Yasak Hemşerim… Yasak!..
Yasak Hemşerim… Yasak!..

Yasak Hemşerim… Yasak!..

       “Resmen göreve başladınız ve ilk nöbetinizi tutuyorsunuz. Gece uzun ve bir başınasınız, üstelik tek yetkili karar makamı da sizsiniz. Bir olay olduğunda talimatları harfiyen uygulamak zorundasınız. Olay da oldu… Çözümlemek de size kaldı. Buyurun bakalım!..”

       Ülke çapında büyük bir karmaşa yaşanıyordu. Gazetelere yansıyan, “64 ölü, 417 yaralı ve 269 bombalı saldırı…” rakamları, son üç ayın resmi bilançosuydu. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, halkın temsilcisi olduğunu iddia edenler, her dönem olduğu gibi, bu olaylar karşısında da ne yapacaklarını şaşırmış bir vaziyette, bir çıkış yolu arıyorlar, ama bulamıyorlardı.
       İyi niyetli çabaların hiçbiri sonuç vermiyordu. Bir partinin iktidar­dan çekilmesi ya da çekilmeye mecbur bırakılması, yerine bir başka partinin gelmesi, artık olağan hale gelmişti. Kişisel çıkarlar, ortak men­faatlere galebe çalıyordu. Hele hele, dışarıda kan gövdeyi götürürken, içeride iki zıt ideolojinin koalisyon kurmasının, siyaset bilimcileri tarafın­dan yadırganmasına rağmen, bir mecburiyet haline geldiği görülüyordu…
       Orası, ismi üstünde, milletin meclisiydi, ama yine orada, milletin menfaatine, huzur ve refahına ilişkin hiçbir istek yerine getirilemiyordu. Verilen sözlerin hiçbiri tutulmuyor, alınan kararlar daha uygulamaya ko­nulmadan, konulamadan rafa kaldırılıyordu. Demek ki, bu kadar oy bo­şuna verilmişti. Bu oylarla kendilerine temsil hakkı verilenler, ipin ucunu kaçırmış gözüküyorlardı. Onun için, tansiyon gün geçtikçe yükseli­yor ve ibre, yavaş yavaş kaçınılmaz sona doğru yaklaşıyordu.
       Biz ise, görevimizi yapmaya devam ediyorduk. Ben yine misafir­hanede kalıyordum ve şimdilik, şikâyet edecek bir durum yoktu.
       O gün sabah işbaşı yaptığımda bir arkadaş yanıma gelerek;
       “Bugün Nöbetçi Amiri sensin! Nöbeti sana devrediyorum.” dedikten sonra, içi bir sürü evrakla dolu olan dosyayı, tahminen üç kilo kadar gelen bir anahtar tomarı ile birlikte teslim ederek gitmişti.
       Tamam! Bir nöbet sisteminin olduğunu tabii ki biliyordum, ama itiraf etmek gerekirse, bir Nöbetçi Amiri’nin ne yapacağına ilişkin en ufak bir bilgim dahi yoktu. O güne kadar da, kimse bana bu konuda bir şey söylememişti. Resmen asli kadroda olduğum için de, Personel ve İdari İşler Şubesi, haklı olarak bu ayın nöbet listesine ismimi yazı­vermişti…
       Bu konudaki bilgisizliğimden çok utanmıştım. Hiçbir arkadaşıma gidip de;
       “Yahu, arkadaş! Nöbetçi Amiri oldum. Şimdi ben ne yapaca­ğım?” diye soramazdım. Çünkü bütün Nöbetçi Amirleri, neler yapa­caklarını iyi bilirlerdi elbette!
       Hay Allah! Çok acele bir şeyler düşünmem, bir çözüm üretmem ve bunu da kimseye hissettirmeden yapmam gerekiyordu. Bu sırada, masamın üzerinde duran ve okunması için bana bırakılan bir talimat kitabı dikkatimi çekti.
       İşte şimdi bulmuştum! Bu işi, konu ile ilgili olarak yayımlanmış kendi talimat kitabından öğrenecektim. Vakit kaybetmeden, dairenin kü­tüphanesinden nöbet işleriyle ilgili talimatı almış ve yarım saat içerisin­de de okuyarak ezberlemiştim. Artık, Nöbetçi Amiri olmak için kendi­mi hazır hissediyor, neler yapmam gerektiğini ve sorumluluğumu bili­yordum.
       Mesai saatinin bitimine kadar her şey olağan cereyan etmişti. Her­kesi evine yolcu ettikten sonra, masaya oturup günlük bölgesel gaze­telerle oyalanmaya başladım.
       Gazetelerin hali görülecek gibiydi. Spor ve reklam sayfaları dı­şında okunacak hiçbir tarafları kalmamıştı ki! Her köşesi, üzerleri çi­zilmiş veya kesilerek çıkarılmış yazılarla, resimlerle doluydu. Tabii ki, daire bünyesindeki her şube, kendi konularına göre, bu haberler üze­rinde birtakım çalışmalar yapmışlardı…
       Aslında bölgesel gazeteler, ideolojilerinin doğrultusunda sağdan veya soldan yaptıkları hücumlarla, karşı tarafı suçlayıp, kitlelere olum­lu ya da olumsuz mesajlar vermeye çalışırlarken, bizler için çok güzel haber kaynağı oluyorlardı. Zaten istihbaratın yüzde yetmişi, açık kay­naklardan elde edilen bilgilerden derlenmiyor muydu?
       Delik deşik olmuş gazeteleri karıştırmaktan sıkılmış ve nedendir bilinmez, Nöbetçi Amirleri için genelde çift porsiyona yakın hazırlandı­ğına her seferinde bizzat tanık olduğum akşam yemeğimi getirterek, rahat rahat karnımı doyurmuştum. Bir süre sonra da, gece nöbetini tutacak erlerin yatakhanesine giderek, nöbet listesine uygun nöbet tu­tulup tutulmadığını kontrol etmiştim.
       Bu çok önemli bir konuydu! Kulağıma, eskiden beri, erlerin çoğu zaman kendi aralarında anlaşarak birbirlerinin nöbetini tuttukları fısıl­danmaktaydı. Gerçekten, bazen isteyerek ve herhangi bir menfaat düşünülmeksizin, bazen de istemeyerek, onun bunun zorlamasıyla, ön­ceden hazırlanmış nöbet listelerinde değişiklik yapılması olağan işler­dendi ve Nöbetçi Amiri’nin de bunu bilmesi gerekmezdi. Dikkatli ol­mayan biri için asla farkına varılamayacak bir husustu. Nöbet mahal­linde, parkasına ve kapüşonuna sarılmış olarak dikilenin veya battaniye­sine sarılmış olarak arkadaşının yatağında yatanın kim olduğunu, yanına gitmedikten sonra nasıl bilebilirsiniz? Üstelik gitseniz bile, bü­tün herkesi ismen ve cismen tanımak olanağınız yoktur ki!
       Her neyse, nöbetim gayet güzel geçiyordu. Saat, sabahın 3’ü ol­muştu. Ne arayan vardı, ne soran! Ooo… Böyle sorunsuz bir nöbet de dostlar başınaydı hani! Üstelik tatlı bir uyku da bastırmak üzereydi.
       Vay! Sen misin bunları söyleyen? Tam bu sırada, dışarıdan bir­takım koşuşturmalar ve düdük sesleri duyuldu. Yüksek bahçe duva­rının etrafında gezinen köpekler de havlamaya başlamışlardı. Bir şey­ler olduğuna emindim. Hemen dışarı fırladım…
       Dış kapının önünden uzanan cadde üzerinde, giriş kapısına on beş-yirmi metre kadar uzaklıkta, farları yanık bir otomobil duruyor, dışarı çıkmış olan sürücüsü ile kapı nöbetçisi olan iki er yüksek sesle tartışıyorlardı.
       Erlerden daha iri yapılı olan;
       “Yasak hemşerim,” diyordu. “Burada durmak yasak!”
       Adam ise, elinden geldiği kadar yavaş ve yumuşak bir sesle;
       ‘Yahu kardeşim, isteyerek mi duruyorum? Sen laf anlamaz mısın?” diye cevap veriyordu. “Koca arabayı sırtlayıp götürecek halim yok ya!”
       “Ben anlamam! Bu arabayı buradan kaldıracaksın. Sana yasak dedik!”
       “Kaldırmıyorum. Kaldıramam!”
       Bu, “Kaldırmıyorum!” sözü üzerine öteki er, silahını doğrultmuş ve neredeyse adamı vuracakmış gibi bir tavır takınmıştı…
       Olaya hemen müdahale etmem gerekiyordu. Yoksa tatsız bir kavga çıkabilirdi. Kapıdan dışarı çıktım ve arabaya doğru yürüdüm. Bu sırada, iri yapılı er, sanki kaç kilo olduğunu anlamak istiyormuş gibi, arabayı sağdan soldan okkalamaya çalışıyordu. Hani, şöyle yerinden biraz kımıldatabilse, hemen adamın yakasına yapışarak;
       “Bak kalkıyor! Al sırtına da, çek git buradan!” diyecekti.
       Olay, aslında hiç de büyütülecek bir şey değildi. Arabanın arka lastiği patlamıştı. Adamın yedek lastiği vardı, ama krikosu yalama ol­duğundan çalışmıyordu.
       Erlerden ufak tefek olanı, arkadaşından aşağı kalmamak için;
       “Hadi hemşerim, uzun etme de uzaklaş buradan,” diyerek orta­lığı yeniden kızıştırdı.
       “Nasıl gideyim kardeşim?”
       “Böyle, patlak patlak git!”
       “Yok canım! Sen, bir iç-dış lastiğin kaç para olduğunu biliyor mu­sun?”
       Tartışma uzayacak ve böyle giderse asla çözüme kavuşamaya­caktı. Emniyet Müdürlüğü’ne telefon edip bir çekici isteyebilirdim, ama polislerle uğraşmak, bu adamla uğraşmaktan çok daha zordu. Şimdi, hem bir sürü laf çıkarırlar, hem de ileriki bir tarihte bu yardımlarının(!) karşılığını başka türlü almaya çalışırlardı. Üstüne üstlük, işgüzarlık­tan, adamcağızı sorguya bile alabilirlerdi, “Gecenin bu saatinde orada ne arıyordun?” diye… Hiç yoktan, suçsuz bir insanı yakardık.
       Olayı daha fazla büyütmemek için, içerideki garaj bölümünden bir kriko getirttim ve zavallı adamın işini hallettim.
       Adamcağız, kan ter içinde lastiğini değiştirirken, başında dikili du­ran nöbetçi erler, hâlâ inatla;
       “Çabuk ol hemşerim! Burada lastik değiştirmek de yasak,” diye söyleniyorlardı…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir