Sinema Filmi veya TV Dizisi Teklifine Karşı Sunum

S

GENEL BİLGİLENDİRME:
     “Bir Gizli Servis Mensubunun Anıları – Çuvaldız” serisi, yaklaşık 900 sayfalık dört kitaptan oluşmakta ve içeriğinde birbirinden bağımsız, ancak zaman ve mekân sırası güden 140 kadar anı yer almaktadır. Bu anıların yüz kadarı, başlı başına birer öykü tarzında işlenmiştir.
     Birinci Kitap (Meslekte İlk Yıllar); hikâyenin giriş bölümünü teşkil eder. Burada; genç adamın Millî İstihbarat Teşkilatı’na giriş çabaları, aşması gereken engeller, teşkilâta kabulü sırasında karşılaştığı zorluklar, uzak ve yakın çevresinde meydana getirdiği değişiklikler, eğitim dönemi, yani kurslarda geçen zaman ve ilk görev yerinde, değişik ve sipsivri bir ortamda yüklenmek zorunda kaldığı vazifeler ile bu sırada aile yaşantısına geçiş ve evliliği anlatılmaktadır.
     İkinci ve Üçüncü kitaplar (Kalem Artığı Öyküler ve Olgunlaştıran Yıllar); hikâyenin gelişme bölümünü teşkil eder. Bu bölümde; hızla birbiri ardına eklenen seneler zarfında kazandığı tecrübelerle pişen, olgunlaşan şahsın, hayatında önemli bir yeri olan Güneydoğu Anadolu, bilhassa Urfa’daki ilgi çekici ve sürükleyici anılarından derlenmiş bir demet sunulmakta, bu sırada, zor koşullar altında yürütülen görev esnasında, mesleki çalışmalarının yanı sıra iş ve aile yaşantısının çatıştığı anlardan da kesitler verilmekte, ikisinin bir arada yürütülme zorunluluğu çarpıcı bir şekilde işlenmektedir.
     Dördüncü kitap (Çağrıştıran Yıllar); hikâyenin final bölümünü teşkil eder. Aradan seneler geçmiş ve Londra’daki bir hastane odasında, ölümün ince çizgisinde gidip gelmeler sırasında, zaman zaman geriye dönüş yapan belleğin kuytuları arasında sıkışmış birtakım anıların çağrıştırılması suretiyle, Avrupa’da değişik ülke ve ortamlarda başından geçenler anlatılmaktadır.
     Bu anıların kaleme alınışındaki esas amacın ise; “Sürekli bir sır perdesinin arkasında kalmış olan ve kara elbiseli(!) kara gözlüklü(!) şeklinde tanımlanarak toplumdan soyutlanmak istenen bu adamların da birer insan olduklarını, onların da yaşamak zorunda kaldıkları birer aile yaşantılarının var olduğunu hatırlatmak, çektikleri sıkıntıların boyutlarını gözler önüne sermek, zor şartlar altında görev yaparken dahi, onların da başlarından bir sürü komik olayın geçebileceğini anlatmak, buradan sıçrayan mizah damlalarını çekip olmak, ancak ne kadar komik olursa olsun birtakım olayların trajediye dönüşmesinde sorumluluğu olanların, değişik ebatlardaki ‘çuvaldız’lar vasıtasıyla arada bir dürtülmelerinin de şart olduğunu vurgulamak, neticede kişiyi güldürürken düşündürmek, düşündürürken de gülümsetmek…” şeklinde özetlemek mümkündür.

ÖYKÜ:
     Öykümüz, karlı bir kış günü, akşam yemeği hazırlığında olan orta halli bir ailenin baba’yı bekleyişi sırasında başlar. Baba’nın odaya girmesi ve elindeki sarı zarfı “Al Bakalım Haylaz!” diyerek oğluna uzatmasıyla devam eder. Odadaki herkes dikkat kesilmiştir. Zarfın içinden çıkan “Millî İstihbarat Teşkilâtı İş İsteme Formu”; üniversiteyi bitirmiş, stajını yurtdışında tamamlamış, hatta yedeksubaylık hizmetini bile yapmış yirmi dört yaşındaki genç delikanlının bundan sonraki yaşantısını değiştirecek bir ön haberci gibidir!
     Sonra, yaklaşık bir yıl sürecek maraton başlar. Sözlü ve yazılı sınavlar, sağlık muayeneleri, tahkikatlar… Yine tahkikatlar… Hepsi başlı başına birer kâbus gibidir!
     Sayfalarca form doldurmanın zorlukları, ahret soruları, sınavlarda MİT’çilerle ilk temasın heyecanı, çırılçıplak yapılan doktor muayenesi vs. Ancak yine de geçer. Formaliteler yerine getirilir, engeller birer birer aşılır.
     Şimdi artık, herkesin adını duyduğunda birer adım geri çekildiği, başını çevirdiği ya da kaldırım değiştirdiği teşkilât, kapılarını ona açmıştır. Ancak daha toydur… Hiçbir şey bilmemektedir. Sıkı bir disiplin ortamında, hemen hemen tamamı asker veya asker orijinli kişiler arasında sivil bir şahıs olarak göze battığını hissetmektedir. Ne tarafa dönse, hangi kapıyı çalsa, karşısına albay, yarbay, yüzbaşı kimlikli şahısların çıktığını görür. Bunların hepsi gerçek olamaz, diye düşünür… Sanki bir askerî kışlanın kapısından girmiş gibidir!
     Diğer taraftan, altı ay sürecek eğitim dönemi de başlamıştır. Talebelik günleri geri gelmiştir. Gün geçtikçe kafası, hem teorik bilgilerle doldurulmakta, hem de mesleğin icabı birtakım yetenekler kendisine pratik alıştırmalar şeklinde öğretilmektedir.
     İpekböceğinin yavaş yavaş kozasını örmesi gibi, etrafında örülen kozanın farkındadır. Evrimini tamamlayan bir tırtılın kelebek olup uçması misali, zamanı geldiğinde kanat takıp uçacak mıdır, yoksa kendisini iki gram ipliğin alınması uğruna kaynar kazanlarda hayatlarına son verilen zavallı tırtılların acı sonu mu beklemektedir? Yine de çok zevkli günler geçirir…
     Tatbikat olarak trafo merkezine yapılan hayali yaklaşma harekâtında bekçiden edinilen bilgiler, Rus elçilik mensuplarının heyecanla kovalanışı sırasında satın alınan kabaklar, yine takip çalışmaları esnasında asansörde sıkışma(!) olayı… Hepsi ama hepsi kendisi için iyi birer deneyim olacaktır.
     Bir kere, genç adam heveslidir. Mademki bu işe girmiştir, mesleğini iyi öğrenecektir. Onu, ne karşılaştığı acı gerçekler(?), ne de başına gelen iş kazaları(?) etkiler. “Zehir Hafiye” misali, her şeyin üstesinden gelebilecek durumdadır. Sanki taşı sıksa suyunu çıkarabilecek gibidir… Kurs nihayetinde, gösterişli bir yemin töreni ile birlikte, Anadolu’nun küçük bir iline doğru yola çıkar…
     Ancak, bu ilk görev yerinde her şey kitaplardan öğrendiği ya da öğretildiği gibi değildir! Kendini “başını kuma sokmuş, bilmem neresini açıkta bırakmış devekuşu” gibi hisseder. Üstüne üstlük, buradaki amiri de, sivil olmasına rağmen sürekli albay kimliğini kullanan biridir. Yine de “Alaylı”dır ve yılların birikimini, tecrübesini yavaş yavaş genç arkadaşına enjekte etmeye başlar…
     Birlikte işe girişirler. Görev konuları ise çok çeşitlidir. Takip edilecek, her biri birbirinden değişik yüzlerce konu vardır. Aksine, onların gerekli malzemeleri yetersiz, personel ise hemen hemen yok gibidir…
     Tek araçları bir Land/Rover jeep’tir. İşin kötüsü, bu araç şehirde de tektir. Bununla her şeyin üstesinden gelmeye çalışırlar. Yabancı elçilik mensuplarını takibe çıkarlar, ilk derslerini alırlar… Personel takviyesi isterler, kendilerine iki tane eğitimli bekçi köpeği gönderilir… Denetleme geçireceğiz diye bir hafta geceli gündüzlü hazırlanırlar, gelenler yemek yer, üstüne de birer köpüklü kahve içip giderler… Bir gün Ruslarla zoraki dansa kalkarken, diğer gün istemeden de olsa genelevi ayağa kaldırırlar… Bu arada, Türkiye’de turizm patlaması olayının gerçek nedenlerini de öğrenirler… Kurt oyunu oynarlar, bayrak harekâtı yürütürler… Hoca’nın üç kere öğle namazını nasıl olup da kıldığına hayret ederler vs…
     Başlarından böyle sayısız olay geçer. Bu arada, bin bir zorlukla evlenir ve bir yıl sonra da bebekleri olur. Artık aile babasıdır. Sorumluluğu bir kat daha artmış, işine ve eşine daha sıkı bir şekilde bağlanma zorunluluğu doğmuştur. Bu zorunluluk, iş ve ev yaşantısının nasıl birbiriyle ayrıldığının ilk ipuçlarını verecektir. Bu esnada yıllar geçmiş ve “Şark Hizmeti” de gelip çatmıştır.
     Zorlukla temin edilen külüstür bir kamyonun şoför mahallinde, kucaklarında bebekleri olduğu halde, konuşkan(!) şoför Hıdır ile sohbet ede ede Urfa’ya doğru yola çıkarlar. Onları, sadece zor tabiat şartları değil, aynı zamanda zor görev koşulları da beklemektedir. Burası; hudut bölgesidir, terör bölgesidir… Suriyeli ajanların cirit attığı, kaçakçılığın ise en yaygın ve en geçerli bir meslek olduğu bir bölgedir…
     İkinci bölümün anıları; bu zor şartlar altında yürütülen, ancak her biri ayrı ayrı insanı yoğurup olgunlaştıran mesleki deneyimlerin kazanılması ile doludur. İnsanı doğal olarak etkileyen sosyal, kültürel ve etnik farklılıkların yaşandığı bir ortamda, görevlerin yerine getirilmesi esnasında, kılıktan kılığa girilmesi mecburiyeti vardır. Bir gün sivil savunma uzmanı ya da yol mühendisi… Diğer gün doktor veya sağlık memuru olunur. Gerektiğinde, zorunlu olarak “Yüzbaşı” kimliğine de bürünülür ve askerlerle birlikte operasyonlara katılınır. Hatta hatta, gümrük kapısında gevrekçilik/simitçilik bile yapılır!
     Pek tabii ki şehirde tek yabancı o değildir, ama önemli işlerin adamıdır… Ankara’nın paşa çocuklarına kızar, yüzbaşının delisiyle tanışır, Suriyeli Abdürrezzak’ın her daim ensesindedir, onu adım adım izler… Köy ve silah aramalarında, emrindeki askerlere hep “Ortalığı dağıtmayın! Elinizi öyle her yere atmayın!” diye bağırır ama sözünü dinletemez!
     Bu arada, iyi bir aile babası olması gerektiğini her zaman düşünür. Dört duvar arasında kalmış, kimseyle görüşme, konuşma, gezme ve alışveriş etme olanağı bulamayan eşini rahatlatmak, onu lojman hayatının bilinen etkilerinden korumak ve gün geçtikçe büyüyen küçük oğlunu çevre koşullarından arındırmak çabasındadır. Sonradan aileye bir de “Rex” isimli, süper yetenekli bir köpek de katılır…
     Orada; P.K.K.nın gerçek yüzünü görür, işlediği cinayetlere tanık olur… Saddam’ın sırça sarayının birkaç saatte resmen(!) talan edilişinin şahididir… Kaçakçı Kerim’in acı kaderini paylaşır…
     Yöre insanıyla samimi ve sıkı bir bağ kurar. Bu bağ, dostluktan da öte, iyi özümsenmiş sımsıcak duygular ve yaşanılan olaylar üzerine kurulmuştur. Artık, Şıh Keramet’in kerametlerinin mi gerçek olduğunun, yoksa her gün, her saat kaçakçılarla, teröristlerle, Suriyeli istihbarat elemanlarıyla, dost ülke diye tanımlanan ülkelerin gergedanlarıyla (asılları ajandır ama o onlara gergedan adını takmıştır), hatta yerli türedi MİT’çilerle yapılan temas ve girilen çatışmaların mı görevinin gereği olmadığının ayırımını yapabilecek durumda bulunduğunun farkındadır.
     Olgunlaşma, üçüncü bölümde de son hızıyla sürmektedir. Yeni yeni kurslarda, yeni yeni bilgiler ve yetenekler edinir. Birçok konuda uzmanlaşır. Bunları pratikte uygulama yollarını arar… “Gergedan Avı”nın önemine değinirken, görevini sabote eden “Vatan Haini Karafatmalar”la görülmemiş bir uğraşa girmesi bunun apaçık delilidir!
     Aynı şekilde, Bulgar şoförünün takibi sırasında, kedi olalı bir fare tuttuğunun mutluluğunu duyarken, diplomat katili bir Ermeni-ASALA militanının Suriye’den kaçırılıp Türkiye’ye getirilmesine izin vermeyen devrin Başbakan’ına kızgındır, küskündür!
     Gece gündüz boş durmak yoktur! Bir taraftan, uluslararası bültenle aranan bir adamın yakalanması için yaratılan telaşı yaşarken, yine de ele geçirilen bir mektubun peşinde gitmekten, onun için bizzat postacılık yapmaktan kaçınmaz…
     Hatta bu arada, gelecekten haber verdiğine inanılan meczup bir kâhinin “Siye söylerem… Eşyalarını toplayacak, daha buralara dönmeyeceksin… Bir vakitte, çok uzak yerlere gideceksin… Çok kan akacak… Etinden et koparacaklar… İşte beyle bilesin!” şeklindeki sözlerine bile ehemmiyet vermez.
     Beş buçuk seneyi geride bırakmıştır. Artık bölgeden ayrılma günü yaklaşmıştır. Bir gün kuryeden çıkan bir yazı, acı-tatlı anılarla dolu olduğu bu şehirden ayrılması gerektiğini ona bildirecektir. Sevinmesi mi, yoksa üzülmesi mi gerektiğini bilemez!
     Evin balkonuna çıkar ve Harran’a yüzünü döner; Kurda kuşa, ceylana, çalıya çırpıya, ağalara marabaya, bölgede otlayan tüm gergedanlara, kaçakçının fincanına, teröristin kurşununa veda eder, ayrılır. Son olarak onu, yol üstünde uğradığı kelaynaklar uğurlar.
     Son bölümde ise, Londra’da bir hastane odasındadır. Urfalı kâhinin dediği çıkmıştır. Ani ve hızla gelişen bir rahatsızlık nedeniyle, kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı hayatını kurtarabilme telaşı içindedir…
     Yattığı yatakta, aradan geçen uzun yılları düşünür. Bir taraftan doktorlar, hastane personeli, ziyaretçiler ve hastalarla günlük hayatını yaşarken, diğer taraftan korkularını bastırabilmek, acılarını unutabilmek amacıyla anılarına sığınmak ister.
     Ankara’dan sessizce ayrılışını hatırlar. Bulgaristan’da bizzat şahidi olduğu soydaş mezalimini tekrar yaşar. Macaristan’da başından geçen heyecanlı olaylar aklına gelir. Yurtdışında yaşamanın zorluklarını anımsar. Hareket kabiliyeti sınırlıdır. Eee… Her horoz kendi çöplüğünde öter! der.
     Nihayet ameliyat olmuş ve hayatı kurtarılmıştır. Mutludur… Karamsarlığı artık kaybolmuştur. Bu arada, günler boyu yattığı yatakta, tavana dikili olan gözleri onu alır, nice sayısız anılara götürür getirir… Yapacak başka bir işi yoktur ki!
     Muhtelif ülkelerde, değişik vasatlarda yaşadığı olaylar, sinema şeridi gibi birer birer gözlerinin önünden geçer. En baba hocaların bulunduğu topluluğa imamlık edişini, bilmem kimin hanımı için sipariş sutyen seçişini, Dungeon Museum’daki korkunç kovalamacayı, garip adamı, kalkınan Avrupa’dan insan manzaralarını, maddi ve manevi değerleri sömürülen Türk vatandaşlarını, legal ve illegal kaçakları, tehlikeli örgütleri, bunların arkasındaki yabancı servis elemanlarını… Hepsini, ama hepsini sırasıyla hatırlar…
     Sevinçlidir… Haftalar süren uzun yalnızlığı artık bitmektedir. Eşi ve oğlu yanına gelmiştir. Onların elini tutar, öper ve kulaklarına saatlerce özlemlerini fısıldar… “Keşke,” der, “Keşke eski günlere dönebilsek ve anılarla dolu bir ömrü yeniden yaşayabilsek!”
     Eşi; “Anılarla yaşamak seni mutlu edecekse, neden onları kaleme almıyorsun?” diye sorar. Bu sözler üzerine birden gözleri parlar ve “Doğru!” der. “Doğru… Hepsini tek tek yazmalıyım. Onları insanlarla da paylaşmalıyım. Paylaşılan anılarda ayrı bir güzellik vardır, değil mi?”

SON BİR İKİ NOT:
     “Bir Gizli Servis Mensubunun Anıları-Çuvaldız” serisi, Türkiye’de ilk defa bir MİT mensubunun geniş kapsamlı anılarından derlenmiş bir kitap olma özelliğini taşımaktadır.
     Anılar, gerçek hayattan alınmış ve hiçbir kurum veya şahıs tarafından “Hayır! Bu böyle olmamıştır! Doğru değildir!” şeklinde bir itirazla karşılaşmamıştır. Anıların hepsi gerçektir ve bilfiil yaşanmıştır.
     Böylesine yaşanmış olaylardan hareket edilerek ve ana metine sadık kalınarak hazırlanacak ve birtakım aksiyon ve duygusal öğelerle zenginleştirilecek bir senaryonun, ister sinema filmi olsun, ister televizyon dizisi olsun, izleyicinin son derecede dikkatini çekeceği, Türkiye’de olduğu gibi, Türk topluluklarının yaşadığı bütün ülkelerde, Kıbrıs’ta, Türkî cumhuriyetlerinde çok büyük bir ilgiyle karşılanacağı hususunu özellikle belirtirken, Türk sinema dünyasında da bir ilk’e imza atılacağını söylemek isterim.
D.
Yılmaz Tekin

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz