Şimdi Okullu Olduk!..

Ş

       “Hepimizin hâlâ kulaklarında çınlayan bir çocukluk şarkısı vardır: Şimdi okullu olduk… Sınıfları doldurduk… Neşeliyiz hepimiz… Yaşasın okulumuz!.. Okul, yani kurs döneminde sizi nelerin beklediğini bir bilseniz, hemen velinize müracaat eder, o okuldan kaydınızı sildirirsiniz. Şaka bir yana, asıl zor dönemin başladığını belirtmem gerekir. Siz bu dönem süresince eğitilecek, yoğrulacak, hamur haline getirileceksiniz; gece ile gündüzü fark edemeyecek hale geleceksiniz. Hoş tarafı ise, daha önce hiç farkına varmadığınız yeteneklerinizin birer birer ortaya çıkarılması olacak!..”

       Ankara’dan ayrılışımın tam onuncu günü akşamı, tekrar evimin kapısını çalıyor ve beni özleyen ailemin kolları arasına kendimi atıyor­dum. On hafta kadar sürecek bir kurs dönemi için uygun görülmüştüm. Bu kurs sırasında; bana ve benim gibi yeni başlamış olanlara, yükle­nebileceğimiz ölçülerde çeşitli bilgiler yükleyecekler ve bu bilgilerin belleğimizde en kısa sürede şekillenmesini sağlayacaklardı.
       Kurs göreceğimiz okulumuz, Etlik sırtlarında, Ankara manzaralı güzel bir yerdeydi. Eski bir bağ köşkü tarzında inşa edilmiş, çevresine du­var niyetine dikilmiş yüksek ağaçların arkasında saklı, geniş bahçeli ve bembeyaz bir yapıydı.
       Kursiyer olarak yirmi kişiden fazlaydık. Her birimiz, ayrı ayrı bölgelerden geliyorduk. Burada bizim, “Hamur gibi yoğrulacağımız ve iyice şekillendirildikten sonra da ateşe sürüleceğimiz,” söyleniyordu. Mem­leketin hiçbir tarafı süt liman değildi ki! Bunu, bizler de biliyor ve his­sediyorduk.
       Ülke olarak çok kötü günler geçiriyorduk. Basın-yayın organlarında her gün onlarca kişinin ölüm haberleri yayımlanıyor, üniversiteler­de, fabrikalarda, devlet dairelerinde, okullarda, köylerde meydana gelen olaylar sürekli bildiriliyor, yurt sathında kan gövdeyi götürüyordu.
       Şimdilerde düşünüyorum da; filan yerde sürüye dalan sarhoş bir kamyon şoförünün yirmi koyunu ezerek nasıl öldürdüğünü manşetten veren veya bilmem kaçıncı sevgilisi uğruna üç tane Optalidon içerek “Hospitıl”a kaldırılan beşinci dereceden bir film ya da dizi yıldızının(!) sağlık durumunu haber yapan medyamız, bugünkü haliyle o günleri –ki, Allah bir daha göstermesin!– yaşasaydı, kim bilir ne yapar, nasıl bir tavır sergilerdi?
       Genel anlamda halk, hemen hemen ikiye bölünmüş gibiydi. Bir kısmı sağ kaldırımdan gitmeyi tercih ederken, diğer kısmı sol kaldırım­dan aşağı inmeyi düşünmüyordu bile! Biliyorlardı ki, ne kadar cadde ve sokak birbirini keserse kessin, sağ kaldırım yine sağa, sol kaldırım yine sol tarafa dönecekti. Bunun başka alternatifi yoktu! Eee, o za­man da kaldırımdan inmeye ne gerek vardı?
       Milletçe astronomiye merak sarmış ve gökyüzünün sembollerini kendimize rehber yapmıştık. Kurtuluşumuz sanki onlardaydı. Bir ta­rafta “Üç Hilâl”den medet umanlar, diğer tarafta “Kızıl Yıldız”ın altına sığınanlar giderek artıyordu. Ay-yıldızı tercih edenlerin sayısı ise, ak­sine giderek azalıyordu… Herhalde onun gölgesi, bütün bu insanlara artık küçük geliyordu!
       Memleketin her yeri, eğitim amacıyla kullanılır olmuştu… Anadolu’nun çıplak bozkırlarında kurulmuş birçok MTA (Maden Tetkik Arama) kampı ne ise, kıyıda köşede kalmış sayısız caminin bodrum katlarında illegal şekilde faaliyete geçirilen sayısız Kur’an Kursu da, farklı farklı amaçlara hizmet etmek amacıyla açılmış birer eğitim ve faaliyet ala­nıydı.
       Mahallemizin başıboş dolaşan köpekleri bile, kendi aralarındaki çekişmeyi bir tarafa bırakmışlar, örgütlenerek birleşmişler ve başka mahallelerin köpeklerine karşı savaş açmışlardı…
       Tesadüfen önlerinden geçecek olsak, ya dövüşmeyi bırakıp susu­yorlar ya da hep beraber bize doğru dönüp havlıyorlardı! Kediler ise, yattıkları yerlerden, duvar üstlerinden, merdiven altlarından, saklandık­ları kuytulardan, sinsi sinsi onların bu boğuşmalarını seyrediyorlardı. Onlar birbirini boğazladıkça, sonunda meydanın kendilerine kalacağını bildikleri için, memnun mesut sırıtıyorlardı.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz