Terlediğim Anlar!..

T

       “Anarşinin patladığı yıllar. Türkiye yüzlerce kampa bölünmüş. Ortalıkta sempatizan, drijan, militan kaynıyor. Müdürünüz de size kalkmış falan örgütün toplantısına katılacaksın diyor! İki ucu kızgın demir; katılmasan sınıfta kalacaksın, katılsan birilerinin elinde kalacaksın! Hadi bakalım, tercih senin!..”

       Daha önce de söylemiştim… Memleketin uzak-yakın her köşesin­de olduğu gibi, bizim sorumluluk bölgemizde de, büyük bir karmaşa ya­şanıyordu.
       Buna karşılık, görevimiz gereği zaman zaman işbirliği içerisinde olmamız gereken bütün resmi makamlar ise, her nedense bizden çeki­niyorlar ve samimi olarak içlerinden gelse bile, bize yardımcı olmaktan kaçınıyorlardı. Korku bulutları her tarafı kaplamıştı. Ne olur ne olmaz diye düşünüyorlardı herhalde!
       Kaymakam, genç ve bekâr bir adamdı. İlçenin bütün güzel kız ba­baları, yoğun işlerinin arasında, sırayla kendisini ziyaret ediyorlar ve özellikle evlerine yemeğe davet ediyorlardı. Böyle genç, yakışıklı ve geleceğin parlak valilerinden olacak birisini kim kaçırmak isterdi ki?
       İlçenin emniyet amiri ise, aslen POL-DER’li (Devrimci Polisler Der­neği) olup, diğer POL-BİR’li (Ülkücü Polisler Demeği) meslektaşlarıyla pek geçinemeyen, ancak çoğunluk karşısında, başına iş açmamak için pek ortalıkta gözükmek istemeyen biriydi. Sürekli kendisine yakın bulduğu iki mahalle bekçisi ile dolaşıyordu. Bekçiler, belki de onun memleketlisiydiler.
       İlçe Jandarma Komutanı, yüzbaşılığa yeni terfi etmiş; saf, temiz, dürüst ve Atatürkçü genç bir askerdi. Bizim Albay-Müdür’ün bir hayra­nıydı ve neredeyse her işini, emir komuta zinciri içerisinde, ona danı­şarak yapmak istiyordu. Gün geçtikçe yozlaşan diğer kurum ve kişiler­le ilişkilerinden bezginlik getirmişti; tek dost ve güvenilir kişiler olarak bizleri görüyor ve sık sık ziyaretimize geliyordu. En çok kızdığı kişi, Tekel memuruydu. Aşırı sol görüşlü olan bu adam, İlçe Jandarma Teşkilâtının ihtiyacı olan subay ve asker sigaralarını, kasıtlı olarak, zamanında ve eksiksiz olarak teslim etmiyordu.
       O hafta sonunda, Ülkü Ocakları Derneği’nin toplantısının yapıla­cağını öğrenmiş, durumu başkanlığa iletmiş ve onlardan; ‘Toplantının, güvenilir bir kişi kanalıyla izlenilmesi,” talimatını almıştık. Bizden, toplantının izlenilmesi isteniliyordu, ama bizim toplantıya katılacak durumda güvenilir kişimiz yoktu ki?
       Ne yapacağımızı kara kara düşünürken, müdürüm;
       “Hadi, hazırlan bakalım,” dedi. “Bu toplantıya sen katılacaksın!”
       Nasıl olurdu? Bu, pek sık uygulanan bir davranış değildi ve be­nim için, hatta teşkilât için bir risk taşıyordu. Birden duraklamıştım…
       “Canım… Şöyle gider kapıdan bir bakıverirsin. Kaç kişi var. Slo­ganlar… Açık pankartlar… Tanıdık yüzler… Dışarıdan gelen yabancı­lar, falan! Beş-on dakika, inan uzun sürmez.”
       “Ya başıma bir şey gelirse?”
       “Ne gelecek canım? Hadi hadi, geç kalıyorsun!”
       Ne diyebilirdim ki? Vatan benden görev bekliyordu. Söyleyecek fazla bir şeyim olamazdı!
       Toplantı; çarşı içinde, büyükçe bir kahvehanede yapılıyordu. Ara­badan biraz uzakta inmiş ve hızlı adımlarla yürüyerek, kahvehanenin kapısına gelmiştim…
       İçerisi çok kalabalıktı. En aşağı, yüz-yüz yirmi kişi vardı ve derin bir uğultu, kapıdan dışarı taşıyordu. Kalbim hızlı hızlı çarparken kapıya yanaşmış ve tam içeri adımımı atmıştım ki, içeriden gelen, boru gibi bir ses;
       ‘Tamam artık… Kapıyı kapatın… Toplantıya başlayalım,” diye bağırdı.
       İşte şimdi yanmıştım! Kapatılan kapının kenarında kendime bir yer bulmaya çalışırken, tanımadığım birinin koluma dokunmasıyla irkilmiştim.
       “Sen de kimsin?”
       Bu soru, damarlarımdaki kanın donmasına yetmişti. Kalbim nere­deyse duracak gibiydi. Cevap olarak bir şeyler söylemem gerektiğini biliyordum, ama aklıma hiçbir şey gelmiyordu ki! Bu durum, kursta okuduğumuz kitapların hiçbirisinde yer almamış, yaptığımız gösterme­lik tatbikatlarda ise, hiç sahneye konmamıştı.
       İçimden;
       “Sen çok yaşa emi, müdürüm,” diye iyi niyet temennilerini geçir­meye başlamıştım.
       Kolumu tutan genç ülkücü, gürültüden duymadığımı zannetmiş olacak ki, yeniden;
       “Sen kimsin arkadaş?” diye sordu.
       “Ben… Ben… Buraya yeni geldim!”
       “İyi… Hoş geldin! Seni tanımıyoruz da?”
       Etrafımızı hemen beş-altı kişi daha sarmıştı. Hepsi bana bakıyor ve iki dudağımın arasından çıkacak sözleri büyük bir merakla bekli­yorlardı.
       İçlerinden biri, kıyafetime dikkat etmiş olacak ki;
       “Memur musun?” diye sordu.
       Hay babana rahmet! Derhal;
       “Evet!” diye cevap verdim. “Memurum… Banka memuru…”
       “Kendine kalacak yer buldun mu?”
       “Hangi ocağa kayıtlısın?”
       Sorular artık peş peşe gelmeye başlamıştı. Vücudumun en ücra köşelerinden bile terlerin akmaya başladığını hissediyordum…
       “Gel, seni başkanla tanıştıralım!”
       Allah’ım! Ölümüm demek bunların elinden olacaktı. Kurtların dişleri sivri olurdu. İnsanı iki dakikada parça parça ediverirlerdi.
       Artık nasıl hareket edeceğimi, ne cevap vereceğimi bilemez bir haldeyken, yeni biri devreye girerek;
       “Arkadaşı bunaltmayın,” demişti. “Böyle dar ve kalabalık yerlere alışık değil herhalde? Gel, dışarı çıkalım. Biraz hava alırsın!”
       Bu, Hızır gibi yetişen adamı, bir yerden tanıyordum, ama içinde bulunduğum hal dolayısıyla, belleğimde bir türlü net bir görüntü oluşturamıyordum.
       Neden sonra, dışarıya çıktığımızda, beni zor durumdan kurtara­rak yolcu eden adamın, sivil giyimli bir polis memuru olduğunu anla­mıştım. Tabii, orada bulunuşu, görevinin gereği değil, görüşünün ica­bıydı.
       Sarsak adımlarla kahvehaneden uzaklaşmaya çalışırken, karşı sokağın köşesinde park etmiş bekleyen Jandarma Komutanı’nın res­mi jeepini görmüştüm.
       Yüzbaşı önde oturuyordu. Albay-Müdürüm ise, kara gözlükleriyle arka koltuktaydı. Beni toplantıya göndermiş ve korku dolu dakikaları yaşamama neden olmuştu, ama yine de beni yalnız bırakamamıştı. Herhangi bir olay anında, müdahale etmek üzere, Yüzbaşı’yı da ya­nında getirmişti.
       Bir-iki sokak ötede, kendimi jeepin arka koltuğuna atarken, sırtımı sıvazlayan Müdürümün, aslında beni ne kadar çok sevdiğini anlayarak rahatlamış, yuvaya geldiğimizde ise bütün terlerimin birden kurudu­ğunu fark etmiştim!

Yazar hakkında

Yorum Ekle