Bir Lisan Bir İnsan… İki Lisan İki İnsan

B

     Son günlerin en güncel konularından biri de, ecdadımızın lisanı olarak tanımlanan Osmanlıcayı, onu büyük ölçüde etkileyen ve Türkçeyi neredeyse devre dışı bırakan Arapça ve Farsçayı, hatta hatta Çinceyi öğrenmek, daha doğru bir ifadeyle öğretmek amacıyla müfredata sokmak! Toplum, son on yılın doğal alışkanlığıyla hemen ikiye bölündü. Bir tarafta destek verenler, öte yanda buna karşı çıkanlar. Aslında her iki tarafı da, diğer lisanları bir tarafa ayırarak sadece Osmanlıcanın ne olduğu konusunu biraz irdelersek, çok az bir kesim bu konuda belki bir fikir sahibi olabilir. Peki, nedir bu Osmanlıca?
     Bir kere şunu baştan vurgulayalım: Osmanlıca, bağımsız bir dil değildir. Osmanlıca Türkçenin bir dönemine verilen bir isimdir. Bu dönem uzun bir süreci, 15 ila 20’nci yüzyıllar aralığını kapsar. Bu süreci diğerlerinden ayıran özellik ise, Osmanlı Devleti’nin bu dönemde Arap ve Fars kültürleri ile sıkı bir etkileşim halinde olması sonucunda, bu dillerden Türkçeye çok fazla sözcük aktarılmış olmasıdır. Daha farklı bir tanımla; Osmanlıca, bugün konuştuğumuz Türkçenin Arap alfabesi ile yazılmış halidir.
     Nasıl Azerice ya da Azeri demek yanlış ise, Osmanlıca demek de yanlıştır aslında. Çünkü Azeri diye bir ırk yoktur; onlar Azeri Türk’üdür. Konuştukları dil de Azerice değil, Azeri Türkçesidir. Aynı şekilde Osmanlıca da bağımsız bir dil değil, Osmanlı Türkçesinin yansımasıdır.
     Osmanlı Türkçesinin öğrenilmesi, aradan geçen bunca yıldan sonra gerekli midir, değil midir? Bu soruya yanıt aramanın zor olduğu ortadadır. Gerekli değildir diye kesip atmak doğru olmasa gerektir. Çünkü o zaman, ecdadımızın döneminden kalmış nice sanat eserini görmemiz, okumamız, değerlendirmemiz, içeriğini duyumsamamız mümkün olmayacaktır. Geçmişten bize intikal eden her sanat eserinde bir kıvılcım, bir ışık vardır. Önemli olan o kıvılcımı yakalamak ve ışığıyla geleceğimizi aydınlatmaktır.
     Konunun önemini somut bir örnek üzerinden irdeleyecek olursak; Osmanlının son dönemlerinin güçlü şairlerinden Tevfik Fikret’in “Han-ı Yağma” adlı şiirini, önce özgün haliyle, sonra da günümüz Türkçesi ile ayrı ayrı okuyalım.

HAN-I YAĞMA
Bu sofracık, efendiler – ki iltikaama muntazır
Huzurunuzda titriyor – bu milletin hayatıdır;
Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazır!
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?
Bu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir!
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say
Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray,
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar
Gurur-ı ihtişamı var, sürur-ı intikaamı var.
Bu sofra iltifatınızdan işte ab u tab umar.
Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini.
Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

YAĞMA SOFRASI
Bu sofracık, efendiler –ki bekler yutulmayı
Huzurunuzda titriyor –şu ulusun hayatıdır
Ulusun ki acılı, ulusun ki eşiğinde ölümün!
Ama sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır…

Yiyin, efendiler yiyin; bu doyumsuz sofra sizin,
Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

Efendiler pek açsınız besbelli yüzünüzden;
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?
Şu doyumcu sofra, bakın gelişinizle övünçlü!
Hakkıdır kutsal savaşınızın, evet, o hak da elde bir…

Yiyin, efendiler yiyin; bu iç şenliği sofra sizin,
Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin…

Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say:
Soy sop, şeref, gösteriş, oyun, düğün, konak, saray,
Tüm sizindir efendiler, konak, saray, gelin, alay;
Tüm sizindir, tüm sizindir, hazır hazır, kolay kolay…

Yiyin, efendiler yiyin; bu doyumsuz sofra sizin,
Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

Büyüklüğün sindirimi biraz ağır olsa da yok zarar,
Görkemli yüceliği, öç alıcı sevinci var,
Bu sofra gönül almanızdan böyle ısınır ve ışıldar.
Sizin şu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar…

Yiyin, efendiler yiyin; bu doyumsuz sofra sizin,
Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

Verir zavallı memleket, verir ne varsa; malını,
Varlığını, hayatını, umudunu, hayalini,
Tüm olanca rahatını, olanca gönül balını,
Hemen yutun, düşünmeyin haramını, helalini…

Yiyin, efendiler yiyin; bu doyumsuz sofra sizin,
Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çatırdayan ocak!
Bugünkü mideler sağlam, bugünkü çorbalar sıcak;
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…

Yiyin, efendiler yiyin; bu cümbüşlü sofra sizin;
Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

     Cumhuriyet döneminin ünlü şairlerinden Dr. Ceyhun Atuf Kansu tarafından günümüz Türkçesine çevrilen bu yapıtı; Osmanlıca öğrenilmesinin, pardon öğretilmesinin gerekliliğini savunanlarla buna karşı çıkanların söz dalaşı şeklinde algılamayıp, geleceğimizin aydınlanması için güzel mesajlar verdiğinin kabullenilmesi bile şiiri amacına ulaştıracaktır.
O zaman ne yapıyoruz? Gerekli olduğu kanısı ağır bastığından, hep birlikte Osmanlıca öğreniyoruz! Hem bakın ardından Arapça geliyor! Çoğu ev sahibi Arap komşularım)ızın sayısı giderek artıyor! Kapınız çaldığında, “min fadlike tekellem ala mehlik, la efhemü!” (*)

dememek için iyi öğrenmeye bakın, bol bol pratik yapın!
Ne güzel dimi… Bir lisan bir insan… İki lisan iki insan… 

(*) Lütfen yavaş konuşun, anlamıyorum!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz