Bir Yemin Töreni!..

B

       “Hiç yemin etmeden olur mu? Göreve başlanır mı? Siz siz olun, edeceğiniz yemini yürekten okuyun ve o yemine bağlı kalın. Yıllardır en yüce kürsülerden yemin edenlerin, o yeminlere ne kadar bağlı kaldıklarını ibretle izleyen biri olarak konunun önemini vurgulamak istedim. Taşlı, çakıllı yollarda yürüyün, ayağınız acısın… Ama o ayağa siyaset denen çamuru bulaştırmayın!..”

       Dönüş yolunda, bütün kitabı bitirmiştim bile… İşin aslına bakıla­cak olursa, biraz sıkışık dizilmesine rağmen, güzel hazırlanmış bir ki­taptı. İçeriğinde, ilgili her konuya yeteri kadar yer veriyordu.
       Bizler kendimizi, uzun çalışma hayatımız boyunca, ne kadar zor şartlarda çalışırsak çalışalım, kitabın öğretileri doğrultusunda hareket etmeye zorunlu hissetmiştik ve etmiştik de! Bugün dahi, teşkilâtın en küçüğünden, en büyüğüne kadar bütün çalışanlarında, aynı özeni, ay­nı terbiyeyi ve aynı temizliği görürsünüz. İçtenlikle kabul edilmiş olan bu kurallar, birkaç ta-nesinin dışında, devletin büyük kadrolu birçok ku­ruluşunda yoktur ve uygulanmamaktadır…
       Devlet dairelerinin birçoğunda, gerek masa başlarında çalışan per­sonel, gerek sokakta halka hizmet götüren görevliler; ne yazık ki, iki-üç günlük sakalları, tozlu ve çamurlu pantolonları, boyasız ayakkabı­ları ve ütüsüz elbiseleriyle boy göstermektedirler. Ayağına kot panto­lon veya kot etek geçirmiş olarak devlet dairesine gelen memurların sayısı, normal kumaş giyenlere göre kesinlikle daha fazladır. Ama böyle mi olmalıdır?
       Görgü kurallarına uygun davranmanın, temiz ve titiz olmanın, sa­dece ve sadece eğitimle ilgisi vardır. Aksine, maddi imkânların yeter­sizliğiyle hiçbir ilgisi yoktur. Malûm bazı kişilerin, sıkıştıklarında her zaman yaptıkları gibi, bunun edebiyatını yapmak, doğru bir davranış değildir!
       Neyse, ilk görev yerime tekrar döndüğümde, on hafta önce geride bırakmış olduğum arkadaşlarım ve amirlerim tarafından, bu kez, çok değişik bir havada karşılanmıştım. Önceden aramızda var olduğunu hissettiğim bir duvar, sanki ortadan kalkmış gibiydi…
       Etrafımdaki kişiler;
       “İşte, şimdi bizden biri oldun. Bir sürü temel bilgi depoladın, bir­çok yetenekler(!) kazandın ve en önemlisi, hepimizin zamanında ya­şadığı bazı gerçeklerle(!) sen de yüz yüze geldin. Bundan sonra da, bizim gibi, yine bir sürü yeni gerçeklerle(!) yaşamaya alışacaksın. Aramıza hoş geldin!” der gibiydiler sanki.
       Ne olursa olsun, çok mutluydum. Artık, daha serbest hareket ede­cek, en azından ben de onlar gibi biraz daha rahat davranacaktım.
       O gün, dairenin personel ve idari işleriyle ilgili müdürü, bana;
       “Bugün saat 3’te yemin törenin var. Ona göre hazırlıklı ol!” de­diğinde, kendimi yeniden büyük bir heyecan dalgasının ortasında buluvermiştim. Söylediği doğruydu. Huzurda yemin etmeden, prosedür tamamlanmış olmayacaktı ki!
       Vakit yaklaştıkça, kalbim daha hızlı çarpmaya ve bacaklarım tit­remeye başlamıştı. Ne kadar zorlasam da, kendime bir türlü hâkim olamıyordum. Albay’ın kapısını vurup içeriye girdiğimde de aynı hal devam ediyordu. Yarbay da oradaydı. Kendi aralarında, kısık sesle bir şeyler konuşuyorlar ve arada bir, gözlerini benden yana çevirip başla­rını aşağı yukarı sallıyorlar, sonra tekrar konuşmalarına dönüyorlardı.
       Albay birdenbire;
       “Sen bekârdın, değil mi?” diye sordu.
       “Sözlü sayılırım, başkanım!” diyerek onu cevapladım.
       “Güzel, güzel! Peki, kısmet olursa ne zaman?”
       “Bir yıl içinde olabilir, başkanım!”
       “İyi… İyi!”
       İçimi bir ürperti basmıştı. Söylenilen bütün bu “güzel” ve “iyi” söz­cüklerinde, benim için hayra alâmet bir şeyler saklı olsa gerekti!
       Tekrar konuşmaya dalmışlardı ki, içeriye, bana yemin törenini ha­tırlatan müdür girdi. Bir elinde özenle katlanmış, tertemiz bir Türk bayrağı vardı. Öbüründe de üzerinde yemin metni yazılı bulunan matbu bir kâğıdı tutuyordu.
       “Hazırız başkanım,” dedi.
       Herkes ayağa kalktı ve hazırol bir vaziyette, Albay’ın masasının etrafına toplandı.
       Bu sırada Albay;
       “Peki, tabanca?” diye sordu.
       Bunu duyunca Yarbay, elini hemen arkasına atmış ve kabzası özel olarak gümüşle işlenmiş, pırıl pırıl bir 14’lüğü çekerek masanın üzerine koymuştu. Hemen hemen aynı anda da müdür, 7.65’lik bir Kırıkkale’yi çıkarmış ve bayrağın altına sokuvermişti.
       Albay, önce biraz düşünmüş ve sonra, Kırıkkale’yi işaret ederek;
       “O olmaz… Bu kalsın,” demişti.
       Bense, bu tabanca pazarlığına karışmaksızın, sağ elimi bayrağın üzerine koyarak, sol elime aldığım kâğıttaki metni, yüksek sesle oku­maya başlamıştım:
       ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin anayasasına, kanunlarına ve Milli İs­tihbarat Teşkilâtının temel prensip ve talimatlarına uyacağıma, görev özel­liklerine uygun hareket edeceğime, Atatürk ilke ve devrimlerini, anayasal rejimi ve laiklik ilkelerini sadakatle savunacağıma, gerekirse, vatanın ve milletin bölünmezliği uğruna hayatımı feda etmekten çekinmeyeceğime, teşkilâtın gizlilik ilkesine sadık kalacağıma, şahitlerin huzurunda, silahım, bayrağım, şerefim ve bütün mukaddesatım üzerine yemin ederim…”
       Sonunda, bu özel tören de tamamlanmış, yemin metni, benim ve şahitlerim tarafından imzalanarak şahsi dosyama konulmuştu.
       Rahatlamış mıydım? Fiziksel olarak evet! Ancak, tanığı oldu­ğum iki konu, kafamı kurcalamaya devam ediyordu.
       Birincisi; geleceğim açısından önem taşıyordu. Koskoca bir Albay, insanın gözlerinin içine baka baka, iki kere “Güzel… Güzel!” ve yine iki kere “İyi… İyi!” derse, bunun üzerinde uzun uzun düşünmem gere­kiyordu.
       Aklıma takılan bir başka husus ise tabanca tercihinde Albayın ta­kındığı tavırdı! Bana sorsalar, –sormazlardı ya– hiç düşünmeksizin tercihimi 14’lü bir Browning’ten yana kullanırdım… Bir kere, albenisi vardı. Çok güzeldi! Ayrıca, herkesin takdir ettiği güvenilir bir silahtı. Onunla, yüz-yüz elli metre mesafeden çatışmaya girebilir, hiç namlu ısıtmadan defalarca şarjör boşaltabilirdiniz. Hem, kurşun hedefini asla şaşırmazdı. Sapması sıfır sayılabilirdi. Yerli gururumuz için ise, as­lında söylenecek pek bir şey yoktu. Yapılacak bir yarışmada, hükmen mağlup olacağı kesindi. Çok iyi nişancılar, onunla, elli metreden he­defi tutturuyorlarsa da, ölümcül bir vuruş için yine de yirmi beş met­relik mesafeyi tercih ediyorlardı!
       Ancak olay, iki tabanca arasındaki yetenek yarışmasında değildi elbette… Neden sonra, konuyu daha sakin bir şekilde düşündüğümde, Albayın hareket tarzının doğru olduğuna karar vermiştim. Belki, bazı kimseler tarafından bu gibi hareketler, “şekilcilik” diye nitelendirilebilir­di, ama doğrusu, böyle bir yemin töreninde, Türk bayrağının yanında, yine Türk malı bir silahın bulunması, yerinde bir davranıştı. Aslında, milli terbiye de bunu gerektiriyordu!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz