Asansör Çöktü!..

A

       “Belirgin fiziksel özellikleri olanlar, örneğin şişmanlar, çok uzun boylular, yüzünde yara izi bulunanlar vs. istihbarat çalışmalarında pek tercih edilmeyen kişilerdir. Dikkat çekerler ve bir kez teşhis edildiler mi, bir daha ömür billah unutulmazlar; nereye giderlerse gitsinler fiziksel tanımları çoktan oraya varmıştır bile. Hadi diyelim siz o özelliklerde biri değilsiniz ve önemli bir buluşma için sizi takip edenleri atlatmak niyetindesiniz. O amaçla kendinizi bir asansöre attınız ve… aynı asansöre çeyrek tonluk biri bindi?..”

       Kursun son günleri yaklaşıyordu. Robot uygulamasından sonra, kendimizi tam manasıyla yeterli görmüyorduk, ama yine de iyi sayılır­dık. Moralimizi bozmaya hiç gerek yoktu. Bir kere, teorik olarak, kos­koca bir ansiklopediyi yutmuş gibiydik. Ancak, işin aslına bakılacak olursa, teori, hiçbir zaman pratiğin yerini tutmuyordu. İnsanı yoğuran, hamur haline getirdikten sonra fırına süren, bütün bu pratik çalışmalar­dı. Ateşe elinizi sokmazsanız, onun sıcaklığını nasıl hissedebilirsiniz? Eliniz yanacak, parmaklarınız kavrulacak. İşte, ancak o zaman, öğren­diğiniz şeylerin değerini daha iyi anlayabilir ve gönül rahatlığıyla, “Ben de artık bu konuda tecrübe kazandım!” diyebilirsiniz…
       Hiç unutmuyorum, o gün biraz da aceleyle içeri giren konu so­rumlusu hocamız;
       “Bugün, buluşma ve temas çalışması yapacağız çocuklar!” demişti. “Aynen, casus ve ajanların yaptığı gibi… Sizler de, sonra bu metotları, kendi bölgelerinizde sevk ve idare edeceğiniz elemanlarla yapacak­sınız. Çok önemli ve hassas konulardır. Aman, dikkat edin!”
       Bizler, gerçekten şanslı kişilerdik. Birbirinden kıymetli hocaları­mız, anarşinin her sokakta kol gezdiği, at oynattığı bir ortamda… Ve en önemlisi, maddi olanakların en elverişsiz olduğu yıllarda, bizlere bir şeyler vermek istiyorlar ve bunun için de ellerinden gelen bütün gayreti gösteriyorlardı. Onlara minnettardık… Ve asla yüzlerini kara çıkartmayacaktık…
       Artık, son talimatlar veriliyordu. Hepimiz, kulak kesilmiş dinliyorduk:
       “Sen ve sen… Bir grup olun. Bu teması ikiniz yapacaksınız. Aranızda anlaşın ve diğerlerine hiçbir şey söylemeyin. Arkadaşlarınız sizi takip edecekler, buluşma ve temasınızı tespit etmeye çalışacaklar.
       Şimdi, hepinize el telsizleri dağıtılacak. Kullanmasını biliyorsunuz dimi? Sizinkiler kapalı duracak. Kendinize ortak bir kanal seçin. Ben, bütün bu çalışmayı uzaktan izleyeceğim. Şimdilik bu kadar… Haydi, kolay gelsin!”
       Piyango bana çıkmıştı. Bu yüzden çok sevinçliydim. Teması, ben ve bir arkadaşım yapacaktık. Onları öyle bir atlatacaktık ki, ne ol­duğunu bile anlamayacaklardı!
       Partnerimle konuşmuş ve iyice anlaşmıştık. Kızılay’daki Güven Park’ta, sözde tesadüfen karşılaşacak, daha sonra gireceğimiz Kocabeyoğlu Pasajı’nın dar koridorlarında ayrı ayrı dolaşacak, en sonunda da, Necatibey Caddesi’ne inecektik. Temas, burada kurulacaktı… Bu konuda da senaryomuz şöyleydi:
       Cadde üzerindeki sekiz-on katlı apartmanların birine, önce arka­daşım girecek ve çok yavaş bir şekilde merdivenlerden yukarıya çık­maya başlayacaktı. Ben ise, kısa bir süre sonra apartmana dalacak ve hemen asansörle en üst kata çıkacaktım. Daha sonra, ben aşağıya iner, o da yukarıya çıkarken merdivenlerde teması sağlayacak ve en fazla bir saniyelik bir süre içinde, aldı-verdiyi gerçekleştirecektik.
       Bu şekilde, apartman içine girseler dahi, fırça teması yapacağı­mızdan, olayı tespit etmeleri mümkün olmayacaktı. Ayaküstü hazırlan­mış bu basit planımızın tıkır tıkır işleyeceğinden emindik.
       Heyecan içerisindeki arkadaşıma;
       “Hazır mısın?” diye sordum.
       Benim gibi, o da hazırdı ve artık oyun başlamıştı. On dakikalık süre ile değişik yönlerden gelmiş olduğumuz Güven Park’ın tahta bank­larında güneşlenmiş ve yine ayrı ayrı yollardan, bir gezinti havası içe­risinde, Kocabeyoğlu Pasajı’na doğru gitmeye başlamıştık.
       Birbirimize pek yaklaşmıyor, ancak gözden kaybetmemeye de gay­ret ediyorduk. Hızımızı ayarlıyor, telaş göstermiyor ve olabildiğince doğal davranıyorduk. Fakat bir taraftan da, bütün gözlerin üzerimizde ol­duğunu hissediyor, bazen fon üzerine yanlışlıkla düşen bir-iki enstan­taneyi yakalayabiliyorduk. Bu konuda, mağazaların geniş ve parlak vit­rin camları, bizim için birer ayna işlevi görüyordu. Hızlı ajanlar, bizi iz­liyordu! Amacımız, onların tespit yapmalarına imkân vermeden tema­sı gerçekleştirmek ve bunu en normal bir ortamda başarabilmekti…
       Pasajın içerisinde, bir-iki şaşırtmaca ve test(*) yaptıktan sonra, arka kapıdan yine ayrı ayrı çıkarak, Necatibey Caddesi’ne doğru yollandık. Zaman geçtikçe, heyecanımız artmaya başlamıştı. Arkadaşım, bir türlü apartman beğenemiyordu. Hepsi de bayağı yüksek binalardı. Ne diyebilirdim ki? Merdivenlerden yaya çıkacak olan oydu. Tabii ki, daha küçük bir bina seçme hakkı, bu durumda elbette ona ait olacaktı…
       Ayrı kaldırımlardan yürüyorduk. Bizimki nihayet, gözüne kestirdiği ve iş hanı olarak kullanıldığı anlaşılan bir binanın kapısında gözden kayboluverdi. Ben bile zor fark etmiştim. İşte şimdi, tam sırasıydı. Acele etmeksizin karşı kaldırıma geçtim ve biraz ters istikamette yü­rüdükten sonra, ben de apartmana girdim. Son gördüğüm, uzaktan bi­zi izleyen avcıların duraklamış olduklarıydı.
       Binanın eski ve küçük asansörü, şansıma hazır bekliyordu. Tam kapısını açmış ve içine adımımı atmıştım ki, nereden geldiğini göre­mediğim biri, hemen arkamdan içeriye girivermişti!
       Adam, tam manasıyla bir yarım dünyayı andırıyor, sempatik yüzü ise sımsıcak gülücükler dağıtıyordu. En aşağı, yüz elli kilo vardı. Tom­bul yanakları, her hareketinde oynuyor, titriyordu…
       Aslında, bu tip insanları çok sever ve onlar gibi şişman olma­mama rağmen, kendime çok yakın bulurdum. Bana, doğuştan sevimli insanlar olarak gelirlerdi. Onlarla vakit geçirmek, sohbet etmek, sey­retmek hoşuma giderdi. Ama bu, zamansız çıkmıştı karşıma… Sırası mıydı şimdi?
       Adam, zorlukla geri döndürdüğü, benim bacağım kalınlığındaki kolu ile gideceği katın düğmesine basıvermişti. Artık, zavallı asansörün yapacağı bir şey kalmamıştı! Önce, yukarıya doğru hareket ederek bir yirmi santim kadar yükselmiş, daha sonra, gücü kesilen çayır peh­livanları gibi yere oturuvermişti!
       Dayanamayıp;
       “Yahu kardeşim, bu vücutla hiç asansöre binilir mi? Üstelik iki kişi­yiz! Bak ne oldu?” diyerek, soğukkanlı bir tavırla serzenişte bulundum.
       “Ne bileyim? Ben hep binerim… Seni böyle ufak tefek görün­ce,” diye cevap verdi.
       Bak şuna! Yaptığı yetmiyormuş gibi, bir de çaktırmadan hakaret ediyordu.
       “Ne yapacağız şimdi?” diye sordum.
       “Ne mi yapacağız? Birlikte bağıracağız… Mutlaka sesimizi du­yarlar!”
       “Sen yalnız bağır, ben bağıramam!”
       “Tamam, tamam… Sen bağırma! Ben bağırırım, alıştım artık…”
       Başıma gelenleri düşündükçe, kendi kendime kızıyor ve şişman­ların sevimli olduklarına ilişkin kanaatim de yavaş yavaş değişiyordu. Bağırmaları, çağırmaları, kapının alt kısmını yumruklamaları fayda ver­memişti.
       Bu arada, bizim arkadaşlar ne yapıyorlardı acaba? Benim durumu­mun farkına varmışlar mıydı? Zannetmiyorum… Yoksa, derhal müda­hale ederlerdi!
       Kader arkadaşım o küçücük(!) vücut yapısından dolayı çok geçme­den sıkılmaya ve terlemeye başlamıştı. Olduğu yerde hareket etmeye çalışıyor, ama bir türlü başaramıyordu. Zaten, her hareketinde beni büyük sıkıntılara sokuyordu…
       Zamanın hızla geçtiğinin farkındaydım. Yapılacak bir şey yoktu. Son çare olarak, artık telsizi kullanmam gerekiyordu. O da inşallah ça­lışırdı. Telsizimi yavaş yavaş cebimden çıkarırken, bir taraftan da ada­ma bakıyordum. Şişman adamın gözbebekleri şimdiden büyümeye başlamıştı bile…
       Telsizi açtım, çalışıyordu. Önceden tespit ettiğimiz ortak kanala geçerek;
       “Avcı… Avcı! Ben Kartal!” diyerek çağrıda bulunmaya başladım.
       “Avcı, cevap ver… Ben Kartal!”
       “Cevap ver Avcı… Ben Kartal!”
       Ümit içerisinde beklediğim ses “Avcı”dan gelmemiş, ancak asansör arkadaşım bu kez;
       “Abi… Valla… Kusura bakma! Ben, ben… Bilmiyordum! Bilseydim, biner miydim?” diye kekelemeye başlamıştı. Neredeyse ağlayacaktı.
       “Tamam, tamam!” dedim. “Sus şimdi!”
       Ortada derin bir sessizlik oldu ve ben de çağrıma devam ettim.
       “Avcı… Ben Kartal! Cevap ver… Tamam!”
       “Kartal… Ben Avcı! Ne oldu? Tamam!”
       “Asansör çöktü… Tamam!”
       “Anlaşılmadı! Şifreli konuşma Kartal! Tamam!”
       “Yahu, açık konuşuyorum… Bindiğim asansör çöktü! Tamam!”
       “Avcı Avcı… Asansörde kapalı kaldık! Anlaşıldı mı, tamam!”
       “Anlaşıldı… Anlaşıldı! Hat açık kalsın… Geliyoruz… Tamam!”
       Bir dakika sonra bütün arkadaşlar asansör kapısının önündeydiler. Bizim şişko ise, her tarafı terden iyice sırılsıklam olmuş, korku dolu gözlerle bana bakıyor, belki aklından, geceyi hangi nezarette geçire­ceğini ve bu arada, bir araba dolusu sopa yeme olasılığını geçiriyor­du.
       Kapıcı bulunana kadar bir süre daha orada kalmaya mecburduk. Sonra, asansör kol kuvvetiyle yukarıya çekilecek ve kapı seviyesine yükseltilecekti.
       Bunlar olağan şeylerdendi, ama şans neden bana gülmüştü san­ki?
       “Abi… Hani, ayakta yorulmuşsundur… Şöyle, yere çömel istersen!”
       Sempatik şişkom, yine de beni düşünüyordu. Gerçekten, daha önce de yürüdüğümüz ve dolaştığımız için biraz yorulmuştum, ama yapılan öneriyi gözüm yemiyordu.
       Ben çömelecektim ve o yarım dünya tepemde dikilecekti… Asla mümkün değildi! Maazallah, kendini tutamayıp bir devrilecek olursa, sonra ben ne olurdum?
       Zaten çok geçmeden kapı açıldı ve biz dışarıya çıktık. Merak içerisindeki arkadaşlarım adamı gördüklerinde, “Nasıl oldu yahu?” diye sormaya bile gerek duymamışlar, onun davlumbaz gibi vücudunu görünce kahkahaları patlatmışlardı… Şişkom ise, fırsat bu fırsat, bir anda ortadan yok oluvermişti!
       Tabii ki, o günkü eğitim çalışmamız yarım kalmıştı. Artık, bu ola­yın üzerine eğitime devam edemezdik. Ben, belki hayatımda ikinci bir kez rastlayamayacağım bir deneyim geçirmiştim. Bir daha asla şişman bir adamla asansöre binmeyecektim. Tesadüfen binersem dahi, der­hal geri inecektim…
       Gerçekten zor dakikalar yaşamıştım. Ancak partnerim, benden daha çok sıkıntıya katlanmıştı anlaşılan…
       “Peki, sen ne yaptın?” diye soran hocaya;
       “Ne yapacağım hocam! Ben, her şeyden habersiz tam dört kez, ikinci kattan dokuzuncu kata tırmandım. Asansörün geçtiğini de bir türlü göremedim. Dizlerimde derman kalmadı vallahi!” diye dert yanıyordu…

(*) Test: Basit anlamda, bir takip sırasında izleyenleri ortaya çıkarmak, kendilerini belli etmelerini sağlamak amacıyla yapılan kandırmacalar.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz