Değerli Hediye!..

D

       “Doğru bir seçimsiniz; kurs dönemini başarıyla, hem de dereceyle bitirdiniz. Sizi kutlamanın dışında ödüllendirmek de gerek. Aldığınız dereceye layık bir ödül olmalı değil mi? Serviste buna alışmanız zor olacak ama en güzel hayallerin kurulduğu an en büyük hayal kırıklığını yaşadığınız an olabilir!..”

       İyi-kötü, acı-tatlı, bir sürü anıyı geride bıraktığımız kursumuz, artık sona ermiş bulunuyordu. Büyüklerimiz bizlerden, bizler de onlardan memnun bir şekilde ayrılacaktık. Son olarak bize, toplu bir halde, Müs­teşarlık üniteleri gezdirilmişti. Gördüklerimiz karşısında hayretler içerisinde kalıyorduk. Etlik’deki okul binası, onun kütüphanesi, doküman­tasyon ve malzeme odası vs. solda sıfır kalıyordu. Merkezdeki kütüp­hane, laboratuvarlar, hele arşiv, gerçekten görülecek gibiydi. Buradaki binlerce dosyanın içinde, kimbilir kaç milyon kişinin, kaç yüz bin olayın kayıtlı bulunduğunu düşünemiyorduk bile…
       Bütün teknik cihazların yer aldığı, haberleşmelerin yapıldığı ve dinlemelerin aktarıldığı merkezi bölüm ise bir harikaydı… Demek ki, kurs sırasında bizlere, en basit malzemeyle idare etmeyi, bu malze­melerle büyük işler yapmayı öğretmişlerdi. Marifet de buradaydı za­ten! Fazlası uzmanlık gerektiriyordu. O da şimdilik bizi ilgilendirmi­yordu! Buradaki olanaklarla insan KGB’ye bile kafa tutabilirdi!
       Akşam geç saatlerde ise, yemeğimiz vardı. Yemeğe başta müsteşar ve müsteşar yardımcısı olmak üzere, bütün daire başkanlarının ve şu­be müdürlerinin katılacağı söyleniyordu. Atatürk Orman Çiftliği’ne te­peden bakan tarihi Marmara Köşkü’ne; kurs yetkililerimiz ve kıymetli hocalarımızla birlikte otobüslerle gelmiştik. Herhalde bizlerden mem­nundular ve çok şey bekliyorlardı ki, böyle güzel bir yerde bize yemek verme nezaketini göstermişlerdi…
       Müsteşarımızın, büyük salona girişini tam bir sessizlik içinde bek­liyorduk. O yüksek tavan, tatlı kıvrımlarla uzanan süslemeli ağır per­deler ve yerdeki kırmızı halı, sesleri boğup yok ediyor ve bizleri, sanki sessizliğe davet ediyordu.
       “U” şeklinde düzenlenmiş uzun masanın üzerindeki tarihi porse­len yemek takımları pırıl pırıl parlıyor, biraz sonra onların içerisine konulacağını düşündüğümüz yemekler, daha şimdiden iştahımızı ka­bartıyordu.
       Hepimiz onu, yani Müsteşarımızı, askerce karşılamaya hazırlandık…
       “Dikkaaaat!”
       Nihayet kapıda görünmüştü. Taşıdığı yükün altında ezilmiş gibiy­di, ama fark ettirmemeye özen gösteriyordu. Bana, bir an önce emekli olup, huzur içinde evinde geçireceği günleri düşünüyormuş gibi geldi. Böyle insanlara saygı duymak gerekirdi. Onlar, yaşamış oldukları gün­lerden ve olaylardan ders alan, aldığı dersi de kendisinden sonrakilere miras olarak devreden ve arkalarında tatlı anılardan başka bir şey bırakmayan değerli kişilerdi…
       Bana, eline geçen her fırsatta;
       “İnsanlar, daima iyi şeylerle anılmalıdır,” derdi babam ve sonra de­vam ederdi: “Tabii bu arada kötüler de olacak. Onlar olmasa, iyilerin değerini nasıl anlarız yoksa?”
       Yemek gayet güzel geçmiş, bu sırada da konuşmalar yapılmıştı. Bizleri temsilen konuşan arkadaşımız kısaca;
       “Sayın Büyüklerimiz,
       On hafta kadar önce, daha evvel tanımadığımız, yaşamadığımız, hatta hayal bile edemediğimiz bu ortama gelirken çok heyecanlı idik.
       Büyüklerimizden, tecrübeli ağabeylerimizden dinlediğimiz anılar­la, kıymetli hocalarımızdan öğrendiğimiz bilgilerle ve gerçekleştirdiği­miz değişik ve güzel çalışmalarla yüklendik.
       Şimdi, sizlerden ayrılırken çok daha heyecanlı ve mutluyuz. Çün­kü aranızdan ömür boyu unutmayacağımız anılarla ayrılıyoruz. Bunlar, ileriki yaşantımızda ve gururla yapacağımız görevlerimiz sırasında, bizlere birer örnek olacak ve daima yol gösterecektir.
       Emeği geçen herkese şükranlarımızı sunuyoruz. Sağ olun!” di­yerek, ortak duygularımızı dile getirmişti. Hepimiz onu canı gönülden alkışlamıştık.
       Daha sonra, geceyi idare eden sunucu;
       “Şimdi, on hafta önce başlamış oldukları kursu başarıyla tamam­layan genç arkadaşlarımıza, değerli hediyelerini vermek üzere, Sa­yın ………. falan falan başkanlarımızı buraya davet etmek istiyorum!” dedi.
       Aman Allah’ım! Bu ihtişamlı ortamdan, nefis yemeklerden, doku­naklı konuşmalardan ve bu gurur verici tablodan sonra, bir de bizlere hediye mi vereceklerdi? Çok mutluyduk, çok! Gözlerimizi, mikrofo­nun yanındaki masaya konulan, içi hediyelerle dolu kutudan ayıramıyorduk!
       İsmi okunan arkadaşımız gidip kim olduğunu bilmediği bir büyü­ğünden, değerli hediyesini alıyor ve sonra geçip yerine oturuyordu. Hepimiz, çok geçmeden hediyelerimizi almıştık, ama henüz açmaya cesaret edemiyorduk. Hediyelerimizin, saat, kalem takımı ve benzeri klasik şeyler olmadığı kesindi. Hepsi, birbirine benzeyen küçük pa­ketlerdi ve büyük bir olasılıkla birer kitaptı!
       Neden sonra, salon boşalmaya başladığında, hep birden özenle sa­rılmış paketleri önce ufak ufak tırnaklamaya ve sonra da yırtmaya baş­ladık. Paketini ilk açan arkadaşımız;
       “Benimki bir kitap!” dedi.
       İkincisi de;
       “Benimki de!” diye seslendi.
       Üçüncü arkadaşımız ise sadece;
       “Bu da!” diyebildi.
       İşte, o kadar zor şartlarda bizleri yetiştirmeye çalışan ve köşkte ver­dikleri ziyafetle, yaptıkları konuşmalarla gönüllerimizde taht kurup bizlere kendilerini içtenlikle kabul ettiren teşkilât büyüklerimiz, son olarak bize, ufak ama ne de olsa değerli bir hediye vermeyi uygun görmüşlerdi.
       Bizlere, tek tek anons edilerek verilen o değerli hediye; “Genel Adab-ı Muaşeret ve Görgü Kuralları” adlı küçük bir kitaptı… Ve bizim ömür boyu yararlanmamız için hazırlanmıştı.
       Yazarı mı? Herhalde o da bizlerden biriydi!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz