Casus Dayım!..

       “Devletin güvenliğinden sorumlu kuruluşların, emniyetin, jandarmanın, özellikle de servisin yaptığı arşiv çalışmalarının neden ve niçin yapıldığını o kuruluşlarda çalışanlar iyi bilir. Dışarıdan ahkâm kesenler ise, konuya at gözlüğü ile baktıklarından, anlatsanız da anlamazlar ya da anlamak işlerine gelmez. Bu nedenle, ileride birtakım sorulara maruz kalırsanız üstünde durmayın, es geçiverin!..”

       İlk nöbet maceramdan bu yana yaklaşık bir ay geçmiş olmasına rağmen, bana hiçbir tebligat yapılmamış, daha doğrusu, daire içindeki yerim henüz belirlenmemişti. Ben, hangi bölümde çalışacaktım, bilmi­yordum. Teşkilât içinde bir memurun, göreve ilk nerede başlarsa, o doğrultuda devam edeceği konusunda yaygın bir kanaat olmasına rağmen, buna inanmak bir türlü içimden gelmiyor, ama aynı zamanda da çok merak ediyordum.
       Lisan bilgisi, bizim için çok önemliydi. Önemli de olmalıydı!
       Bugün yetişkin vatandaşlarına bile kendi öz dili olan Türkçeyi hâlâ öğretmeye çalışan bir ülkede, bir tek lisan bile dışarıya açılan bir ka­pıydı. Çok şükür, benim birkaç kapım vardı –gerçi, bir tanesi oldukça küçüktü– ve ben, bundan gurur duyuyordum…
       İşte bu yüzden, içimden, “Espiyonaj” veya “Kontr-Espiyonaj”, yani İstihbarat ve İstihbarata Karşı Koyma/Karşı İstihbarat diye tanımlaya­bileceğimiz konular geçiyordu, ama yine de takdir üst makamlarındı. On­lar, her nereyi uygun görürlerse, orada çalışmak zorundaydık.
       Yukarıda sözünü ettiğim bölümler, Milli İstihbarat Teşkilâtının ta­rihi ve asli görevlerini içeriyordu. Türkçesi; Casusluk ve Casusluğa Karşı Koyma… Ne var ki, özellikle çok partili demokratik sisteme ge­çildikten ve bu demokratik ortamdan yararlanan milletin temsilcileri, kendi çıkar ve ideolojileri uğruna birbirleriyle boğuşmaya başladıktan, hatta zaman zaman milleti de bu boğuşmaların içine çektikten sonra, bütün bu asli ve tarihi görevler arka plana atılmış; teşkilât, her türlü iç güvenlik sorunları ile de uğraşır olmuştu. Herkes, bundan şikâyetçiydi ve bizim yetişemediğimiz “Doğu Emniyet” günlerini özlüyordu, ama yapılacak bir şey yoktu. Görev, görevdi… Ve her türlü hal ve şartta yapılacaktı!
       Hem ben daha, Albaydan merakla beklediğim, o “güzel” ve “iyi” haberleri henüz almamıştım ki! Bunun için de vaktimin büyük bir bö­lümünü, bu iki şubede geçiriyordum. Kontr-Espiyonaj kısmının yeterli sayıda personeli vardı, ama diğeri bu bakımdan pek fakir sayılırdı. Çünkü tek bir müdürden ibaret-ti! Her işini, elinden geldiğince kendi yapmaya çalışıyor, başı çok fazla sıkıştığı zamanlarda, başka bir bö­lüm personelinden yardım istiyordu. Hani ne derler, kendi yağı ile kav­rulan bir adamdı…
       Ben de ona yardımcı olabilmek amacıyla, Emniyet Müdürlüğü Pa­saport Şubesi’nden periyodik olarak verilen listeleri alıyor ve bu liste­lerde dökümü yapılan bilgiler üzerinden arşiv taraması yapıyordum. Gerekli notları çıkardıktan sonra da, bu kez hudut gümrük kapıların­dan giriş-çıkış yapan yolcuların listeleri ile karşılaştırıyor ve buna ben­zer bir seri çalışmayı gerçekleştiriyordum. Benim yaptığım iş, olağan işlerdendi ve pek bir önemi yoktu…
       Ancak bir gün, daire arşivinde yine bu tür bir çalışma yaparken, tesadüfen bir isim dikkatimi çekti. Bu isim bana hiç de yabancı gel­miyordu… Sanki çok yakından tanıdığım birini çağrıştırıyordu. Gerçi, arşiv çalışmaları sırasında benzer isimlere sık sık rastlanıyordu, ama detayına girilip kimlik bilgilerinin derinliğine inildikçe, bu gibi benzerlik­ler mutlaka aydınlığa kavuşuyordu.
       Birden, arşivde gördüğüm bu ismin, benim öz be öz dayımın ismi olduğunu anlayıvermiştim. Önce, acaba yanılıyor muyum, diye düşün­düm… Hayır, yanılmıyordum! Ana-baba adı, doğum yeri ve tarihi, di­ğer bütün kimlik bilgileri, hepsi, ama hepsi tutuyordu…
       “Ah, dayı bey!” dedim. “Ne vardı böyle MİT kayıtlarına geçe­cek? Hem de, casuslukla ilgili bir şubeden!”
       Büyük dayım, aslında eski bir kamyon şoförüydü. Kendisine ait, borcunu zar zor ödediği kamyonuyla, o şehir senin, bu şehir benim, devamlı yük taşır, nerede bulursa orada yatar, köydeki evine bile an­cak o tarafa yolu düştüğü zamanlarda uğrardı…
       Arşiv kaydını kaptığım gibi, şube müdürünün karşısına çıkmaktan kendimi alamadım ve biraz heyecanlı, biraz da telaşlı olarak;
       “Müdürüm, bu benim dayım… Hem de öz be öz dayım! Ne arıyor sizin arşivde?” diye sordum.
       Müdür, önce başını kaldırmış ve bu anlamsız sorum karşısında, yüzüme anlamlı anlamlı bakarak sadece;
       “Ne mi arıyor?” demişti.
       Ben, daha fazla açıklama yapar diye bekliyordum, ama şimdi üs­telemenin sırası değildi. Bu şekilde bir çıkış yapmam, belli ki onu biraz rahatsız etmişti. Yanından moralim bozuk olarak ayrıldım. Öğle yeme­ği için yemekhaneye indiğimde, beni hemen odasına çağırdığı habe­rini aldım.
       “Gel bakalım, şu senin öz be öz dayını konuşalım,” diyordu.
       Ne konuşacaktık ki? Kayıtlara geçirilmesinin mutlaka önemli bir sebebi olsa gerekti! Yanına gittim ve masasının yanında dikildim.
       Müdür, konuya girmişti bile;
       “Bakalım neler neler yapmış şu dayı bey? Hım… Bu fiş yeni kayda girmiş… Daha geçen ay… Hım… Filan tarihte, falan firmanın ihracat yükünü, filan ülkeye götürmüş…”
       “Eee, sonra?”
       “Hım… Altı gün sonra da çıktığı kapıdan boş giriş yapmış… Yani yükünü boşaltmış…”
       “Peki, bunu yapmakla suç mu işlemiş?”
       “Saçmalama… Değil tabii! Hım… Zaten bir kere gitmiş, bir da­ha da yurtdışına çıkış yapmamış…”
       “Öyleyse, bu kayıt neden düşülmüş? Bugün, milyonlarca kişi, herhangi bir nedenle yurtdışına gidiyor. Hepsi kayıtlara mı geçiyor?”
       “O husus, insanın gittiği ülkeye göre değişir delikanlı! Bu ülkeler arasında da, hedef ülkeler var değil mi? Biz zaten onu, filan ülke ile devamlı ticari bağlantı içinde olan ve durumu şüpheli görülen bir firma nedeniyle kayıtlara almışız. Senin anlayacağın, aslında firma kont­rolümüz altında, dayın değil! Merak edilecek bir şey yok. Öz be öz dayının yeğeni!”
       Sonuçta dayımın bir casus(!) veya sakıncalı bir kişi olmadığını anlamış bulunuyordum. Ama aynı durumda olan bunca şahsın, yıllar­dır listeler halinde kayıtlara geçirilmesini ve geçirilmeye de devam edi­leceğini kabul etmek bir türlü içimden gelmiyordu. Ancak, yapılan iş doğruydu! İstihbarat çalışmaları yapmak, deyim yerindeyse, “İğneyle kuyu kazmak” gibiydi!
       Çekirgeler de bir zıplıyor, iki zıplıyor, ama üçüncüsünde yakayı ele veriyorlardı. Zavallı dayım ise, durumuna bakılacak olursa, daha ilk sıçramasında oltaya takılmıştı.
       Rahatlamıştım… Odanın, küçük penceresine doğru yürüdüm ve dışarıya baktım. Hayret… Etraf, çekirge kaynıyordu!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir