Asrın Fotoğrafı!..

A

       “İnsan yeteneği için her ne kadar doğuştan gelen, kalıtımsal bir özelliktir dense de, bu teoriye fazla inanmayın, güvenmeyin… Her şey sizin elinizde! Evet, bilgi ve becerilerinizi geliştirmeniz, onları en güzel şekilde uygulamanız sizin elinizde! Olmazsa da fazla üzülmeyin, bir gün mutlaka olacaktır!..”

       Oldukça hızlı bir gelişme gösteriyorduk. Bunu, hocalarımız da söy­lüyorlardı. Geliştikçe, inancımız ve kendimize olan güvenimiz daha da artıyordu. Her geçen gün, yeteneklerimize yeni bir halka daha ekle­niyor, bu da bizi çok mutlu ediyor, gururlandırıyordu. Ancak, daha öğ­reneceğimiz kim bilir ne kadar çok şey vardı?
       Düzenli bir şekilde kursa devam ediyor, derslerimizi hiç aksatmamaya gayret gösteriyorduk. Sadece, geçen hafta içinde, kabakları evi­ne gönül rızasıyla götüren bir arkadaşımızın iki günlük bir devamsızlığı vardı. Son alınan haberlere göre, şimdi ailece durumları daha iyiydi. Bir iki güne kadar hiçbir şeyleri kalmayacaktı!
       Sırada, basit bazı teknik cihazların kullanılması ve robot eğitimi vardı. Yanlış anlaşılmasın! Bu robot, öyle Japonların keşfettikleri, evi süpüren, mutfaktan sıcak çay ve çörek getiren, uyumaları için küçük çocuklara ninniler söyleyip beşiklerini sallayan, evin küçük hizmetçisi robotlardan değildi.
       Bizim “robot” diye tanımladığımız, bugünlerde herkesin “gizli ka­mera” olarak kullandığı medyatik tespit cihazının benzeri sayılabile­cek, çeşitli eşyalara monte edilmiş küçük fotoğraf makineleri ile yapı­lan daha basit bir uygulamaydı.
       Bu minyatür fotoğraf makineleri, çeşitli yerlere; örneğin; el ya da avukat-doktor çantası diye bilinen çantaların içine, daha önceden ha­zırlanmış yuvalarına yerleştirilerek sabitleniyor, deklanşör bağlantısı ise, çantanın sapı üzerindeki kolay bir noktaya konuluyordu. Çok küçük olan objektifinin mercekleri, çantanın kilit kısmındaki o ufak boşluk doğrultusundan, pek fazla geniş açılı olmaksızın, oldukça net resimler alabiliyordu. Her ne kadar emekleme devrinin makinesi olsa da, bu tarzda bir sisteme sahip olduktan sonra, ne resimler çekebilirdik kimbilir? Elimizden ne kaçan kurtulurdu, ne de uçan!
       Bu konuda, tatbikat alanı olarak kalabalık bir bölgenin seçilmesi gerekliydi. Çok sayıda insanın arasından hedefi bulacak ve onun net görüntüsünü almaya çalışacaktık. Bize, pek o kadar zor bir iş olarak gö­rünmüyor, hiç kimse, kolay bir çalışma olacağından kuşku duymuyor­du.
       Ulus Meydanı’ndaki Atatürk Heykeli’nin önünden başlayacak ça­lışmanın, Anafartalar Caddesi istikametinde devam etmesi, geri dö­nüşte ise, bir kapısından girilecek Hal Binası’nın kalabalığının içinden geçilerek öteki kapısında son bulması kararlaştırılmıştı. Gerçekten, Ankara’nın en yoğun insan kalabalığının bulunduğu bölgesi burasıydı ve yer seçimi çok uygun olarak yapılmıştı. Arabalar, bizi orada bekle­yecekler ve tatbikat bitiminde alıp geri getireceklerdi.
       Eğitim çalışmasına gruplar halinde çıkacaktık. Sırası gelen iki kişi he­def olacak, diğerleri onların resmini çekecekti. Çalışmasını bitiren grup, malzemesini bir başka gruba devredecekti. Öyle herkese tek tek dağı­tılacak sayıda çantamız yoktu ki!
       Büyük bir rahatlık ve neşe içinde eğitimimize başlamıştık. Hedef şahısları gördüğümüz anda deklanşöre basıyorduk. Görüntü verme­mek için vücudunu ve yüzünü bilerek saklayanlar bile elimizden kurtulamıyorlardı. O zaman biz de, vitrin camekânlarını birer ayna olarak kullanıyorduk. Tam aksine, özellikle poz veren arkadaşlara da rastlamı­yor değildik! Hani bu gibilerin, Yeşilçam’da film çevirme şansları ola­bilirdi, ama ne yazık ki, artist olacaklarına MİT’çi olmuşlardı bir kere…
       Güle oynaya, bu zevkli eğitimi bitirmiş ve birkaç saat içinde okula geri dönmüştük. Ne güzel fotoğraflar çekmiştik kimbilir? Teknik büro laboratuvarlarında banyo edilip getirilecek resimleri beklerken, ders ho­camız;
       “Arkadaşlar!” demişti. “Hepinizin ne güzel enstantaneler yakaladığınızı tahmin edebiliyorum… Ama siz siz olun, yine de bu yeteneğinizi sürekli geliştirin. Gittiğiniz yerlerde mutlaka faydasını göreceksiniz. Ben de her dönem yaptığım gibi, resimlerinizi, girişteki panoda bir haf­ta süreyle sergileyeceğim. Böylelikle, diğer meslektaşlarınız ve hoca­larınızı, sizin üstün yetenekleriniz konusunda fikir sahibi olacaklar ve sizlerle gurur duyacaklardır.”
       Sonunda beklediğimiz an gelmiş ve foto-film teknisyeni, elinde bir demet resimle sınıfa girmişti. Doğrusunu söylemek gerekirse, adamın yüzünün ifadesinden bazı şeyleri anlamak mümkündü, ama biz yine de iyimser davranarak fotoğraflarımıza bakmayı tercih etmiştik.
       Hocamız, ciddi bir tavırla;
       “Yok, yok… Güzel çıkmış,” diyerek konuya hafif yollu bir giriş yapmıştı.
       Sonrası mı? Aman Allah’ım… Fotoğraflar bir rezaletti! Çok, ama çok utanmıştık… Ortalıkta bir sürü ayak-bacak, el-kol resimleri vardı, ama bir tek insan yüzü görülmüyordu. Vitrinlerdeki etiketler, ayakkabılar, kadın çantaları, fileler, torbalar, balık tezgâhında birkaç balık, iki pırasa sapı görülüyordu, ama numunelik bir tane bile yüz res­mi yoktu! Bu kadarı da olmazdı hani… Utancımızdan ne hocanın yüzüne bakabiliyor, ne de herhangi bir söz söyleyebiliyorduk.
       Hocamız, ne tepki göstereceğimizi önceden bilen kişilerin rahatlı­ğı içerisinde, fotoğrafları almış ve panoya doğru yürümüştü, işte şimdi rezil olacaktık!
      “Hocam yapmayın, bunları asacak mısınız?” diye telaşlanarak önünü kestik.
       Değerli hocamız, hepsini değil, ama içlerinden en beğendiği bir fotoğrafı, dönem hatırası olarak panoya iğneleyivermişti. Asrın fotoğ­rafı sayılabilecek bu fotoğraf; Atatürk Heykeli’nin üzerinden Sümerbank binasına doğru yeni havalandığını tahmin ettiğimiz boz renkli iki güvercinin fotoğrafıydı ve oldukça da net çıkmıştı!
       Fotoğrafçısı ise… Bilinmiyordu!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz