Hamama Giren Terler!..

       “Zor koşullarda görev yapmak; eksik kadroyla iş görmek; araç-gereç ve malzeme yokluğu çekmek; tahsis edilen bütçeyi son kuruşuna kadar değerlendirmek; bunlar zamanımızın olağan çalışma koşullarıydı. Üstüne üstlük dışarıda esen terör dalgası kara bir bulut gibi üzerimize çökmüştü!..”

       Nefis bir akşam yemeğinden, daha doğrusu, uzun süredir özledi­ğim bir ev yemeğinden sonra, benim için hazırladıkları tertemiz yatak­ta yatarken, çoktan kararımı vermiştim. Ne olursa olsun, yine de sivil­likten ayrılmayacaktım. Beni de zorla Albay veya yaşımın gereği, örne­ğin Yüzbaşı filan yapamazlardı ya!
       Aslında, askerliğe ve askere karşı değildim. Onları, her zaman için takdir ediyor ve gerçekten çok seviyordum. İdeolojik çıkarları uğruna, birtakım oyunlar düzenleyerek memleketi kanlı bir arena sahnesine çevirmekten çekinmeyen siyasilerimiz, onlar olmasa, nasıl davranacak­lardı kimbilir? İyi ki onlar vardı! Bazı hataları olsa da, asker, her za­man demokratik ve laik cumhuriyetin teminatı, Atatürk ilkelerinin bek­çisi ve siyaset terazisinin en önemli denge unsuruydu. Bu, hiç kimse tarafından inkâr edilemezdi!
       Eğer asker olmasaydı, siyasilerimizin memleketi düşürdükleri bu bataklıktan, yine kendilerinin kurtarabileceklerine inanmamız mümkün de­ğildi! Demokrasi, sadece politikacılara serbestçe at oynatmaları için verilmiş bir yetki belgesi miydi? Peki, masum halkın güvencesi kimler olacaktı?
       Ancak, tarihi geçmişi ne olursa olsun, sivil kanunlara göre kurul­muş, yine sivil bir ortamda çalışan teşkilâtın, asker mantalitesi doğrul­tusunda sevk ve idare edilmesine, birçokları gibi ben de karşıydım. Evet, söylenenler, yazılıp çizilenler doğruydu… Teşkilât içinde, bir asker-sivil çekişmesi vardı ve bu çekişme, çok kısa bir süre sonra, daha be­lirgin bir şekilde su yüzüne çıkacak ve bu yüzden çok gürültüler ko­pacaktı…
       Ertesi sabah, yine titiz bir şekilde hazırlanmış güzel bir kahvaltı­dan sonra, müdürlük binasına geldiğimizde, onun makam odasına geç­miş ve uzun bir süre, durumumuz hakkında konuşmuştuk. Amir olarak o, memur olarak da bir tek ben vardım. İki görevli erin bir tanesi şoför­dü ve tek aracımız olan, on iki yaşında, kısa şase bir Land/Rover mar­ka jeep’i kullanıyordu. Diğer er ise, hizmetli görevini görüyor ve daire içinde ve dışında bazı ufak tefek işlere koşturuyordu. Nöbetler, yine bu iki er tarafından tutuluyordu. Sivil olduğuna çok sevindiğim telsiz operatörümüz ise, benim gibi yeni tayin olmuş birisiydi ve şu anda da An­kara’da kurstaydı. O da gelince kadromuz tamamlanacaktı…
       Anlayacağınız, topu topu beş kişiydik ve bütün işler, bu beş kişi tarafından yapılacaktı. Başkanlık tarafından en az iki memurun daha gönderileceği söyleniyordu(!), ama bunu şimdilik şüphe ile karşılamak gerekiyordu. Çünkü benim tayinim bile, dört aylık bir süreyi aşmıştı…
       Gerçekten, tam üç yıl sonra güneydoğu illerinden birine “Şark Hizmeti” için tayin edildiğim tarihe kadar, bu kadro hiç değişmedi. Bir Albay-Müdür, bir memur, bir telsizci ve terhisleri nedeniyle dönem dö­nem değişen, biri şoför, iki er! Burası bir yuvaydı ve biz kendi yağımızla kavrulacaktık. Eee, boşuna dememişlerdi, “Hamama giren terler!” di­ye! Hem, hamamın da inkâr edilemez faydaları vardı. İnsanın, iki ke­se attı mı bütün kirlerinden kurtulması mümkündü. Tabii önce, onun kirlenmesi(!) gerekiyordu!