Boş Beşik (Bir Yörük Efsanesi)

B

     Vaktin birinde Kıroba Beyi derler, bir Yörük beyi varmış. Allah ona dünyalık üstüne dünyalık vermiş ama dâr-ı dünyada bir evladı çok görmüş. Bundandır düşündükçe düşünür, kurdukça kurarmış.
     Günün birinde kâhyası bu yarasına dokununca;
     “Bre kâhya!” demiş. “Şu feleğin güldürmediğini güldüreyim dedim, yetimin yetimi bir kız aldım ama gel gelelim oğuldan kızdan yana ne Allah onun yüzünü güldürdü ne o benim yüzümü. Yıllardır derdime derman arıyorum ya… Güvendiğim dağlara kar yağıyor. Bilmem ki neyleyip netsem, obamı alıp hangi yaylaya, yurda gitsem!”
     Bu söz üzerine kâhya ne desin;
     “A kapına kul olduğum,” demiş. “Sen murad ettikten geri, yayla mı yok bize? Yol bir kulaç, oba bir avuç… Kim var kim yok, ağzıma bakıyor; hangi gün, hangi saat desen bu göçü buradan yükleriz. Neye derler ki, ekilip dikilen tohum her yerde güverip yeşermez. Belki buraların havası, suyu yaramamıştır. İnşallah, yeni konacağımız yaylalar yüzümüzü güldürür, Allah’tan umut kesilir mi?”
     Doğru söze ne denir; gayri o günden beri “O dağ olmaz, bu dağ olsun” deyip yayla yayla konup göçmüşler. Üstelik her yaylada adaklar adamış, niyetler tutmuşlar; yedi Mehmet adlıdan yedi anahtar alıp yedi gün yedi gece suya salmışlar; yedi çadırdan yedi süyüm iplik alıp yedi yerinden yedi düğüm çalmışlar ve lâkin ne anahtarlar benek benek beneklenmiş, ne iplikler ilmek ilmek ilmeklenmiş. Eh, vakti saati olmadıktan geri ne yapsan nafile!
     Gel zaman, bir zaman, burda adak, şurda kurban derken, yedi yıl sonra Allah onlara altın perçemli bir oğlan vermiş; gayrı öyle bir sevinmiş, öyle bir sevinmişler ki deme gitsin… Kuşun kanadıyla haberler ulaştırıp nerde, ne göçebe varsa buyur etmişler; her gün bin atlı inmiş, bin atlı kalkmış. Vurmuş davullar gümbür gümbür, çalmış sazlar coşkun coşkun! Öyle bir şenlik, şadımanlık etmişler ki herkesin tadı damağında kalmış.
     Allah, gönül kışı vermesin, güz deyip de yaylalar yayılmaz, sağmallar sağılmaz olunca, gene yol görünmüş kışladıkları yere. Kışladıkları yer dersen, dereler içinde Elmalıdere!
     Yörük beyininki bir yana, zaten yükte ne var ki, göçte ne olsun! Tüyü, teleği küp, külek; kalbur, elek değil mi? Bunları da atın, devenin sırtına vurduktan geriye ne kalıyor? Davar dediğin yaylım yaylım yayılarak ne zaman olsa çıkar gelir, çobanlar sağ olsun. Bundandır, Kıroba Beyi “Göç!” dediği gün, ak çadır, kara çadır dememiş, sökmüşler çadırları; yüklemişler göçü… Bebeğin kundağını da bir ala kilime sarıp yeşil bir beşiğe koymuşlar; beşiği de götürüp Karamaya dedikleri koca devenin semerine bağlamışlar. Gayrı, kimi atlı, kimi yaya, sabah düşmüşler yola… Kimi seherde açılan güle dönmüş, kimi turnadan çekilen tele dönmüş! Koç yiğitlerin de kimi bülbül olup güle çevrilmiş, kimi saz olup tele çevrilmiş; hani nasıl deyim, aygın baygın sesler, öyle bir sarım sarmış ki onları… Al yaşmaklı aklını telini duvağını toplayıp da, kara yüzlü kara gecenin gelip çattığını bir gören, eden olmamış… Geçtikleri orman da öyle, böyle orman mı imiş ya! Başucundaki yatırın yüzü suyu hürmetine bir çöpüne bile el sürülmemiş, dal dala, kol kola kilitlenmiş bir orman…
     Böylesine bir ormanda yol, iz bulup da çıkmak kolay mı? Üstelik hangi dağdan estiyse kötü bir rüzgâr da esip ağaçların saçını, başını yolmaya başlayınca, herkes kendi başı derdine düşmüş. Hani oba beyinin karısı yok mu, bir o tazenin canı beşikte asılı kalmış ama göç göçe karışmış bir kere; bu göz gözü görmeyen karanlıkta deve deveden seçilir mi? Sabaha kadar bir yandan bir yana seğirtip durmuş da, gene de yedi yıllık gelinliğini bozup kaynanasına demeye dili varmamış. Gün, Çiçekdağı’ndan başını kaldırırken, onlar da güç bela ormandan sıyrılmışlar. Develer içinde Karamaya’yı, mayanın üstünde de kınalı beşiği görünce, yüreklerine bir su serpilmiş ama katar başı develerini bir bir yatırınca çayır, çimen üstüne, bir de ne görsünler! Maya bir boş beşik taşıyor; ne ala kilim var, ne de ala kilime sarılan…
     Yedisinden yetmişine kadar bütün oba neye uğradığını bilememiş ama ille anası, ille anası… Yedi yılda bir bulduğunu bir gecenin içinde kaybedince deli divaneye dönmüş; Karamaya’nın boynuna sarılıp, bulaşmış yüzünü gözünü öpmeye başlamış ve bir deyip iki söylemeye;
     “Karamaya, Karamaya; hiç mi elimden su içmedin, nettin benim gülümü? Gülümü, Ali gülümü! Kurda kuşa mı kaptırdın? Yoksa kaplan meşeli dağlar mı çekip aldı üstünden? Bir cevap ver, ağız-dilden; seni, beni yaradanı seversen…” diye yalvarıp yakarmış ama mübareğin ağzı var dili yok, ne desin? Boynunu bir tuhaf bükmüş ve garip değil mi, bu deve soyu bir daha da başını doğrultamamış!
     Kıroba Beyi’nin kanı, iliği kuruduğu için adım atacak takati kalmamış ama karısı olacak kara yazılı;
     “Dayan hey dizlerim dayan!” deyip rüzgâr gibi dalmış ormana. Ardından koşacak anası yok, babası yok ya, emmi, dayı da ciğerdir, biri atlı biri yaya düşmüşler peşine. Dağ dağ, yol yol arayıp taramışlar; meşelerden sormuşlar; yaşlı başlı meşelerden… Yapraklardan koklamışlar, kara kuru yapraklardan… Daha da her yanı alt üst etmişler ya, ne bir daldan haberini almışlar, ne bir yapraktan kokusunu… Böylesi günde “insan ana olana kadar dağlarda taş olsun daha iyi” diyesi geliyor, biçarenin umudu kesilince, yüreğine bir ateştir düşüp yetmiş iki bin damarı birden sızlamış; ille o süt damarı, o süt damarı…
     Derken bir kartal kanat vurmuş ve bir karga “gak!” demiş. Bir de, başlarını kaldırıp bakmışlar ki, ne görsünler! Çatalçam derler, bir çamın üstünde alıcı kuşlar dönüp duruyor. Sade dönseler, gene ne ise! Biri iniyor, biri kalkıyor ve sonra kanat vura vura süzülüp, yamaçlara doğru gidiyor…
     “Bunca ağacı görmeyip de, ne diye bunun başına dönsünler; herhalde Çatalçam boş değil!” deyip sürmüşler o yana, sürmez olsalardı… Görmüşler onu, görmez olsalardı! Ala kilim nerde, ak kundak nerde? Çatalçam’a takılan kilim kilim değil, sanırsın bir kanlı perde; kol bir yana düşmüş, kol bezi bir yana… Amanın ne hallere koymuş onu o kanlı kuzgun! Ne ağız kalmış yavrucakta ne burun… O gözler oyum oyum oyulmuş, o yüzler yolum yolum yolunmuş; delik deşik olmuş her yanı, kana belenmiş… Kupkuru dal desem, dal değil; kıpkırmızı gül desem, gül değil! O emlik kuzu, bir avuç kan, bir avuç kemik…
     Yörük beyinin karısı, yedi yılda bir bulduğu süt kuzusunu al kanlar içinde görmez mi! Kurşunla vurulmuşa dönüp gayrı emmi, dayı dememiş, göğsüne vura vura öyle bir ağıt tutturmuş ki, yürek olur da dayanır mı ola!
     “Oğul, yedi yılda bir bulduğum oğul, böyle mi bulacaktım seni? Şu gözlerim ne arıyordu, ne gördü… Kör olaydım, görmeyeydim bugünü, yoksa nazarlığını takmamış mıydım, acep kimlerin gözü değdi sana oğul?
     Oğul, yüksek mayaya koyduğum oğul, bir tüyünü bile dünyaya değişmezken, alıcı kuşlara mı aldıracaktım seni? Bunu onların yanına kor muyum, tutup kanatlarını yolmazsam bana da ana demesinler oğul!
     Oğul, tabancamın ipek bağı, ipek oğul, böyle ölüm mü görmüş yıkılası dünya! Gözyaşıyla yusam seni toprağa konacak başın hani? Başımı koyacak taşın hani? Türkülerin bile yakılmadan gittin, ne deyip ağlayacağım sana oğul!”
     Kara yaşlı ana, daha daha bir söyleyip iki dökmüş; sonra gözlerini, gözü önünde yatana dikmiş; bakmış Allah bakmış, derken al yaşmağını çıkarıp başından, o bir avuç kınalı kemiği sarmış ve bir kundak gibi bağrına basıp meşelerin arasına süzülmüş… Emmisiyle dayısı kuruyup kalmış buna:
     “Nereye, bacı-kardeş kuzusu, böyle nereye?” diye bağırmışlar ya, ardından atlı koşuyormuş gibi ne durmuş, ne dönmüş geriye, ancak yarı duyulur, yarı duyulmaz bir sesle;
     “Nereye olacak, kanlı kuzgunların kanadını yolmaya!” demiş de yürüyüp gitmiş hatuncuk…
     Adamcağızlar ne yapacaklarını şaşırmış; onu böyle bir fedaî başına dağlarda bırakıp da dönemezler ya… Hem o zaman oba ne der, oba beyi ne der adama! “Koyunlarını, keçilerini düşündüler de, kendi ciğerlerini kurda, kuşa yem edip döndüler diye, ot koymaz yoldururlar insana!”
     Aralarında böylece tartıp teraziledikten sonra, yine biri atlı, biri yaya, gitmişler o gelinin gittiği yana… Velâkin ne yolunu bulabilmişler, ne izini. Allah’ın dağında kaybetmişler onu… Hele karanlıklar çöküp de, olanca umutları suya düşünce, korku bir iken iki, iki iken üç olup dallarına binmiş:
     “Gördün mü başımıza gelenleri! Bu anadan gülmedik, sabaha çıkmaz!” diye dövünüp dururken, kocası olacak Yörük beyi de çıkıp gelmesin mi? Daha atından atlamadan;
     “Ağalar!” demiş. “Yolunuzu gözlemekten gözlerim karardı. İnsan kuşun kanadıyla olsun haber ulaştırır. Hiç mi baba olmadınız; elinizi yüreğinize koysanıza!” deyince, emmisiyle dayısının ağzı kilitlenip birbirinin yüzüne bakakalmışlar; ne ise, gene yaşça büyük olan az buçuk kendini toplamış da;
     “Bre gadasını aldığım bey; demeye yürek mi kaldı bizde; dilim dilim dilindi, dilim varmıyor demeye; dert bir başlı değil ki… Eğer adımı kara haberci diye çıkarmazsan böyle iken böyle: Ak kundağı, Karamaya’nın üstünden Çatalçam çekip almış; Çatalçam’ın dalından da bir kanlı kuzgun almış; delik deşik etmişler, o ağızsız, dilsiz yavruyu. Anası olacak eksik etek onu öyle al kanlar içinde görünce aklını, fikrini kaybedip dağlara düştü, duydun mu bu başımıza gelenleri? Yavrusunu ararken anasını da yitirdik; o sabah, bu akşam arayıp duruyoruz… Eh, sır olmadı ya, elbet bir taşın ardından çıkacak!” demeye kalmamış, o yaralı ananın yaralı sesi yeri, göğü yırtmış:

Elmalı’dan çıktım yayan; Dayan hey dizlerim dayan; Emmim atlı dayım yayan
     Bebek beni del eyledi; Yaktı yaktı kül eyledi…

Kol bezini dalda bulduğum; Adını Ali koyduğum; Yedi yılda bir bulduğum
     Bebek beni del eyledi; Yaktı yaktı kül eyledi…

Gökte yıldızlar yılışır; Kuzgunlar üleş bölüşür; Çadırda düşman gülüşür
     Bebek beni del eyledi; Yaktı yaktı kül eyledi…

Deve var deveden yüce; Deveyi yüklettim gece; Nice edeyim anam nice
     Bebek beni del eyledi; Yaktı yaktı kül eyledi…

Kaynanam samur kürklü; Develeri kahve yüklü; Yad yaban değil yürüklü
     Bebek beni del eyledi; Yaktı yaktı kül eyledi…

Tabancamın ipek bağı; Baban bir aşiret beyi; Kanlı mı oldun Çiçekdağı
     Bebek beni del eyledi; Yaktı yaktı kül eyledi…

Çadırı çebiş kılından; Pazvandı çıkmaz kolundan; Kurtulamam el dilinden
     Bebek beni del eyledi; Yaktı yaktı kül eyledi…

Tuzla’dan aldım tuzunu; Akdağ’a serdim bezini; Kuzgunlar mı oydu gözünü
     Bebek beni del eyledi; Yaktı yaktı kül eyledi…

Ak memeden sütler akar; Kavim, kardeş yola bakar; Yasımız obayı yakar
     Bebek beni del eyledi; Yaktı yaktı kül eyledi…

     “Türkülerin bile yakılmadan gittin!” derken, duydunuz mu bir; yavrusunun üstüne yaktığı şu türküyü. Her sözü zehir zemberek, dayanılır mı hiç! Yanıp tutuşmadık kalmamış yaylasından, dağından; Çatalçam dalından tutuşmuş, kanlı kuzgun kanadından; meleklerin bile gözyaşı yağmur olmuş inmiş yere… De sen baba ol, de sen emmi ol, de sen dayı ol da, dayanabilirsen dayan buna! Onlar da yanıp kül olmaya az kalmış ya, sesini duydukları için gözlerinde yeni bir umut çırası yanmış yoksa! Gayrı gece dememiş, gündüz dememiş; o sesin üstüne yürümüşler ama onlar gitmiş, ses gitmiş, onlar gitmiş; ha şu çalı dibi, ha şu çamın altı derken, her yanı elek, felek etmişler ya, ne ölüsünü bulabilmişler ne dirisini hatuncağızın… Olanca umutları suya düşünce, ötekiler çadırlarına dönmüşler ama Yörük Beyi, “Ya ölürüm, ya bulurum karımı…” deyip atının başını çevirmemiş. O sesi duya duya, o sese uya uya, dağı taşı inletmiş, bakalım ne demiş:

Tütün çekerim keseyinen; İçemedim tasayınan;
Ana oğul dağda kaldı; Ayran yollan kâseyinen…

Kara çadır is mi tutar; Has demiri pas mı tutar;
Yitirdiğim oğul anaya; Kırobalı yas mı tutar…

     Yas tutar demek de söz mü? Kırobalılar gözleri yolda gönülleri gümanda o kışı orda kışlamış; kana kana bir su bile içmemişler ama ne oba beyi dönmüş geri, ne de karısı olacak kara yazılının alınabilmiş haberi… Böylece, güvendikleri dallar kırılıp gelince, Kırobalılar başlarına yeni bir baş seçip, gene konup göçmeye başlamışlar ama banı Allah’ın işine, bir güne bir gün gene onların sesi kulaklarından gitmemiş. İlle o kara yazılı ananın sesi… Vaktiyle bunlar o sesi kovalarken, şimdi o ses bunların peşine düşmüş; Seher yeli gibi, bahar seli gibi… Hangi yaylayı yaylasalar, hangi deryayı boylasalar arkalarından yetişmiş…
     Doğrusu, bir türlü akıl, sır erdirememişler buna… Kimi demiş, “İçilmez sulardan içip ak kuş olmuştur bu gelin!”, kimi demiş, “Geçilmez çaylardan geçmiş perilere karışmıştır bu gelin!”. Çok yaşamış, çok görmüş ağalardan biri de, “Ne olduklarına akıl, sır erdiremem ama bunların sesi dağa, taşa işlemiş; saza kamışa geçmiş olacak, kıyamete kadar silinir mi? Vurdukça seslenir, tel tel dağılır böyle!” demiş. O böyle dedikten geri, gayrı biz ne söyleyelim, cemaatimiz ne anlasın; doğrusunu Allah bilir…
     Günlerden bir gün gene “Göç!” olup göçerler yola düzülünce, az gitmiş uz gitmiş, derken “Hacı İlyas” derler öyle bir yere düşmüşler ki ne yel alır, ne sel alır… Toprağı cevher, suyu kevser, insan çifte, çubuğa koşulsun yoksa… O gün orada suların sesiyle uyumuş, kuşların sesiyle uyanmışlar. Velâkin o yaralı sesi, duyan olmamış. Bunun üzerine yeni oba beyi, obasını başına toplayıp, “Ağalar!” demiş. “Biliyorsunuz ya, bu göçebelik bize uğur getirmedi. Kimimiz ağlaya ağlaya gözden olduk, kimimiz dövüne dövüne dizden olduk. İşe güce varmaz oldu elimiz. Zaten yuvarlanan taş yosun tutmaz. İyisi mi gelin burasını yurt edinip yerleşelim,” demiş…
     Hani şu Muğla ile Fethiye arasında Kıroba dedikleri şirin bir köy var ya, bugün de bacaları tüten bir köy. Hah işte bu bizim Kırobalıların ta o zamandan şenlendirdikleri köydür. Torunları, tosunları bir ağaç gibi buraya dikili kalmış ve bir daha da başlarından bir karayel esmemiş. Şu var ki, yıllar yılı ne o eski acı yüreklerinden çıkmış, ne de bu türküyü dillerinden düşürmüşler:

Bebek beni del eyledi; Yaktı yaktı kül eyledi…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz