Bu Kabakları Ne Yapacağız?

B

       “Uygulama çalışmalarının size en heyecanlı gelen kısmı, belki de takip olacak. Hayatınızda daha önce hiç yapmadığınız tarzda birilerini takip edeceksiniz. Tün organlarınız, düşünceleriniz tek bir noktada odaklanacak; beş hatta altı duyunuzun ortak çalışmasına gayret göstereceksiniz. Bu çalışmalar, sizin gözlemleme yeteneğinizin ortaya konulmasında bir kıstas olacak. Aman dikkat; deneyimli ağabeylerinizin öğütlerini dinleyin ama kurgularına kendinizi kaptırmayın, yoksa zararlı çıkan siz olursunuz!..”

       Pratik çalışmalarımıza düzenli bir şekilde devam ediyorduk. Her bir çalışma, bize mükemmel deneyimler kazandırıyordu. Şimdi sıra, muhtemel hedef kabul edilen şahısların otoyla ve yaya olarak yapı­lacak takiplerine gelmişti. Alıştırma olsun diye, aramızda birkaç ufak deneme yapmış ve bu denemelerde bayağı da başarılı olmuştuk. Ar­tık, kendimizi her türlü takibe hazır hissediyorduk…
       Ankara’nın tecrübeli takip grubunun eşliğinde, sabahın erken saatlerinde hepimiz yerlerimizi almıştık. Hedefimizi bilmiyorduk, bize söylememişlerdi. Bunun, gerçek bir takip olmasından dolayı hem heyecanlı, hem de memnunduk. Aşağı Ayrancı semtinin son durak çev­resindeki cadde ve sokaklara yayılmış durumda, dört oto dolusu insan, telsizle verilecek talimatı sabırsızlıkla bekliyorduk. Sabahın bu kör saa­tinde, sokaklarda henüz hiç kimse görünmüyordu.
       Otolar zaman zaman yer değiştiriyorlar ve yeni konumlarını diğer otolara ve merkeze anında bildiriyorlardı. Bu arada bizler de, tecrübeli takipçilerden, gerçekten yaşanmış öyküler dinliyorduk. Anlattıkları şey­ler, hepimizin çok ilgimizi çekiyor ve bilgi dağarcığımızı genişletiyordu. Böylelikle, saatlerin nasıl geçtiğinin farkına bile varmıyorduk. Bunların hepsi, birer macera romanına konu olabilecek değerde gerçek takip öyküleriydi.         Örneğin;
       “Filan büyükelçilik müsteşarının sarışın hanımı, hangi kuaförde saçını yaptırır? Yabancı diplomatlar, piknik yapmak için en çok ne­relere giderler? Taksiye binmek zorunda kalanları, uyanık taksiciler nasıl dolaştırırlar? Falan elçiliğin personeli, hangi camide namaz …”
       İşte tam bu sırada, araç telsizinden, ne zamandır beklediğimiz anons gelmiş ve otolar hep birden takibi başlatmışlardı. Aşağı Ayrancı son durakta bulunan Rus Büyükelçiliği’nden, iki ayrı otoyla yedi kişinin ayrıldığı ve Güvenlik Caddesi’nden aşağı doğru inmeye başladıkları, yedi kişiden üçünün kadın olduğu bildiriliyordu.
       Hedefimiz tespit edilmiş ve usta takipçiler yola koyulmuşlardı. Ta­kip başlamıştı, ama biz hâlâ ortada yeşil 06.CR .… plakalı otoları göremiyorduk. Tarım Bakanlığı kavşağını geçmiş, neredeyse Kızılay’a gel­miştik. Arabanın içinde, sanki nefesler tutulmuştu. Rus elçilik perso­nelini takip ediyorduk, kolay bir iş miydi? Hani şu iki otoyu bir kerecik olsun görebilsek daha da mutlu olacaktık ya, neyse!
       Bu arada bazı arkadaşlarımız, sonradan hazırlanacak “Takip Ra­poru” için durmaksızın not tutuyorlardı. Ben, önde oturmam nedeniyle onların neler yazdıklarını göremiyordum, ama herhalde bu hızlı takip hakkında iyi şeyler yazıyorlardı!
       Arabamız, Kızılay Meydanı’ndan Kolej istikametine, kırmızı ışık yanmasına rağmen hiç durmaksızın dönmüş, bu sırada arabayı kulla­nan usta takipçimiz, kaldırım kenarında duran iri kıyım bir polis memu­runa sıcak bir selam göndermişti. Polis de sağ elinin iki parmağını şap­kasına götürerek selamını almıştı.
       Birden, “Ne güzel,” diye düşündüm. Demek ki bizimkiler, bütün trafik polislerini tanıyorlardı. Eh… Usta takipçilere de bu yakışırdı doğ­rusu! Ancak bundan, bütün polislerin de bizimkileri tanıdığı sonucu çıkmaz mıydı? Çıkardı… Ama olsun, biz gizli takip yapıyorduk. Bir şey fark etmezdi ki… Hem böylelikle, ikide bir ceza yeme sorunu da otomatikman ortadan kalkmış oluyordu. Anlayacağınız, bir selam, yo­la devam… Dostluk iyi şeydi vesselam!
       Kurtuluş Parkı’nın kenarından Cebeci istikametine doğru giderken arabamız hızlanmış ve sonunda hedef otoları Cemal Gürsel Meyda­nı’ndan sola dönerken yakalamıştı. Şu anda ikisi de peş peşe önü­müzden gidiyordu.
Gidiyordu da, acaba nereye gidiyordu? Çok geçmeden bizim tecrübeli ağabeyimiz, sanki içine doğmuş gibi, arabayı Cebeci semt pa­zarının yan sokaklarından birine park edivermişti. Diğer üç arabayı he­nüz görememiştik, ama herhalde onlar da çevredeki sokaklara dağıl­mış olacaklardı.
       Olayın mahiyetini nihayet anlamıştık. Rus vatandaşlar, her zaman olduğu gibi, bir semt pazarından alışverişe gelmişlerdi. Onlar, Ame­rikalılar gibi Çankaya’daki büyük marketlerin pahalı manav reyonların­dan değil, rejim gereği zaten kısıtlı olarak verilen maaşlarının olanak verdiği ölçülerde, daha ucuz olan böyle semt pazarlarından alışveriş etmeyi tercih ediyorlardı.
       Bu gibi konularda, anılarla yüklü, deneyimli, görmüş geçirmiş, us­ta takipçi büyüğümüz, bize hem bunları anlatmış hem de yüzüne ga­yet ciddi bir ifade vererek;
       ‘Vallahi bilemem. Pek belli olmaz,” demişti. “Normal bir alışveriş için gelmiş de olabilirler, ama muhtemel bir buluşma da yapabilirler… Biz çok gördük, çok! Hani şu mektup takası filan gibi… Çok dikkatli olmak lazım! Bana sorarsanız, ben yakın takip yapın derim.”
       Böyle bir olasılık vardı tabii! Ne casuslar, pazardan kavun-karpuz seçerken, ne önemli bilgilerin takasını yapmışlardı kimbilir? He­yecan içerisinde pazarın çeşitli yerlerine dağıldık.
       Sonunda, hedef şahısları görebilmiştik. Erkekler, en az 1.80 met­re boyunda, sarı kıvırcık saçlı, yuvarlak kırmızı yüzlü ve 100 kilodan fazlaydılar. Kadınlar da onlardan aşağı kalmıyorlardı hani… Hatta karın, göğüs ve popo kısımları daha şişman görünüyor, çirkinlikte de sanki birbirleriyle yarışıyorlardı…
       Demek ki Ruslar, daha o zamanlarda bile, bunu bir taktik unsuru ola­rak kullanmaya başlamışlardı. Çirkin kadınlarını çarşı-pazara yolluyorlar, güzel olanlarını ise, sadece kendilerinin bildikleri bir amaç için geri planda saklı tutuyorlardı. Onlar, günü geldiğinde görevlerini yapmak üzere büyük şehirlerimizin sokaklarını istila edeceklerdi. Bugünkü “Nataşa” gruplarının oluşmasında, herhalde bu eski taktiğin çok önemli bir rolü vardı!
       Muhtemel hedef şahıslar, yaklaşık bir buçuk saat boyunca, o tez­gâh senin, bu tezgâh benim dolaşmışlar, ellerindeki pazar torbalarını ve filelerini, sebze ve meyvelerle bir güzel doldurmuşlardı.
       Bizler de bu arada boş durmamış, yaptığımız yakın takip sırasın­da yanaştığımız tezgâhlarda, muhtemel bir kaş-göz işareti, bir aldı-verdi tespit etmek için bayağı ter dökmüştük. Hatta bazı arkadaşları­mız, hedefe daha yakın olabilmek için, aynı tezgâhlardan yan yana alışveriş etmeyi bile göze almışlardı.
       Okulumuza memnun dönüyorduk. Gerçekten heyecanlı dakikalar geçirmiş, bir şeyler tespit edemesek bile, belki olası bir buluşmayı en­gellemiştik.
       Kurs binasının üst katına çıkan merdivenleri tırmanırken, bizi kar­şılayan ders hocamız;
       “Hoş geldiniz… Takip nasıl geçti?” diye sordu.
       Bizler de, hep birlikte;
       “İyi geçti hocam,” diye bağırdık.
       “Öğrendiğime göre, eli boş gelmişsiniz?”
       Usta ve deneyimli takipçi ağabeylerimizin, büyük bir zevkle ve va­kit kaybetmeden verdiklerine inandığımız bu güzel rapor karşısında bizler susarken, en arkadan gelen ve elinde iki ağır pazar torbasını taşımaya çalışan arkadaşımızın sesi duyulmuştu…
       Arkadaşımız, hem gülümsüyor, hem de;
       “Boş değiliz hocam! Bu torbalarda, iki kilo patates ile yedi kilo kabak var. Hadi patatesleri ben eve götüreyim, ama bu kabakları ne yapacağız?” diye bağırıyordu.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz