Paylaşılan Türkiye!..

P

       “Öylesine jeopolitik değeri yüksek bir ülkede yaşıyoruz ki, yüzyıllardır üzerimizdeki baskı ve kontrol altına alma hevesi azalacağına daha da artıyor. Gerek birinci kuşak ülkelerin, gerekse uzak ülkelerin bu tarihi hevesleri her ne kadar kursaklarında kalmış olsa da, yine de yıpranan ülkemiz oluyor, millet bir türlü bitmeyen ekonomik ve politik çekişme içerisinde çabalayıp duruyor. Köstebeklerin kol gezdiği bir ülkede yaşamanın zorluğu yaşamın her anında kendini hissettiriyor!..”

       Berbat günler geçiriyorduk. Korku ve üzüntü, birer ölümcül salgın hastalık gibi, yurdun her tarafını sarmaya başlamıştı. Ümitsizlik, yavaş yavaş insanın ruhuna hâkim oluyor, bezginlik ise içinde bir parça da olsa memleket sevgisi kalmış kişileri, doğru düzgün çalışmaktan alı­koyuyordu.
       Konuyu basit anlamda bir sağ-sol çatışması olarak görmek ve de­ğerlendirmek çok yanlıştı! Algılanan, güçlü olduğuna inanan iki-üç grubun, kendilerini ön plana atmış bulunmalarıydı, o kadar… Ama ya yan taraflarda bulunanlar, arkalarda saklananlar? Seslerini çıkarma­dan etrafımızı sarıp sıranın kendisine gelmesini bekleyenler? Pusuya yatmış, görünen veya görünmeyen gizli güçler? Bunların hepsi, ama hepsi faaliyetteydi. Ancak görünen yine de ülkenin bir sağ-sol çatış­masına girmiş olduğuydu!
       Herkes, o gün, falan bombalı saldırıda üç kişinin öldüğünü öğre­niyordu, ama devletin kuyusunu kazan, temeline dinamit koyan asıl güçlerin neler yaptıklarını bilmiyordu.
       Büyük şehirlerimizde, kırsal alanlarda, kurtarılmış bölgeler, halk meclisleri, halk mahkemeleri birbiri arkasından oluşturulurken, yıkılmaz denilen kaleler kurularak millet uyutulurken, öte yandan yeni yeni merkezlerin kurulma hazırlıklarına başlanılmıştı bile!
       Bir yandan Konya’daki camilerde yeni İslam başkenti için resmen fetvalar verilir ve hayır dualar edilirken, Diyarbakır Havaalanı’na inme hazırlığı yapan Türk Hava Yolları’nın uçaklarında, görevli hosteslere zorla;
       “Kemerlerinizi bağlayınız. Yeni cumhuriyetin başkentine(*) inmek üzereyiz,” şeklinde anonslar yaptırılıyordu. Ama insanlar, bunları bilmiyordu!

       Yunanlıların, bilinen tarihi “Megalo İdea”sı, hâlâ geçerliliğini koru­yordu. Rusya’nın, sıcak denizlere inmek amacıyla atlama tahtası ola­rak kullandığı Ermeniler ile planları çoktan çizilmiş olan yeni Ortadoğu haritasında, maşa olarak kullanıldıklarını bir türlü kabul etmek isteme­yen Kürtler, hatta ve hatta tarihi kökenlerini milattan önceki Asur Devleti’nde arayan Asuriler, Keldaniler, Masturiler, Süryaniler vs. ülkenin bütün doğu ve güneydoğu bölgesini parsellemişlerdi. Doğu Karadeniz kıyıları ise, neredeyse hortlamak üzere olan Pontus Rumlarının faali­yet alanı olmuştu… Gürcülerin, Çerkezlerin, Pomakların ve diğerleri­nin, bölgesel çalışmaları almış başını gidiyordu. Ama insanlar, bunla­rı bilmiyordu!
       Hatay’daki meşhur Soğukoluk’un cinsi cazibesine dayanamayan ve Harbiye Şelâleleri’nde, “Babagannuç”(**) yemeyi hayalleyen Esad’gillerden bir kısım fellah, bu bölgeyi hiç bize sormadan, kendi ders kitaplarında ve haritalarında yine kendi topraklarıymış gibi gösteriyor, uzak komşumuz, şimdilerde dostumuz(!) İsrail bile, “Atalarımız olan Beni İsrail kavminin toprakları, Toros Dağları’nın kuzey yamaçlarına kadar dayanıyordu,” diyerek, memleketin paylaşımında, kendilerinin de düşünülmesi gerektiğini söylemekten çekinmiyorlardı. Ne de olsa, tüccar kafasıyla hareket etmekte haklıydılar. Ama insanlar, bunları bilmiyordu!
       Tarihi müttefikimiz Amerika başta olmak üzere, malûm batılı ül­keler, her zamanki dost(!) tavırlarını sergilemeye devam ediyorlardı. Hatta ülkemizin zayıflamasından ve içine düştüğü durumdan son de­rece üzüntü duyduklarını bütün samimiyetleriyle(!) ifade ederek, ellerin­den gelen yardımı yapmaya(!) hazır olduklarını bildiriyorlardı…
       Örneğin Fransa; son yardımında, sözde Kürdistan Cumhuriyeti’nin “Amid Eyaleti” Belediyesi’ne(***), on beş adet otobüs bağışlamamış mıydı? Hatta yine iyilik olsun, bir daha iş çıkmasın diye, otobüslerin çalışacağı ana güzergâhı göstermek amacıyla, üzerlerine “Biji Kürdistan!”(****) diye yazmamışlar mıydı?
       Peki, ya ülkenin diğer tarafları… Diğer bölgeleri? Buralarda da değişen bir şey yoktu. Her yerde, aynı kargaşa yaşanıyordu. Ama in­sanlar, bütün hepsini bilmiyorlardı!
       Daha birkaç yıl önce, millet, “Susurluk Olayı” ile ayağa kaldırılmış ve yer yerinden oynamıştı. Küçümsenecek bir olay değildi ve içinde bir sürü sırlar gizliyordu. Fakat ayağa kalkmış olduğu söylenen milletin, zaten ayakta olduğu da bilinen bir gerçekti. Yıllardan beri oturmaya hiç fırsat bulamamış, kabası, kaba bir döşek yüzü hiç görmemişti. Onun oturtulduğu yer, herkesin malûmuydu… Ve insanlar, oturtulduk­ları bu yeri iyi biliyorlardı!
       Son zamanlarda peş peşe su yüzüne çıkarılan olayları ve yakala­nan faillerini de o kadar abartmaya gerek yoktu. Eskiden de bir sürü olay olmuş ve suçluları yakalanmıştı. Ama aradan geçen uzun yıllar boyunca, millete bu eski olaylar unutturulmuştu. Belki de millet, haklı olarak onları unutmak istiyordu. Aslında, o zamanlar da sahnelerde aynı oyunlar oynanıyordu. Oyuncular da aynıydı. Sadece fark, onla­rın bir göbek eski oluşlarıydı…
       Resmi arabalar, özel mal yüklü TIR’lara eskortluk yapıyor, kaçak malların, rüşvet hesaplarının, ihale yolsuzluklarının sağladığı gelirle, tok kişiler zengin oluyor, hısım akrabanın kesesi doluyordu. Ama insanlar, bunun da bir paylaşım şekli olduğunu bilmiyorlardı!
       O zamanlarda da, eroin, sigara ve silah kaçakçılığı vardı. Kaçak­çıların geçeceği yollar belliydi. Harita ve yol bilgisi(!) olan her kişi, ya­rım saat içinde istediği malı temin edebilirdi. Hatta komşu bir devlet, hani şu kuzeybatıda olanı, hiç yüzü kızarmadan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne, hem de en yüksek makamına, bu konularda resmen ortak­lık teklif etmemiş miydi?
       Türkiye artık, içten ve dıştan paylaşılmaya başlanmıştı. Bütün herkes, sanki kendisine kaçacak ve saklanacak bir yer arıyor gibiydi. Gelen raporları okuduktan sonra, yan tarafları hafifçe kırlaşmış saçla­rını eliyle düzelten patronuma dönerek;
       “Peki, biz ne yapacağız?” diye sormuştum. “Şöyle, dağlarda bir mağara falan… Hani, dayayıp döşesek?”
       “Eee… Sonra?”
       “Sonrası… Biraz mühimmat ve yiyecek stoku yaparız…”
       Bu sözlerime kahkahalarla gülerek cevap veren müdürüm;
       “İlahi çocuk,” demişti. “Sen, mağaraların boş olduğunu mu zan­nediyorsun? Hepsi dolu!”
       Doğru söylüyordu büyük ihtimal… Ama açıkta mı kalacaktık ya­ni? Biz de bu vatanın evladı değil miydik? Paylaşılan bu Türkiye’de, başımızı sokacak bir köstebek yuvası dahi bulamayacak mıydık? Üstelik biz, köstebekleri de çok severdik! 

(*) “Kürdistan Cumhuriyeti’nin başkenti… Diyarbakır’a” denilmek isteniyor.
(**) Babagannuç; Hatay bölgesinin nefis bir mahalli yemeğidir.
(***) Diyarbakır Belediyesi
(****) Yaşasın Kürdistan

Yazar hakkında

Yorum Ekle