Tasmalı Güvercin

T

     Padişah Debşelim, filozof Beydebâ’ya dedi ki:
     “Bir yalancının iki eski dostu birbirinden nasıl koparttığına ve ettiğinin yanına kâr kalmadığına dair anlattıklarını dinledim… Şimdi uygun görürsen, “birbirlerine gönülden bağlı arkadaşların nasıl tanıştıklarını ve aralarında ne tür bir yarar ilişkisinin ortaya çıktığını anlat.”
     Aldı sözü Beydebâ:
     “Akıllı kişi hiçbir şeyi dostlara denk tutmaz! Zira dostlar, iyilik ve güzelliklerin devamı için gayret eden, bir musibet geldiğinde teselli eden kaliteli kişilerdir. Bu mevzuya en iyi misal, tasmalı güvercin, fare, ceylan ve karga arasında kurulan dostluktur.”
Hükümdar merakla sordu: “Nasıl oldu bu?”
     Beydebâ anlattı:
     “Söylerler işte: Sekâvendecin eyaletine bağlı Dâher kenti civarında avı bol bir mıntıka varmış. Avcıların sık sık geldiği bir uğrak yeri… Orada bol yapraklı bir ağaçta, hikâyemizin kahramanlarından karganın yuvası varmış. Karga bir gün ağaca doğru yaklaşan bir avcı görür, kötü suratlı kaba saba bir herif; üstelik omzunda ağ, elinde de değnek vardır.
     Avcının gelişiyle endişelenen karga, kendi kendine söylenir:
     Adam durup dururken buraya gelmedi elbet! Ya benim canıma kıyacak ya başkasının… Bakayım hele ne yapacak hayırsız! Avcı ağını açar, üzerine hububat saçar, kıyıda bir kuytuya kayar… Çok geçmeden tasmalı güvercin çıkar sahneye… O, güvercinlerin başıdır ve yanında bir sürü güvercin vardır. Hepsi de üşüşürler tanelerin üstüne, tek tek kursaklarına indirirlerken ağa takılırlar! Avcı ellerini ovuşturarak gelir, keyfi gıcır adam yaklaşır güvercinlere. Hayvancıklar tuzakta çırpınmakta, kurtuluş çaresi aramaktadır. Tasmalı güvercin der ki:
     ‘Derdinize çare ararken aranızdaki dayanışmayı bozmayın! Hiçbirinizin canı, yanı başındaki arkadaşının canından tatlı gelmemeli size! Şimdi hepimiz birbirimize yardım etmeli, ansızın tek kuş gibi kanatlarımızı çırparak havalanmalıyız. Böylece her fert, yekdiğeri sayesinde kurtuluşa ulaşacaktır!’
     Güvercinler toparlanırlar, bir sıçrayış yaparlar; toplu dayanışma sayesinde ağı kaldırıp havaya yükselirler… Ama avcı ümidini kesmez, biraz sonra onların düşeceğini sanır. Bu esnada karga kendi kendine: “Güvercinleri takip etmeli ve işin nereye varacağını görmeliyim,” der.
     Güvercinlerin başı etrafına bakınır ve avcının arkadan geldiğini farkeder, arkadaşlarına dönerek der ki:
     ‘Şu kurnaz avcı bizi takip etmekte kararlı gözüküyor! Eğer açıkta uçmaya devam edersek hep bizi takip edecektir, gizli kalamayız ona! Ama insanların oturduğu şenlikli yerlere yönelirsek ondan gizlenmiş oluruz, çekip gider ve bize ilişmez. Daha sonra falan yerdeki fare dostuma gideriz. O bizim ağı parçalar dişleriyle…’
     Güvercinler söyleneni yapar, avcı onlardan ümidini keser, hevesi kursağında kalır, geri döner. Karga ise takibe devam eder. Tasmalı güvercin diğerlerini ardına takarak farenin yanına gelir; herkese emreder, yere konsunlar diye. Fare çeşitli tehlikeler zuhur ettiğinde rahatça kaçabilmek için zamanında delik kazmış tedbirli bir hayvandır. Bizim güvercin başı onu kendi adıyla “Zeyrek, Zeyrek!” diye çağırır. Fare, derhal deliğinden çıkarak;
     “Sen kimsin?” diye sorar.
     “Ben dostun Tasmalı güvercin!” diye cevap verir beriki.
     Fare koşarak gelir;
     “Vay, sen bu tehlikeli duruma nasıl düştün?” diye sorar.
     Güvercin alır sözü:
     “Sen de iyi bilirsin ki, insanın başına gelen iyi kötü her hâdise evvelce yazılmış bir kaderin mahsulüdür. İşte başıma gelen musibetin temel sebebi budur aslında. Ve şu kesin bir hakikattir ki benden daha iyi imkânlarla donatılmış güçlü biri de alınyazısından kurtulamaz. Güneş ve ay bile takdir edilen günde ‘tutulur’, kaçamazlar kaderlerinden…”
     Fare bu kısa vaazı dinledikten sonra ağın ilmeklerini kesmeye başlar. Güvercin başı:
“Önce diğer güvercinlerin düğümlerini kes, sonra bana gel!” der. Ama güvercin kaç kere bu uyarıyı yapsa da fare onu dinlemez, önce ondan başlar; bir yandan da çıkışır:
“Amma tekrar ettin şu sözü! Sanki senin kurtulmaya ihtiyacın yok! Kendine acımıyor, öz benliğinin hukukunu ihmal ediyorsun!”
     Fare, kuşların ağını kemirmeye devam eder. Güvercin başı endişeyle konuşur:
     “Korkum şu: Benim düğümümü kemirmekle işe başlarsan buradaki işin bitince bıkarsın ve diğer arkadaşlara bakmazsın! Yani tembellik etmenden korkuyorum! Ama iyi bilirim ki sen önce arkadaşlarımın işini halletmeye çalışırsan, ben sonuncu da olsam hiç durmadan çalışır, bıkmadan usanmadan kemirir ve nihayet beni de kurtarırsın!
     Fare heyecanla bağırır:
     “İşte, bu yüzden seviyorum ya seni! Sana olan muhabbetim nasıl artmasın şimdi!”
     Ve fare, koca ağı ilmek ilmek dişlemeye koyulur, işin sonuna gelir, güvercin başını da kurtarır. Karga farenin yaptıklarına şahit olunca onunla dost olmak istedi. Yaklaştı, adıyla seslendi. Fare, deliğinden başını çıkardı ve sordu:
     “Ne istiyorsun?”
     Karga:
“Seninle dost olmak!”
     “Aramızda bir münasebet mi kuruldu ki dostluk teklifinde bulunuyorsun? Akıllı kişi yolunu yordamını bildiği işin peşine düşer, bilmediği işe burnunu sokmaz. Hakikatte sen bir avcısın, ben ise senin mezenim!”
     Karga:
“Evet, sen benim için bir av konumundasın; ama seni mideye indirmem bana ahım şahım bir fayda sağlamaz, ihtiyaçlarımı gidermez. Oysa senin dostluğunu kazanmak, senin zannettiğinden çok daha önemlidir benim için. Senden arkadaşlık istirham ettiğimde beni eli boş çevirmek sana asla yakışmaz. Beni sana çeken güzel huyun, yüksek karakterin gün gibi aşikâr ve kesin bir hakikattir. Evet, sen bu üstün yanını açığa vurmak istemedin ama akıllı kişi faziletini ne denli gizlemeye çalışsa da ortaya çıkar, ışık gibi aydın olur herkese! Nitekim güzelim misk de bir yere hapsedilir, gözlerden ırak tutulur; ama bu perdeleniş, ortalığın şahane bir rayihayla şenlenmesine mâni olmaz!”
     Bu uzun iltifatlar üzerine fare alır sözü:
     “Bak, husumetin en katısı, karakter sebebiyle zuhur edendir; bu da iki türlüdür. Biri, fil ile arslan arasında vuku bulduğu üzere dengi dengine bir düşmanlıktır ki, bazen arslan fili, bazen de fil arslanı öldürür. Diğeri de hasımlardan birinin ötekine baştan çıktığı, mutlak galip olduğu düşmanlıktır: kediyle yahut senle benim aramdaki düşmanlık gibi! Bilirsin ki bu tür husumette zarar hep bana olur, sana bir şey olmaz!
     Böyle durumlarda doğacak bir arkadaşlığa gelince: Kesin bir gerçektir ki, su uzun uzun kaynatılıp iyice ısınsa da ateşe döküldükte yine kül eder yine kül eder! Zira tabiatı budur!
     İşte böyle, düşmanıyla dost olan kişi, koynunda yılan besleyen ahmak gibidir. Aklı olan, elbet arkadaş olamaz kurnaz bir düşmanla!”
     Karga aldı sözü:
     “Ne demek istediğini anladım. Ancak sen erdemin sayesinde doğru kararlar verecek birisin, sözümün hakikat olduğunu anlarsın: “Aramızda dostluğa imkân yok!” demeyecek birisin sen! Akıllı ve asil kişiler yaptıkları iyiliğe karşılık beklemezler, iyiler arasında arkadaşlık çabuk kurulur, kolay kolay kesilmez! Bir misal verecek olursak altın sürahiden bahsedebiliriz. Bu sürahi kolay kolay yarılmaz ve çatlamaz… Diyelim ki kırıldı, çatladı; derhal tamir edilebilir, lehimlenebilir.
     Oysa kötüler arasındaki dostluk ansızın bitebilir, tekrar kurulması ise yıllar alabilir. Buna örnek, toprak testidir. Çok küçük bir baskıyla hemen kırılabilir ama bir araya getirip onarılması ve eski halini alması asla mümkün değildir.
     Şahsiyetli kişi, kendi gibi şahsiyetli olanı sever. Adi ve seviyesiz kişi ise ancak bir yarar umudu veya tehlike kaygısıyla arkadaşlık kurar… Ben senin dostluğuna, iyiliğine muhtacım! Sen asil birisin! Benle dost olmadıkça yemek yemeyecek, kapından ayrılmayacağım!”
     Fare aldı sözü:
     “Tamam, teklifini kabul ediyorum: artık dostuz. Ben sebepsiz yere hiç kimsenin talebini reddetmiş değilim… Seninle ilk anda yaptığım konuşma, emniyet ve itimat hususunda titiz biri olduğumu göstermek istediğim için biraz tedirgin geçti. Sen bana vefasızlık etme niyetindeysen, en başta “fare kolay bir lokma, hemen aldanıyor; tav oluyor” demeyesin diye bu üslûbu seçtim.”
     Bu açıklamayı yapan fare delikten çıktı, kapının kenarında durdu. Karga usulca seslendi:
“Niçin yanıma gelmiyor, canciğer dostum olmuyorsun? Hâlâ mütereddit misin bana karşı?”
     Fare cevap verdi:
     “Dünya ehli, iki şeyi birbirlerine takdim ederek dostluk peyda ederler aralarında: Can ve mal! Birbirlerine canlarını sunabilenler hakiki, samimi dostlardır. Mallarını sunanlar ise birbirleriyle yardımlaşan, karşılıklı istifade imkânıyla mutlu olan kişilerdir.
     Dünya menfaati için iyilik yapan, eli açık davranan kişi, kuşlara tane atan avcıya benzer. Avcı hububatı kuş sürüsüne atarken elbet kuşların menfaatini düşünmez, amaç “avlamak”tır.
     Kişinin can sunması, elbette daha mühimdir mal sunmasından. Ben de senden can garantisi aldım, sana canımı sundum. Senin yanına gelememişsem, asla sana güvensizlik besliyor oluşumdan değildir. Ama bilirim ki senin pek çok arkadaşın var ve onların sureti seninki gibi olsa da fikri ve görüşü seninki gibi değil. Fareler zahidin yemeğini aşırıyorlar!”
     Karga aldı sözü:
     “Dostluğun alâmetlerinden biri de dostun dostuna dost, düşmanına düşman olmaktır. Benim hiç bir dostum yoktur sana düşmanlık edecek, seni sevmeyecek… Şu da var ki benim türümden olup da sana düşmanlık edecek biri çıkarsa onunla tüm ilişkimi kesmek, inan çok kolaydır bana!”
     Böylece fare karganın yanına geldi, kucaklaştılar. Samimi bir dostluk havası esti. Birbirleriyle huzur buldular Aradan bir kaç gün geçtikten sonra karga şöyle der fareye:
     “Senin deliğin insanların gelip geçtiği, sürekli kullandığı yola epey yakın. Bazı afacanların seni taşlayacağından endişe ediyorum. Benim cümle âleme ırak bir mekânım var, o civarda bir kaplumbağa dostum ikamet ediyor; balığı bol, bereketli bir yer orası, yiyecekleri rahatça temin edebiliriz orada… Evet, huzur içinde hayat sürmemiz için seni oraya davet ediyorum.”
     Fare aldı sözü:
     “Tamam, arzuladığın yere vardığımızda sana enteresan hikâyeler anlatacağım. Şimdi nasıl istersen öyle çıkalım yola!”
     Böylece karga fareyi kuyruğundan tutar, havalanır. Nihayet bahsettiği yere gelir. Kaplumbağanın bulunduğu gözeye yaklaştıkları zaman fareyle yanyana bir karga gören kaplumbağa irkilir, gelenin eski dostu olduğunu ilk anda anlayamaz. Karga kaplumbağaya seslenir, o da yanına çıkıp sorar:
     “Nereden böyle?”
     Karga, güvercinleri takibinden itibaren o âna kadar cereyan eden tüm hikâyeyi anlatır kaplumbağaya. Kaplumbağa farenin ahvâlini dinleyince onun zekâsına ve vefasına hayran olur, “Hoş geldin!” diye iltifatlar yağdırır ve sorar:
     “Hangi rüzgâr attı seni buralara?”
     Bu arada karga, fareye eğilerek mırıldanır:
     “Hadi bana anlatacağını söylediğin hikâyelerle beraber kaplumbağa kardeşimin sorusuna cevap ver. Aramızda geçenleri anlat. O, benimle aynı mevkide sayılır senin için…”
     Fare alır sözü:
     “Hayatımın ilk yılları Mârût kentinde âbid bir adamın yanında geçti. Onun ailesi, çoluğu çocuğu yoktu. Her gün kendisine getirilen bir sepet yiyecekten ihtiyacı kadarını yer, geri kalanını bir köşeye asardı. Ben âbidi seyreder, o evden çıkar çıkmaz sepete sıçrar, ne bulursam mideye indirir yahut diğer farelere atardım. Âbid kişi sepeti benim ulaşamayacağım bir noktaya asmak için epey deneme yaptıysa da başarılı olamadı.
     Bir gece misafir geldi ona. Yemek yediler, sohbete başladılar. Âbid misafire soruverdi;
     “Nereden geldin, nereye gitme niyetindesin?”
     Adamın gezmediği ülke, görmediği enteresan hadise kalmamış. Uzun uzadıya anlattı gezdiği şehirleri, gördüğü acayiplikleri…
     Bu esnada âbid beni sepetten uzak tutmak için iki de bir elini kaldırıyor, hamle ediyordu benim tarafıma! Gezgin misafir buna içerledi ve sertçe bağırdı:
     “Ben sana laf anlatıyorum, sen ise hiç takmıyorsun beni! Tamam; madem öyle, niye soru sordun o zaman bana?”
     Âbid özür diledi ve mırıldandı:
     “Fare kovalamak için elimi çırpıyorum. Şu meret hayvancık beni acze düşürdü. Eve ne bıraksam tırtıklıyor, hemen iç ediyor!”
     Misafir sordu:
     “Bir tek fare mi, yoksa birden fazla fare mi var ortada?”
     Âbid cevap verdi:
     “Evin faresi çok… Ama içlerinden biri var ki beni resmen aldattı, çare bulamıyorum ona karşı!”
     Misafir:
“Senin halin şu sözü hatırlattı: adamın biri bir kadın hakkında demiş ki; “Bu kadın, ayıklanmış susam verip ayıklanmamış olanı satın alıyorsa elbet bir sebebi vardır!”
     Âbid sordu:
     “Nedir işin aslı?”
     Misafir anlattı:
     “Bir kez falan şehirde oturan bir adamın misafiri olmuştum. Beraber akşam yemeği yedik. Sonra adam yatağımı hazırladı, kendisi de eşiyle beraber kendi yatağına çekildi. Benimle onların arasında saz bir perde vardı. Sabaha doğru bir aralık erkeğin karısına şöyle söylediğini işittim:
     “Yarın yemeğe birkaç arkadaş çağıracağım, onlara yemek hazırlarsan iyi olur…”
     Kadın cevap verdi:
     “Bu da nereden çıktı? Evinde çoluk çocuğuna ancak yetecek yiyeceğin var! Bir de kalkmış misafir çağırıyorsun! Sen değil misin yarına azık ayırmayan, iki şeyi üst üste koyup biriktirmeyen?”
     Adam cevap verdi:
     “Yemek olarak ikram ettiğimiz veya insanların yararına sunduğumuz hiç bir şeye pişman olma! Zira toplayan ve yığan kişi, kurdun akıbetine uğrar!”
     Kadın:
“Bu nasıl olmuş?”
     Adam:
“Hikâyeye göre avcının biri yayını, okunu hazır edip çıkar; fazla ilerlemeden bir ceylan vurur. Ceylan sırtında evine dönerken karşısına bir yaban domuzu çıkar, ona attığı ok isabet ettiyse de hayvan can havliyle hamle yapar, avcıya yetişir sivri dişleriyle vurduğu anda avcının yayı uçar elinden ve ikisi de ölür! O civardan geçen bir kurt ceylan, adam ve domuzdan oluşan cesetleri görünce: “Bak sen! Adam, ceylan ve domuz bana günlerce yeter… Ben ziyafetime şu yay kirişiyle başlayayım!” der. Kurt kirişi kemirmeye başlayınca kiriş ansızın kopar, yayın eğri ucu fırlar kurdun boğazına ve hayvan ölür! Bunu sana toplayıp yığmanın nihayette hiç bir fayda sağlamayacağını anlayasın diye anlattım.”
     Öğüt ve hikâyeden epey etkilenen kadın şöyle der:
     “Ne güzel söyledin! Yanımızda altı yedi kişiye yetecek kadar pirinç ve susam var. Sabahleyin erkenden yemek yapmaya başlayacağım! İstediğini davet et!”
     Kadın sabahleyin susamı alır, kabuğundan ayıklar, kuruması için güneşe yayar. Çocuklarından birine der ki:
     “Aman ha! Dikkat et, kuşlar ve köpekler susama dadanmasın!”
     Böylece kadın kendi işine koyulur. Ama çocuk bekçiliği yapamaz. Derken bir köpek gelir susamı bozar. Kadın susamdan iğrenir, ondan yemek yapılmasını istemez, dosdoğru çarşıya götürür, bir satıcıya teslim eder, aynı ölçekte ayıklanmamış susam karşılığında! İşte ben de o sırada çarşıdaydım, adamın biri şöyle diyordu: “Muhakkak bir sebebi var, bu kadının ayıklanmışı teslim edip ayıklanmamışı almasında!”
     Misafir konuşmaya devam eder:
     “İşte, aynı söz şu fare için geçerlidir ki herhangi bir sebep zikretmeden onun seni yendiğini, şikâyet ettiğin hususta daima seni acze düşürdüğünü söyleyip durdun ya! Haydi, bana bir kazma bul! Onun deliğini kazabilir, nereden gelip nereye gittiğini, neler yaptığını anlayabilirim belki!”
     Âbid ev sahibi hemen harekete geçti, komşusundan bir kazma aldı emanet… Benim deliğimde ta ne zaman ve kim tarafından konduğunu bilmediğim bir kese vardı, içinde de yüz altın!
     Misafir kazdı, kazdı, altınlara ulaştı; âbide dönüp dedi ki:
     “Bu farenin, bulunduğu yerden rahatça sıçrayabilmesinin sebebi şu altınlardır! Zira para ona kuvvet veriyor, kendine itimat ve fikir telkin ediyordu. Bundan böyle, onun oradan, her zamanki yerinden sıçramadığını göreceksin!”
     Fare anlatmaya devam ediyor:
     “Ertesi gün beraberimdeki fareler toplanıp. “Acıktık, ümidimiz sensin!” dediler bana. Yanımdaki farelerle birlikte sepete her zaman sıçradığım yere gittim, bir kaç hamle ettim ama yapamadım… Böylece acziyetim gün gibi ortaya çıktı fareler cemaatının huzurunda, onların aralarında şöyle söylendiğini duyuyordum:
     “Bırakın şu beceriksizi, ondan ümidinizi kesin! Kimseye hayrı dokunmaz artık! Öyle görülüyor ki kendisine bakacak kişiye muhtaç gibi!”
     Fareler cemaatı beni bir kenarda bıraktılar, hasımlarımın safına geçtiler, tam bir vefasızlık misali oldular. Öteden beri bana kin güden, beni kıskananların yanında çekiştirmeye başladılar beni…
     İşte o zaman, kendi kendime dedim ki:
     “Arkadaşlar, yardımcılar ve dostlar meğer mal, menfaat ve para ile var… Artık kesin biliyorum ki parası ve gücü olmayan kişi bir şey yapmak istedikçe, mahrumiyet onu alıkoyacaktır muradından… Tıpkı kış yağmurlarından arta kalan hiç bir nehre ulaşamadan olduğu yerde toprak tarafından emilen su gibi!
     Anladım ki iyi dostları olmayan kişi, kimsesiz gibidir. Evladı olmayanın, ünü ve hâtırası olmayacaktır. Serveti olmayanın ise aklı da yok, dünyası ve ahireti de tehlikede! Zira insan fakirliğin pençesine düşmeye görsün, yakınları ve ahbapları da ondan ilişiğini keser… Ancak çorak arazide yetişen ve her tarafından kemirilip cılızlaşan ağaçtır; milletin malına muhtaç, ellere el açan fakiri en iyi anlatan misal.
     Ve gördüm ki fakirlik belâların başıdır, kişiyi dedikodu nesnesi haline getirir. Herkesin nefretini ve istihza dolu bakışlarını çeker fakirlik… İnsan fakirleşti mi evvelce onu emin sayan kişi suçlamaya başlayacaktır onu! Zamanında ona karşı müspet düşünenlerin rengi değişecek, hakkında kötü zan beslemeye başlayacaklardır.
     Biri suç işler, kabahat fakirin başına yıkılır. Zengin için övünç vesilesi olan her huy ve davranış, fakir için sadece yerilme vesilesidir. Fakir cesur ise ona deli derler; cömert olsa müsrif derler; uysal olsa âciz derler; vakur davransa ahmak derler.
Bu durumda hiç kuşku yok ki ölüm, insanı dilenciliğe; özellikle de cimri, alçak, karaktersiz kişilerden istemeye iten yoksulluktan ehvendir! Yine hiç kuşku duyulmaz ki asil ruhlu birine: “elini yılanın ağzına sokup oradan zehir çıkararak yutmak mı kolay, cimri ve habis ruhlu birinden bir hacet istemek mi?” diye sorulsa, elbet ilk şıkkı tercih ederdi.”
     Fare devam ediyor:
     “Misafir paralan alınca abide paylaştı, bunu gördüm. Abide kendi payını bir keseye yerleştirip gece çöktüğünde yanı başına bıraktı. Ben o altınlara göz dikmiştim, bir kısmını ele geçirip yuvama götürmeliydim. İnanıyordum ki bu altınlar sayesinde gücüm artacak, bazı dostlarım yine bana dönecek… Bu amaçla, uyuyan abide yöneldim; ama herifin başucuna vardığımda karşımda ötekini, yani misafiri buldum! Adamın elinde koca bir değnek vardı, feci bir darbe indirdi başıma! Can havliyle sıçradım, yuvama koştum. Ama yaramın ağrısı dinince aç gözlülüğün ateşi beni yine kavurdu; heveslendim paraya ve vardım oraya; misafir elinde değneğiyle beni gözlüyor! Bu sefer öyle müthiş vurdu ki kan çıktı! Takla attım, olduğun yerde döndüm… Yuvama düştüğümde baygındım…
     Mal ve servetten tiksindim. Paranın adı anıldıkça ürperiyor, endişeyle titriyordum. Sonra kesin anladım ki kişiyi dünyada musibete duçar eden şey, sonu gelmez ihtiraslar ve aç gözlülüktür. Dünyaya âşık olan daima musibet, meşakkat ve koşuşturma içinde olacaktır. Ancak şunu da bildim ki rızık uğruna uzun ve yorucu yolculuklara çıkmak, malını minnet altında bırakmadan cömertçe veren kişiye el açmaktan daha kolaydır!
     Kanaat gibi güzel bir huy yoktur. Bilge kişiler derler ki:
     “Akıllılık dersen tedbir gibisi; takva dersen zulme başvurmama gibisi; asalet dersen güzel huy gibisi ve zenginlik dersen kanaat gibisi yok. İnsanı azimli, dayanıklı ve tahammüllü kılan şey, özbenliğindendir. En üstün huy, merhametli olmaktır. Sevginin başı sevilene güvenmektir. İleri görüşlülüğün temel ilkesi, olacağı olmayacaktan ayırmaktır. Derler ki: dilsizlik, yalan söylemekten iyidir. Fakirlik el malı yiyerek hava atmaktan iyidir.”
      Fare devam ediyor:
     “İşte budur maceram. Artık hâlimden memnunum. Kanaatkâr biriyim şimdi… Âbidin evinden çıkıp kıra taşındığımda bir güvercinle dost olmuştum. Onun sayesinde kargayla da ahbap oldum. Sonra karga geldi, seninle onun arasındaki güzel ilişkiden bahsetti; sana gelmek istediğini söyledi. Ben de onunla yanyana sana gelmeyi arzu ettim, yalnız olmak hoş değildi… Zaten hangi eğlence, hangi neşe ahbaplarla beraber olmaktan doğan sevince denktir ki? Ve hangi acı dostlardan ayrılığa denktir? Epey tecrübe edindikten sonra kesin olarak bildim ki, aklı başında olan kişi, ihtiyacından fazlasını istememeli şu dünyadan! İhtiyacı ne mi? Sağlıklı kalabilmesine ve geçimini sağlayabilmesine vesile olacak kadar yiyecek, içecek… Bir kişiye tüm dünya her şeyiyle verilse, o ancak ihtiyacı kadar faydalanabilir bu fırsattan. Bu fikirlerle geldim sana, kargayı da yanıma alarak… Ben senin kardeşinim, sen de bana öyle bakmalısın…”
     Fare sözlerini bitirdikten kaplumbağa nezâketle söz aldı:
     “Gözümü bile kırpmadan dinledim sözlerini! Ne güzel şeyler söylüyorsun. Ancak seni dinlerken şunu hissettim ki fakirliğin, gurbet elde kalışın ve ekonomik durumunun bozulması benliğinin derinliklerinde yaralar açmıştır. Sen bunlarla alâkalı konuştun. Artık rahatla! At bunları içinden! Gönlünü ferah tut! Bilmelisin ki söz güzelliği, davranış güzelliği ve dürüstlükle kemâle erer. Hasta derdinin devasını biliyorsa kendini hemen tedavi ettirmelidir; yoksa bu bilgi ona bir fayda sağlamaz, hastalığını hafifletmez, acısını dindirmez. Sen aklını kullan, malının yokluğuna üzülme! Zira şahsiyetli, kaliteli kişi servet sahibi olmasa da saygı görür! İninde çömelip otursa da kendisinden korkulan arslan gibi… Şahsiyetsiz zengin ise ne denli geniş bir servete sahip olursa olsun aşağılanacak ve alay mevzuu olacaktır, altın tasmalar ve halhallar takılmış değersiz köpek gibi!
     Vatanından ırak kalırsan bunu büyütme gözünde! Zira akıllı kişi için gurbet yoktur, nereye giderse gitsin gücünü ve heybetini muhafaza eden arslan gibidir o! Sen meziyetlerini koru, kendini muhafaza et; su nasıl yatağını bulursa iyilik ve güzellik de bulur seni! İyilik ve yücelik, azimli ve basiretli kişiler için vardır; onlar için yaratılmıştır. Tembel ve kararsızlara gelince, iyilik ve güzel hal onlara yâr olmaz! İçi göçmüş kocamış adamla genç ve delişmen bir kadın ne kadar dost olabilir ki? Uymaz onun zevkine!
     Bazı şeyler vardır ki devamsız, kararsızdır: yaz bulutunun gölgesi, kötülerin dostluğu, temeli atılmadan dikilen bina, yalan haber ve fazla para… Aklı başında olan kişi “param az” diye üzülmez. Zira akıllı kişinin sermayesi aklıdır, bir de evvelce yaptığı iyi işlerdir. O, yaptığı işin elinden çıkmayacağına, yapmadığı bir şeyden ötürü de cezalandırılmayacağına, fırça yemeyeceğine emindir. Böyle üstün ve çalışkan kişiler, ahireti asla bir kenara atmamalıdırlar. Zira ölüm ansızın gelir, vakitsiz yakalar.
     Dostum! Hakikatte sen bu ilminle benim öğütlerime ihtiyaç duyacak biri değilsin. Ama dostluğun hakkı öğüttür, bunu yerine getirdim. Sen bizim kardeşimizsin! Yanımızdaki her şey aynı zamanda senindir, sana bağışlanmıştır!”
     Karga kaplumbağanın fareye söylediklerini dinler; onun verdiği cevaba, yağdırdığı iltifatlara memnun olur ve der ki:
     “Hakikaten beni sevindirdin, asil davrandın! Sen bu özelliğinden ötürü elbette lâyıksın sevindirilmeye! Dünyada en sevinçli, en huzurlu kimdir dersen: evi iyi dostlarla şenlenen kişidir derim! Böyle bir kişi, daima yanı başında yüksek ruhlu dostlardan müteşekkil bir tayfa bulundurur. O, onlarla mesut, onlar da onunla mesut! Böyle bir ev sahibi, aziz dostlarının arzularını yerine getirme hususunda pusuda bekleyen bir avcı gibi davranır. Mert kişinin ayağı sürçtükçe onun elinden tutacak kişi de elbet mert biri olacaktır. Dev bir fil çamura battıkça kendisi gibi filler tarafından kurtarılır nitekim…”
     Karganın bu güzel sözleriyle üç dost arasındaki sohbet koyulaşırken bir ceylan koşa koşa oraya geldi. Kaplumbağa korkuyla suya daldı, fare oracıktaki deliğe girdi, karga da ağaca kondu. Daha sonra ceylanın çevresinde daireler çizerek uçan karga etrafa bakınır, bu telaşlı hayvanın arkasında bir takipçi var mı diye. Fakat bir şey göremez. Böylece fareye ve kaplumbağaya seslenir, onlar da ortaya çıkarlar.
     Kaplumbağa ceylanın suya baktığını görünce:
     “İç, susuzluğunu gider! Korkmana gerek yok!” der.
     Ceylan yaklaşır, kaplumbağa ona dönerek:
     “Merhaba, hoş geldin!” der ve biraz duraklayıp devam eder:
     “Nereden böyle telaşlı telaşlı?”
     Ceylan cevap verir:
     “Şu karşıki merada otlardım. Ama hain avcılar beni hep oradan oraya kovalayıp takip ediyor. Bu gün de uzaktan bir adam silueti gördüm, avcı olmasından endişe ettim…”
Kaplumbağa:
“Artık rahatla, korkma! Biz buralarda hiç avcı görmedik. Sana güzel bir mekân, kalıcı bir dostluk sunuyoruz; yerimizde su bol, ot çoktur. Gel bizimle ahbap ol!”
     Böylece ceylan onlarla beraber kalmaya başladı. Onların hoş bir gölgelikleri vardı. Orada toplanır, sohbete dalar, mazideki hâdiselerden bahsederlerdi.
     Yine bir gün karga, fare ve kaplumbağa gölgeliğe geldi, lakin ceylan gelmedi. Bir süre beklediler onu. Başına bir şey mi geldi diye endişelendiler. Fare ve kaplumbağa, kargaya dönerek:
     “Etrafımızda bir tehlike görüyor musun?” dediler.
     Karga havalandı, daireler çizdi, etrafı süzdü. Bir de ne görsün? Ceylan tuzağa düşmüş çırpınıyor! Süratle dostlarının yanına vardı, durumu anlattı. Kaplumbağa ile karga, fareye dönerek:
     “Bu meseleyi ancak sen halledebilirsin! Haydi, dostumuza yardım et!” dediler.
     Fare “tamam!” deyip seğirtti, ceylanın yanına vardı. Hemen soruverdi:
     “Sen gayet dikkatli, ürkek ve akıllı biriydin! Nasıl düştün bu belaya?”
     “Akıl, kaderi yenebilir mi ki?” diye cevapladı ceylan.
     Bu arada kaplumbağa da yanaştı oraya. Ceylan kaygıyla döndü sevgili dostuna:
     “Buraya gelmen hiç de iyi olmadı! Fare şu anda ipleri kesmiş olsa ve avcı buraya damlasa tabana kuvvet kaçabilirim ben, fare de giriverir bir çatlağa! Karga desen hemen uçar! Ama sen ağırsın, öyle hadi deyince kalkıp koşamazsın! Avcının sana bir iş etmesinden korkuyorum!”
     Kaplumbağa cevap verdi:
     “Dostlardan ayrı yaşamak ne mümkün! Dostun dosttan kopması ne demektir? Neşeden mahrumiyet, gönüle acı düşmesi ve göze perde çekilmesi demektir!”
     Kaplumbağanın bu içten gelen sözleri henüz bitmemişti ki avcı yanaştı ve az ilerde belirdi. Tam o anda fare, tuzağın ipini halletmişti!
     Ceylan can havliyle ileri atılıp koştu, karga halkalar çizerek uçtu, fare de bir deliğe girdi. Ortada kaplumbağadan başkası kalmadı. Avcı ağın iplerini parçalanmış görünce sağa bakar, sola bakar; yerinde yavaş yavaş kımıldamaya çalışan kaplumbağadan başkasını göremez oracıkta. Tutar kaplumbağayı, bağlar bir yere. Karga, fare ve ceylan derhal bir araya gelirler; kaplumbağanın bağlandığını görüp, üzülürler. Fare der ki:
     “Yağmurdan çıkıyoruz, doluya tutuluyoruz! Bir musibetten kurtulduk, daha zorlusu geldi. Ne kadar doğru bir söz: “Kişinin ayağı sürçmedikçe talihi yaver gider. Bir de sürçmeye görsün, düz arazide takla atar ve düşmeye devam eder” Ben en iyi arkadaşımız olan kaplumbağa için kaygılanıyorum. O, herhangi bir karşılık için dostluk kurmadı bizimle. Asil ve yüce ruhlu olduğu için arkadaş oldu bize! Bu dostluk, baba ile oğul arasındaki yakınlıktan da yüksektir; ancak ölüm ayırır böyle arkadaşları birbirinden!
     Ah yazık o bedene ki daim musibet yağar üstüne! Halden hâle geçiliyor ve hiç bir neşe daimî olmuyor! Doğan yıldızın daima batması, batan yıldızın yeniden doğması gibi! Yara kabuk bağladıktan sonra deşilir ve cerahat akar ya hani, işte o anki eleme benzer bir arada geçen bunca güzel andan sonra can dostlardan kopuş acısı! Yüreğim yanıyor dostlarım!”
     Ceylan ile karga fareye dediler ki:
     “Evet, biz de seninle aynı kederi paylaşıyoruz. Ama bu sözlerin bir fayda sağlamaz kaplumbağaya. Durumumuzu ne güzel anlatıyor şu söz: “İnsanlar belâ ile güvenilir kişi alışverişle; kadın ve çocuklar fakirlikle; dostlar da ansızın gelen felâketlerle imtihan olur. Kaliteli, kalitesizden böyle anlarda ayrılır.”
     Fare dedi ki:
     “Şöyle bir çare buldum: Ceylan dostumuz, sen ortaya çıkmalı ve avcının görebileceği bir yerde yaralıymış gibi düşmelisin. Karga da senin etinden yiyormuş gibi üzerine konmalı! Ben de koşup avcıya yakın bir noktada, onu gözleyeceğim. Belki o yanındaki âlet edevatı bir kenara atar da kaplumbağayı bırakıp sana heveslenir.
     Şimdi bak ceylan kardeş, avcı sana yaklaştı mı onun ümidini kursağında bırakmayacak şekilde yavaşça uzaklaş. Aniden sıçrama ki senden ümidini kesmesin! Sen peyderpey ondan kaçtıkça o da bizden uzaklaşmış olacak. İmkân bulduğunca bu işe devam et… Bu arada ben, avcı geri gelmeden kaplumbağanın iplerini kemirip onu kurtaracağım… Umarım işler yolunda gider.”
     Ceylan ile karga, farenin salık verdiği gibi hareket ederler. Avcı da onları merak eder, yanlarına varmak için harekete geçer. Ceylan avcıyı yavaş yavaş peşinden sürükler, fare ile kaplumbağadan uzaklaştırmış olur!
     Fare ipi kemirmeye başlar, nihayet dostunu kurtarır. Avcı, ceylanı da yakalayamadan yorgun argın geriye döndüğünde, bir de bakar ki kaplumbağanın ipleri kopmuş! Ansızın benzi sararan, kafası allak bullak olan adam ceylanla karganın yaptıklarını düşünür. Aklı gider! Öyle ya, bir yandan yaralı gibi gözüken bir ceylan, onun sırtında leşe konmuş gibi bir kuzgun; beri yanda ipleri parçalanan bir kaplumbağa!
Avcı bu bölgenin büyülü olduğunu sanarak çok korkar:
     “Burası cinlerin, sihirbazların yatağı herhalde!” deyip hiçbir şey aramadan, ardına bile bakmadan çekip gider. Karga, ceylan, fare ve kaplumbağa yine evvelki gibi huzur içinde toplanırlar gölgelikte. Ve eskisinden daha mesut anları paylaşıp sıcak sohbetlere dalarlar yeniden.
     Bu hayvancıklar, küçük ve zayıf olmalarına rağmen aralarındaki dostluk, samimiyet ve sadâkatten ötürü birbirlerinden en güzel şekilde istifade etmişler ve tehlikelerden defalarca kurtulmuşlardır. O halde akıl nimetiyle yücelmiş, iyiyi kötüden ayırt etme niteliğiyle seçkinleşmiş insanoğulları elbet birbirleriyle güzel dostluklar kurmaya ve işbirliği yapmaya daha ehildirler!
     İşte samimi dostların ve uyumlu arkadaşlığın hikâyesi!..”

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz