da Bölge Daire Başkan Yardımcısıydı. Sonradan öğrendiğime göre, her ikisi de emekli subaylardı.
(**)  Adaptasyon: Uyma, uyum sağlama.
(***) O zamanlarda, Cumartesi günü de öğlene kadar normal mesai yapılıyordu.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz