Sivil mi, Asker mi?..

S

       “Servis bünyesinde askeri kadroların ağırlığı, bunun yönetim ve uygulamada yarattığı baskı, asker-sivil çekişmesinin göreve yansıyan olumsuz tablosu vs. artık gerilerde kaldı. Bir zamanlar, asker kökenli olmayan servis mensuplarının bile gönülden üstlendikleri bir rütbe modası alıp yürümüştü. Bu modaya birçoğumuz, belki de heves ve istekle katılmıştık. Oysaki ben, bunu bir türlü kabullenememiştim. Bunda bir subay çocuğu olarak yetişmemin önemli etkisi olduğunu sanıyorum!..”

       Beni cepheye, pardon yuvaya götüren otobüsümüz, ancak hava ka­rardıktan sonra ilçe merkezine varabilmişti. Dolmuş gibi, her köy yolu ağ­zında dura dura, yolcu indire-bindire, sonunda sağ salim gelebilmiştik.
       Yolculuğun ilginç tarafı, bu kadar insanla birlikte bir tane de keçi getirmiş olmamızdı. Bileti var mıydı bilemiyorum, ama zavallı hayvan, yolculuk süresince arka taraftaki iki koltuğun arasında ayakta durmuş ve otobüsün her fren yapışında, öne doğru iki adım atarak; “Beee!” diye bağırmıştı.
       Onun bu şekilde feryat etmesi, çok hoş bir hava yaratmış ve bi­zim gülümsememizi sağlamıştı, ama ortalık da zeytin çekirdeğinden geçilmez olmuştu…
       Garaj niyetine durduğumuz yer ise aslında bir pazar yeriydi. Beni karşılayacaklarını bildiğimden, etrafıma bakındım, ama kimseyi göre­medim. Çok geçmeden, biraz ötede, karanlık bir sokağın köşesinde duran bir jeep gözüme ilişti. Yavaş yavaş ona doğru yürüyordum ki;
       “Hoş geldiniz komutanım!” diye bir ses duydum.
       Bu sözleri, arkamdan koşup gelen sivil giyimli, saçları normal kı­salıkta kesilmiş, temiz yüzlü bir genç söylemişti. Onun, nereden çıktı­ğını görmemiştim. Yirmi yaşlarında görünüyordu. Belli ki, askerlik hiz­metini teşkilâtta yapan erlerden biriydi.
       “Hoş bulduk!” dedim. “Ama önce, seninle bir konuda anlaşalım. Ben ordu mensubu falan değilim. Sivilim! Bana bir daha, ‘komuta­nım’ demeyeceksin, tamam mı?”
       ‘Tamam komutanım!”
       “Hani demeyecektin?”
       “Demem komutanım!”
       Daha fazla üstelemedim. Ne kadar kendini zorlarsa zorlasın, ağ­zından başka bir söz çıkmayacağını gayet iyi biliyordum. Çünkü öyle alışmıştı bir kez… Üzerine gitmedim.
       “Nereye gidiyoruz?” diye sordum.
       “Albayım sizi evinde bekliyor komutanım! Akşam yemeğini bir­likte yiyecekmişsiniz.”
       Yoo… Artık buna dayanamazdım! Kader, burada da karşıma bir Albay çıkarıyordu. Sanki Milli İstihbarat’a değil, Askeri İstihbarat’a gir­miştim. Nereye gitsem, her yer subay, astsubay ve er kaynıyordu… Ancak, bunların hangisinin gerçek olduğunu bulup çıkarmak, bizim yeteneğimize bırakılmıştı.
       Gideceğimiz yerin, ilçenin diğer tarafında olduğu anlaşılıyordu. Ana caddeden sonra, bir sürü karanlık sokaktan geçtik. Albay-Müdürüm –ki, konunun içeriğine göre, zaman zaman onu bu şekilde tanım­lamak zorundayım– eşi ile birlikte, beni evinin kapısında karşıladı ve nazik bir hareketle içeriye davet etti. Onun da değerli görgü kitabını okuduğu hemen kendini belli ediyordu.
       Üzerinde rahat bir kıyafet vardı. Kırk yaşlarında görünüyordu. Gözlerinin altı, fazla içki ve sigara içenlerde olduğu gibi biraz torbalan­mış ve biraz da renk değiştirmişti. Ama yine de oldukça kanlı-canlı ve sağlıklıydı. Eşi de çok zarif bir hanımefendiydi. Ona göre, daha genç bir havası vardı.
       Albay-Müdürüm;
       “Yolculuğun nasıl geçti? Sıkılmamışsındır umarım?” diye sor­du.
       Birden aklıma, keçinin yaptıkları geldi, gülümsedim.
       “Hayır, hiç sıkılmadım, efendim!” diyerek cevap verdim.
       Birlikte yıllarca kader arkadaşlığı yapacağım amirim, sivil miydi, yoksa asker miydi? Ona, ne diye hitap edecektim? Bir türlü karar veremediğimden, “efendim” demek zorunda kalmıştım.
       Teşkilâtta çalışan askerlerin ve özellikle asker kökenli emekli su­bayların, sivil bir kurumda görev yapmalarına rağmen, kendilerine sivil bir unvan ile hitap edilmesine bir türlü alışamadıkları bir gerçekti. Doğ­rusu, insanın alışkanlıklarından öyle kolay kolay vazgeçeceği kabul edilemezdi. Madem devlet onlara bu unvanı vermişti, onlar da emekli olsalar dahi, sonuna kadar bu unvanı kullanma hakkına sahiptiler. Kırk yaşında nasıl Albay iseler, yetmiş yaşında da yine Albaydılar… Kim ne diyebilirdi ki?
       Etrafıma bakmıyor, yeni amirim hakkında bir ipucu arıyordum. Kendisi, hafif göbekliydi… Eh genelde, yarbaylıkla beraber subayların büyük çoğunluğuna musallat olan bu tatlı fiziki değişiklik, ona da yakışmıştı hani! Albaydır, diye düşündüm. Kesin Albaydır!
       “Şekerim! Buraya gelir misin?”
       Eşi onu mutfaktan çağırıyordu. Yavaş yavaş koltuğundan doğruldu. Sonra, ayağından çıkmış olan siyah deri terliklerini giydi ve sanki kalk­makta zorluk çekermiş gibi, iki koluna dayanarak kalktı, istemeye iste­meye ayağını sürüyerek içeriye gitti.
       Yok… Yok! Amirim, sivildi! Asker olsa, böyle bir komut karşı­sında, zıp diye ayağa fırlaması gerekirdi. Hem, onu eşi çağırıyordu. Tereddüt etmeye gelmezdi. Asker eşleri de çok haşin olurdu hani… Öyle karşılarında zart-zurt etmek mümkün değildi. Ama askerler, bu ezikliği kışlalarda sağa-sola bağırarak giderdikleri için, evde kuzu gibi oluyorlardı. Yoksa müdürüm gerçekten bir Albay mıydı?
       Ortalıkta bir işaret, açık bir delil arıyordum, ama yoktu işte! Du­varlarda, sehpalar üzerinde, büfe içlerinde bulunan resimler, hep sivil giyimli, aile fotoğraflarıydı. Asker olsaydı, bir tane olsun resmini as­maz mıydı?
       Artık, bu işi uzatmadan aydınlatmak zorundaydım, yoksa rahat edemeyecektim. Sonunda dayanamayıp;
       “Kaç yılı mezunusunuz, efendim?” diye aniden soruverdim.
       “Sence kaç yılı mezunu görünüyorum?”
       Aldın mı cevabını? İstihbaratçı dediğin hiç açık verir miydi? Ama vermişti bir kere… Subay olsa dayanamaz, alışkanlıktan derhal künyesini okur ve tekmil verirdi! Kesin sivildi… Sivil!”
       Öğrenmek istediğim cevabı içeren gizli anlamı, cümlemin içerisin­de saklayarak;
       “Bana hiç mezun olmuş gibi görünmüyorsunuz. Yoksa yanılıyor muyum, efendim?” diye cevap verdim.
       Hayır, yanılmıyordum! Artık köşeye iyice sıkışmıştı. İtiraf etmek­ten başka bir yol göremediğinden olsa gerek, fısıldar gibi;
       “Doğru!” dedi. “Ben, akademi mezunuyum. Teşkilâta gireli on bir sene oldu. İşte, bu yaştan sonra, bize de bir müdürlük verdiler. Böyle küçük yerlerde Albay olmak, büyük kolaylık… Değişik faydaları var. Sonra, erleri falan idare etmek de böyle daha kolay oluyor. Söz din­liyorlar. Anlarsın ya?”
       Anlamıştım tabii! Hem de, çok iyi anlamıştım! İnanın zordu bu işler, çok zordu! Aradan zaman geçecek ve bir rütbenin arkasına sığınmanın, onu bir maske olarak kullanmanın faydalarını, ileriki yıllar­da daha iyi görecek, daha iyi anlayacaktım!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz