Yuvaya mı, Cepheye mi?..

Y

       “Askerlikte bir söz vardır; savaş merkezden idare edilir, muharebe ise cephede kazanılır!.. Eğer içinizdeki heyecan sizi cephede görev almaya zorluyorsa, hiç durmayın gidin… Belki büyük kent merkezlerinin size sağlayacağı rahatlık ve olanaklardan yoksun kalacaksınız ama cephede tam anlamıyla pişecek ve olgunlaşacaksınız. Biz buna ‘yüzme bilmeden havuza atlamak’ diyoruz. Çırpındıkça yüzebildiğinizi görmek, üstlerinize ayrı bir zevk de verecektir!..”

       Güzel bir bahar geçiriyorduk. Çiçekler güzeldi… Kuşlar güzeldi… Tabiat güzeldi… Her şey çok güzeldi! Ama insanlar güzel değildi. Ülke çapında nice güzellikler, işte bu güzel olmayan insanlar tarafın­dan, birbiri arkasından ortadan kaldırılıyor, malûm dış güçlerin yerli uzantıları ile sözüm ona kendilerini ülkeyi bu uzantılardan kurtaracak veya en azından durduracak tek güç olarak gören mihraklar tarafın­dan, memleket sulanıyordu. Evet sulanıyordu! Hem de kanla, göz­yaşı ile sulanıyordu!
       Küçük büyük şehirlerimiz, o güzelim dağlarımız, gerilla kaynıyordu. Herkes, kendine göre bir gerillaydı zaten… Tabii, aralarında farklar da vardı… Bir kısmı kır gerillası, bir kısmı ise, şehir gerillasıydı. Pi­yade Kıdemli Albay Cahit Vural’ın 1971 yılında yazdığı, 1972 yılında eğitim kitabı olarak basılan, sonraki yıllarda da kamuoyunda büyük sansasyon yaratan ve “Kontr-Gerilla” tartışmalarına sebep olan “Gerilla’ya Giriş” isimli kitabı, bize bu konuda her şeyi öğretiyordu…
       Örneğin, adı geçen kitabın 114’ncü sayfasında; ‘Tedhişçi tarafın­dan yakalanan bir gizli servis mensubunun hareket tarzı ne olmalıdır?” diye sorarken, Sayın Albay, çok önemli tavsiyelerde bulunuyordu.
       Eh… Biz de gizli servis mensubu olduğumuz için neler yapmalıy­dık. Aynen okuyalım bakalım:
       “Mecburiyet olmadıkça, işbirliğine yanaşmamalıydık…
       Fikirlerinin yanlış olduğu hakkında, fikir münakaşalarına girmeme­liydik…
       Gücümüzü kaybetmemek için verdikleri yiyecekleri kabul edip yemeliydik…
       Kaçış yollarını tetkik etmek için bir köşeye sıkışıp büzül-memeliydik…
       Korku hissini belirtmemeliydik…”
       İşte, topu topu bu beş maddeye sığdırılmış otuz bir kelime, çok, ama çok önemliydi ve bir MİT personelinin hayatta kalması(!) ve te­röristlerin elinden sağ olarak kurtulması(!) bu kurallara bağlıydı. Biz de, bu sağlam(!), yani herhalde denenmiş(!) ve yeterli(!) kuralları çok güzel ezberlemiştik. Ancak olay, bu ortamda, bu kadar basit miydi acaba?
       Hani bir Nasreddin Hoca fıkrası vardır ya… Bu, biraz da ona benziyordu:
       “Akşehir’e yerleşen Timur, kafasının bozulduğu bir gün, adamın biri için, ‘Şuna bin sopa basın!’ demiş. Huzurunda boyun büküp el bağlamış olan hocamız da dayanamayıp lafını esirgememiş…
       ‘Hakanım! Ya sen sayı saymasını bilmiyorsun ya da hayatında hiç sopa yemedin!”
       Her neyse, o gün, koridorda karşıma çıkan bir arkadaş;
       “Hadi, hayırlı olsun! Yuva’ya gidiyorsun,” demişti.
       Öyle sevinmiştim ki! Yuva sözünü duyunca, nedendir bilmem, aklıma birdenbire Ankara’daki ailem gelmiş ve kalbim heyecanla çarp­maya başlamıştı. Benim yuvam orasıydı! Onları çok özlemiştim. Şu anda kimbilir neler yapıyorlardı? Yaramaz ufaklık, henüz okuldan eve dönmemiş, sokaklarda yine gerilla savaşı yapıyordu herhalde! Gerçi, şimdi elinde kartopu olamazdı, ama o yine de, her zaman için atacak bir şeyler bulurdu.
       Gerçekte ise, yuvaya değil, cepheye gönderildiğimin ben de farkındaydım. Yemin törenim sırasında, Albayın ağzından çıkan o “gü­zel” ve “iyi” sözcüklerinin hikmeti, şimdi anlaşılıyordu!
       Bizim “Yuva” diye tanımladığımız yerler; Bölge Daire Başkanlık­larına bağlı küçük müdürlükler olarak, az personelle çalışan ve hele o yıllarda, her türlü maddi ve manevi destekten yoksun, teknik malzeme bakımından fakir, küçücük ünitelerdi. Oraları gerçekte, göğüs göğüse çarpışmaların yapıldığı muharebe meydanının en ön safhalarıydı. Yuvalarda, bir yandan yaşam mücadelesi verirken, bir yandan da tüm hünerlerinizi göstererek görevi yerine getirme zorunluluğu vardı. Aksi takdirde, ne yaşama ne de yaşatma şansınız olabilirdi!
       Daire içinde, artık her görenden, bir “Hayırlı Olsun!” temennisi alı­yordum. Ancak, hepsinin gözlerinde, acıma duygusuyla birlikte bir kuşku, bir tedirginlik ve bir merak dalgasını hissetmemek mümkün değildi.
       Üstelik benim gideceğim yer, bir kent bile sayılmazdı. Sadece üç bin nüfuslu, büyükçe bir kasabaydı… Yerli ve yabancı turistler için, ya­bancı uyruklular için, geçici bir duraktan başka bir şey değildi. Hiçbir özelliği yoktu. İdeolojik kutuplaşma ve anarşi, her yerde olduğu gibi, burada da almış başını gidiyordu…
       Bir yuva çalışmasında; konularımıza göre gruplandırma ve ihti­saslaşma olmaksızın, her şeyle uğraşmak zorundaydık. İnsan orada, ancak kendisine yardım edebilirdi. Hele benim gibi yeni bir memur, tecrübesiz bir personel, böyle bir görev için yeterli olabilecek miydi? Ne yapalım, denize atlamadan yüzme öğrenilemezdi!
       Sabahtan bütün daire arkadaşlarıma veda etmiş ve son olarak da Albayın kapısını çalmıştım. Bana;
       “Demek, hemen gitmek istiyorsun?” diye sordu.
       “Evet başkanım!”
       “Söylemek istediğin bir şey?”
       “Yok başkanım!”
       “Bak! Ankara’dan isim istediklerinde, hiç tereddüt etmeksizin se­nin ismini verdim. Sana güveniyorum. Sakın beni mahcup etme!”
       “Etmem başkanım!”
       “Başarılar dilerim!”
       “Sağ olun başkanım!”
       İşte, kaç aydır çalışmakta olduğum işyerimde, söylediğim ve kar­şılığında duymuş olduğum son sözler bunlar oldu. Beni, büyük bir sı­caklıkla bağrına basacak olan cepheye gidiyordum. Bu sıcaklık, acaba bir yuvanın özlem duyulan güzel sıcaklığı mıydı, yoksa cephedeki kan kokan ateşin kızıl sıcaklığı mıydı? Artık bunu, bizzat yaşadıktan son­ra anlayacaktım!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz