Başka Trafo Yok mu?

B

       “Elbette size teorik derslerin yanı sıra pratik de yaptırılacak. Derslerde öğretilenlerin, hatta kat kat fazlasının uygulanmaya dökülmesi konusunda sıkıştırılacaksınız. Tokmak, bir şahmerdan gibi sürekli inip kalkacak; zaman, süre, yer gibi mefhumları unutacaksınız. Yine de, itiraf etmek gerekirse bunlar sizin şevkinizi arttıracak, konulara daha bir asılmanızı sağlayacak… Gülü seven dikenine katlanacak!..”

       Bu uzun kurs süresi içerisinde, gördüğümüz derslerle ilgili teorik çalışmaların yanı sıra pratik çalışmalar da yapıyorduk. Daha sonra bun­ları değerlendiriyor, eksiklerimizin nerede olduğunu öğrenerek, hatala­rımızın nereden kaynaklandığını saptayarak, doğru sonuca adım adım yaklaşmaya çalışıyorduk.
       Tabii bunlar bizim için değişik ve güzel şeylerdi… Bunlar, ağırlıklı olarak insan unsurunun gerçekleştirdiği çalışmalardı. Bugün, teknolo­jinin ulaştığı yere bakacak olursak ve o günleri tanımlamamız gerekir­se, herkes için emekleme devresi de denilebilirdi. Ortalıkta ne cep tele­fonu vardı, ne de telefon konuşmalarını uzaydan saptayıp evin hangi odasından görüşme yapıldığını ortaya çıkaran teknoloji…
       Aslında gördüğümüz dersler de uzmanlık konularından uzak, ha­zırlık eğitimi çalışmalarıydı. Şimdilerde Basın-Yayın okullarının öğretim programları içinde yer alan konulara, bir başka açıdan yaklaşılıyordu o kadar!
       Her neyse, bir istihbaratçı için, rapor kaleme almak ne kadar önemli ise, o rapora konu olacak nesnenin veya olayın gözlemlenmesi de o kadar önemliydi. Bir raporun temel unsurları vardı elbette… Eksiksiz olarak bunlara yanıt verilecek, kaynaklar belirtilecek, gizlilik ve önem dereceleri mutlaka konulacaktı. Aynı şekilde, gözlemlenen yerin veya olayın da tam olarak tarifi yapılacak, yeri ve zamanı bildirilecek, yak­laşma ve kaçış yolları gösterilecek, eğer hedef bir yer veya bir bina ise, kâğıt üzerine basit de olsa bir planı veya bir krokisi mutlaka ya­pılacaktı.
       Bütün bu ham haber niteliğindeki bilgiler, zenginleştirildikten ve doğruluğu teyit edildikten sonra değerlendirilecek ve en kısa sürede gerçek haber niteliğine dönüştürülecekti. Aynen, gazetelerin istihbarat ve haber servislerinde yapılan çalışmalarda olduğu gibi…
       İşte, yukarıda söz konusu edilen hususların pratik uygulamaları sırasında, bir gün grubumuza da böyle özel bir görev verildi. Bizden is­tenilen bu görev; Ankara’daki, bugün AŞTI Otobüs Terminali ile Eski­şehir ve Konya yollarının kesiştiği Balgat yonca yaprağı arasında ka­lan, TEK’e, yani Türkiye Elektrik Kurumu’na ait küçük bir trafo merkezinin gözlemini yapmak, bölgenin açık tarifini ve istenilen özellikteki bir planını kâğıt üzerine dökmekti.
       Bizlere, o gün için tahsis edilen arabalara binerken çok heyecan­lıydık. Çünkü ilk kez böyle bir göreve çıkıyorduk. Sürücüler bizi, prog­ram gereği değişik noktalarda bırakmışlar ve daha önceden belirlenen buluşma yerlerine dönmüşlerdi. Onların, bu görev sırasında herhangi bir fonksiyonları olmayacaktı…
       Hepimiz, büyük ve önemli bir iş yapmanın ciddiyeti ve bilinci için­de, uzaktan düşmanın karargâh binasını tespit eden ileri gözcüler gibi, ayrı ayrı noktalardan trafo binasına doğru ilerliyorduk. Gözlerimiz kısıl­mış, kin dolu bir bakış sanki bütün benliğimize hâkim olmuştu. Orası, bizim için bir hedefti ve bizden başka türlü bir tavır takınmamız da beklenemezdi.
       Çevrenin dikkatini çekiyor muyduk bilemiyorum, ama zaman za­man duraklayarak ana trafo binasına ve bahçesinde yer alan bir sürü teknik karmaşaya çok dikkatli bakıyor, ona doğru uzanan yolları işa­retliyor, çevresinde dikili bulunan ağaç ve bodur çalıları tek tek tespit ediyorduk. Bazılarımız, yüksek gerilim tellerine bağlı bulunan iri fin­canların kaç tane olduğunu sayıyor, diğer bir kısmımız ise tel örgülü dış kapının üzerinde yarı açık durumda bulunan paslı asma kilidin mar­kasını okumaya çalışıyordu. Ne de olsa her şeyi tam tespit etmeli, ek­siksiz bir rapor hazırlamalıydık!
       Neredeyse içeri girmiş ve kararsız bir şekilde taş binaya doğru ilerliyorduk ki, birinin;
       “Hop… Nereye böyle? Burası Dingo’nun ahırı mı? Durun ba­kalım,” diyen sesini duyduk.
       Önceden fark etmediğimiz bir görevli, bizi görmüş olacak ki, dur­mamız için kibarca(!) uyarıda bulunuyordu…
       Daha kapıda enselendiğimiz için fena bozulmuş ve bu şekildeki bir hitaptan dolayı da canımız oldukça sıkılmıştı. Çok geçmeden, elli-elli beş yaşlarında görünen, kalın kara bıyıklı, resmi üniformalı bir adam karşımıza dikildi ve bizi kısa bir süre süzdükten sonra;
       “Ha… Şimdi anladım!” dedi. “Sizler MİT’in yeni kursiyerleri olacaksınız.”
       Biraz olsun rahatlamıştık, ama bu kez topluca bir tokat(!) daha yemiştik! Ortaya, halledilmesi gereken bir başka önemli sorunun çık­tığı açıkça görülüyordu. Bir kere, “MİT’in yeni kursiyerleri…” ne demek­ti? Bu adam, bunları nasıl bilebiliyordu ve bunu nasıl rahat bir şekilde söyleyebiliyordu?
       Görevli, umursamaz bir tavırla sözlerine devam etti:
       “Yahu kardeşim! Kırk kere rica ettik, hep buraya göndermeyin diye… Koskoca Ankara’da bir tek bu trafo mu var? Üç yıldır burada­yım… Arkadaşlarınız en az on defa buraya geldi. Amirlerimize bildirdik, ‘İdare ediverin, zararsız insanlardır!’ dediler, ama bıktım be karde­şim! Hep buraya, hep buraya…”
       Görevli konuşuyordu. Bizse, karşılığında söyleyecek tek bir kelime bile bulamıyorduk. Kendimizi nasıl savunabilirdik ki? Şaşkınlık içerisindeydik…
       Adam yine durmaksızın konuşuyordu:
       “Biliyorum, biliyorum! Eskiden, bir grup arkadaşınızı Çubuk Barajı’na göndermişler. Onlar da, fırsat bu fırsat, bir güzel piknik yap­mış. Müdürleriniz de buna çok kızmışlar. Onun için, bir daha öyle yerlere göndermiyorlarmış!”
       Hay Allah! Ne yapacağımızı bilemiyorduk… Bütün bu iddialara karşı terslensek ya da daha doğrusu alttan alarak; “Amca bey… Ne yapalım? Bu da bir vatan görevi… Bizimki de on birinci olsun ne çı­kar, idare ediver işte!” diye yanıt versek, ya adam daha dertliyse? Ya çok değişik şeyler biliyorsa? Kimbilir bize daha neler söyleyecek! Duymak istemediğimiz bazı gerçeklerle(!) karşı karşıya kalırsak, bu ger­çekleri nasıl kaldırır, nasıl cevaplandırırız? Zaten dilimiz tutulmuşçasına konuşmaya bir türlü cesaret edemiyoruz…
       Bizim, kesin suskunluğumuz karşısında görevli;
       “Hadi, hadi… Sizin suçunuz yok, üzülmeyin!” dedi. ‘Yeni çay demlemiştim. Madem buraya kadar gelmişsiniz, birer bardak çayımı için bari… Ama gidince, yetkililerinize mutlaka, ‘Gönderilecek başka trafo merkezi yok mu diyorlar!’ diye de söyleyin… Üç yıl oldu yahu! MİT’çilerle kaynaştık gitti! Ortalığın hali malûm… Benim de çoluk çocu­ğum var!”
       Adamcağız ne söylese haklıydı! Ankara’da, eğitim çalışması ya­pılacak birinci derecede öncelikli yüzlerce hassas nokta vardı. Bunlar­dan herhangi birine –tabii piknik yapmamak kaydı şartıyla– gönderile­bilirdik…
       Sonunda, bütün bu duyduklarımıza rağmen, yine de görevimizi yapmış, raporumuzu hazırlamıştık:
       “… Trafonun yüksek akım yüklü tellerine, beyaz renkli, tam otuz iki adet büyük porselen fincan bağlıydı… Kapıda, ‘Kale’ marka asma kilit asılıydı… Bahçenin sol köşesinde üç sıra halinde ekili mor menek­şelerin dokuz tanesi solmuştu… ve demlikten tam on yedi bardak çay çıkmıştı!”

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz