Dünya Başkenti (İspanyol Öyküsü)

D

     Madrid, Paco isimli delikanlılarla doludur. Paco, Francisco isminin kısaltılmışıdır. Madrid’de buna dair bir de fıkra anlatılır: Bir baba Madrid’e gelip El Liberal gazetesinin şahıslara ayrılan sütununa bir ilan vermiş. İlan şöyleymiş: “Paco, salı günü saat 12’de Hotel Montana’da buluşalım, her şeyi affettim, Baban” Bu ilanı okuyup gelen sekiz yüz delikanlıyı dağıtmak için de bir tabur asker çağırmak gereği duyulmuş. Ancak Pansiyon Luarca’da garsonluk yapan bizim Paco’nun ne onu affedecek bir babası, ne de babası tarafından affedilecek bir kusuru vardı. Luarca’da oda hizmetçiliği yapan kendinden büyük iki kız kardeşi vardı; onlar da, pansiyonda daha önce çalışmış, kendi köylülerinden başka bir oda hizmetçisinin çok hamarat ve dürüst çıkması, kendi köyünün ve köylüsünün adını itibarlı kıldığı için buraya alınmışlardı. İşte bu kız kardeşler, Paco’nun Madrid’e kadar otobüs parasını çekmişler ve garsonluk öğrenmesi için kendisini buraya yerleştirmişlerdi. Estramadure tarafından bir köyde doğmuştu. Geldiği yerde hayat şartları inanılmayacak kadar zordu; yiyecek kıttı, rahat yüzü yoktu, kendini bildi bileli de hiç durmaksızın çalışmıştı.
     Boylu poslu, siyah kıvırcığa kaçan saçlı bir çocuktu. Muntazam dişleri ve kız kardeşlerini imrendirecek düzgün bir cildi, yüzünden eksik olmayan açık, sade bir tebessümü vardı. Ayağına çabuktu, işinde iyi idi, kız kardeşlerini seviyordu; onları güzel ve pek akıllı buluyordu. Madrid’i seviyor, hâlâ gözlerine inanamıyordu; işini seviyordu; pırıl pırıl ışıklar altında, tertemiz bir gömlek ve resmî garson elbisesiyle yaptığı bu iş, mutfaktaki bol yiyecek, ona romantik bir güzellikte geliyordu.
     Luarca’da kalan insanların sayısı sekizle on iki arasında değişiyordu, ama masada hizmet eden garsonların en genci olan Paco için gerçekte asıl ve itibarlı müşteriler, boğa güreşçileriydi.
     İkinci sınıf matadorlar(1) bu pansiyonda kalırlardı. Çünkü Calle San Jeronimo adres bakımından uygundu, yemekler mükemmeldi, pansiyon ücreti de ucuzdu. Bir boğa güreşçisinin, kendisini, varlıklı değilse bile hiç olmazsa kılığı kıyafeti yerinde, saygıdeğer bir kimse olarak tanıtması gerekir; çünkü İspanya’da, gösterişli ve gururlu olmak cesur olmaktan daha önce gelir. Boğa güreşçileri de son kuruşları tükeninceye kadar Luarca’da kalırlardı. Hiçbir boğa güreşçisinin Luarca’yı daha iyi veya daha pahalı bir otel için terk ettiği duyulmamıştı. İkinci sınıf boğa güreşçileri hiçbir zaman birinci sınıf bir güreşçi olamazlardı, ama Luarca’dan düşüş pek süratli olurdu; çünkü eline biraz bir şeyler geçen orada kalabilirdi ve pansiyonu işleten kadın artık iyice ümidi kesmeden, kendileri sormadıkça misafirlerden hesap istenmezdi.
     Bu sırada Luarca’da tamtamına üç matador, aynı zamanda çok iyi iki pikador(2) ve mükemmel bir banderillo(3) kalıyordu. Luarca Oteli pikadorlarla banderillolar için bir lükstü. Bunların aileleri Seville’de oturur ve kendileri de baharda Madrid’e gelip pansiyonlarda kalırlardı, ama bunlar iyi para alırdı ve gelecek mevsim için aralıksız sözleşmeler imzalamış güreşçiler tarafından devamlı olarak kiralanırdı ve belki de alt derecedeki bu üç insanın her biri, üç matadorun üçünden de çok para kazanırdı. Üç matadordan biri hastaydı ve hastalığını gizlemeye çalışıyordu. Bir diğeri o zaman için yepyeni olan dövüş tarzıyla bir süreliğine rağbet görmesine rağmen, sonradan gözden düşmüştü. Üçüncüsü ise korkağın biriydi.
     Korkak olanı, bir zamanlar, tam matador unvanıyla işe başladığı ilk dönemin başlangıcında, karnının alt tarafından son derece feci bir boynuz yarası alıncaya kadar imrenilir bir cesarete, hatırı sayılır bir maharete sahipti ve hâlâ da o başarılı günlerin eğlenceli âdetlerini devam ettiriyordu. Aşırı derecede neşeli idi, sebepli sebepsiz sürekli kahkahalar atardı. Başarılı günlerinde el şakalarına bayılırdı, ama şimdi bırakmıştı bunları. Bundan, onun hissiyatını kaybettiği sonucunu çıkardılar. Bu matadorun zeki, samimi bir yüzü vardı, hareketleri yerinde ve gösterişliydi.
     Hasta olan matador bunu belli etmemeye dikkat ediyor ve masaya getirilen her şeyden mutlaka bir parça alıyordu. Bir sürü mendili vardı, bunları odasında kendisi yıkardı ve son zamanlarda da güreş elbiselerini satmaya başlamıştı. Noel’den evvel bir tanesini ve nisanın ilk haftasında da bir başkasını ucuzca satmıştı. Bunlar aslında çok pahalı elbiselerdi, çok da iyi muhafaza edilmişlerdi; elinde bir tane daha kalmıştı. Hastalanmadan önce çok yetenekli bir güreşçiymiş, hatta ortalığı heyecana verdiği zamanlar bile olmuş. Kendisi okuyup yazma bilmiyordu ama elindeki gazete kupürlerinde, Madrid’de arenaya ilk çıktığında Belmont’tan daha iyi olduğu yazıyordu. Küçük bir masada tek başına yemek yerdi ve çevresine pek az bakardı.
     Bir zamanlar yepyeni, değişik tarzıyla parlamış olan matador ise, çok kısa boylu, koyu esmer ve pek gururluydu. O da ayrı bir masada tek başına yerdi, pek az gülümser ve hiç kahkaha atmazdı. Son derece ağırbaşlı halka sahip Valladolid kentindendi. Kabiliyetli bir matadordu; özel meziyetlerinden olan cesareti ve sakin ustalığıyla kendini halka sevdirmeye vakit bulamadan, güreş tarzının modası geçivermişti ve ismini ilan tahtasında görüp de güreş meydanına koşan olmazdı. Onun özelliği, çok kısa oluşu ve bu yüzden âdeta boğanın omuzlarını bile göremeyişi idi, ama ondan başka kısa boylu güreşçiler de vardı ve hiçbir zaman halkın gözbebeği olamamışlardı.
     Pikadorlardan biri ince, atmaca yüzlü, kır saçlı bir adamdı. Zayıftı ama kolları, bacakları demir gibiydi. Pantolonunun altına hep kovboy çizmesi giyerdi. Her akşam aşırı derecede içer ve pansiyonda karşısına çıkan her kadını ısrarlı gözlerle süzerdi. Diğeri de çok iri, esmer, kahverengi yüzlü, yakışıklıydı; saçları bir Kızılderili’ninki gibi simsiyahtı ve çok büyük elleri vardı. Birincisinin içki ve kadına düşkünlüğü yüzünden kudretinden çok kaybettiği, ikincisinin de çok dik başlı ve kavgacı olduğu için hiçbir matadorla bir sezondan fazla çalışamadığı söyleniyorsa da, ikisi de büyük pikadordu.
     Banderillo orta yaşlıydı ve saçı kırlaşmıştı, ama yaşına rağmen bir kedi kadar çevikti ve masada oturuşuna bakılırsa varlıklı bir iş adamına benziyordu. Bacakları bu mevsimde hâlâ işe yarayacak durumdaydı; işe yarayamayacak hale geldikleri zaman da, kendine uzun bir müddet sürekli iş bulacak kadar zeki ve deneyimliydi. Yalnız süratini kaybedince içini hep bir korku kaplayacaktı, hâlbuki şimdi güreş alanının içinde de, dışında da kendinden emin ve sakindi.
     Bu akşam, çok içki içen atmaca yüzlü pikadordan, İspanyol fuarlarında ve festivallerinde saat mezatçılığı yapan, yüzü doğuştan lekeli ve yine içkiye düşkün bir satıcıdan, köşede bir masada oturmuş, fazla değilse bile mutlaka yine de bir şeyler içmekte olan Galiçyalı iki rahipten başka kimse kalmamıştı. O zamanlarda şarap, Luarca’da oturup kalkma ve yemek ücretine dahildi. Garsonlar biraz önce, önce saat satıcısının, sonra pikadorun ve nihayet iki rahibin masasına yeniden Valdepenas şişeleri koymuşlardı.
     Üç garson odanın bir köşesinde bekleşiyorlardı. Masalarına baktıkları müşterilerin hepsi gidinceye kadar garsonların beklemeleri pansiyon kuralıydı. Ancak iki rahibin masasına bakan garson, anarşist sendikacıların bir toplantısına gidecekti; Paco onun masasına da bakmaya söz vermişti.
     Üst katta, hasta matador, tek başına, yüzükoyun yatağında yatıyordu. Artık modası geçmiş olan matador penceresinin önüne oturmuş dışarıya bakıyor, çıkıp kahveye gitmeye hazırlanıyordu. Korkak matador da, Paco’nun büyük ablasını odasına almış, kızın kıkırdayarak yapmayı reddettiği şeyi ona yaptırmaya çalışıyordu.
     Matador, “Haydi gel, küçük yabani!” dedi.
     “Olmaz!” dedi ablası. “Niye gelecek mişim?”
     “Lütfen.”
     “Yemeğini yedin, şimdi de beni çerez diye mi istiyorsun?”
     “Bir kerecik… Ne çıkar bundan?”
     “Bırak beni. Bırak beni diyorum sana.”
     “Küçücük, önemsiz bir şey!”
     “Bırak beni diyorum sana.”
     Aşağıda, yemek odasında garsonların en uzun boylusu ve toplantıya gecikmiş olanı, rahipleri kastederek, “Şu kara domuzlara bak, nasıl da içiyorlar,” diye söylendi.
     Diğer garson, “Böyle söyleme, doğru değil,” dedi. “Bunlar kendini bilir müşteriler; aşırı içmiyorlar.”
     Uzun boylusu, “Dosdoğru konuşuyorum,” diye ısrar etti. “İspanya’nın başında iki belâ vardır, boğalar ve papazlar.”
     Diğer garson, “Herhalde şu boğa veya bu papaz değil,” dedi.
     Uzun boyu garson, “Pekâlâ da öyle,” diye karşılık verdi. “Onları ancak teker teker ele alarak bütün bir sınıfa hücum edebilirsin. Boğaları da, papazları da teker teker öldürmek lazım… Hepsini… Tek bir tane kalmayıncaya dek!”
     Diğeri, “Bu düşüncelerini toplantıya sakla,” dedi.
     Uzun boylu garson, “Madrid’deki şu barbarlığa bak,” dedi. “Saat gecenin on bir buçuğu ve bunlar hâlâ atıştırıyorlar.”
     Diğer garson, “Yemeğe daha saat 10’da başladılar,” dedi. “Biliyorsun, kap kap yemek var. Şarap da ucuz ve parasını da önceden vermiş bulunuyorlar. Hafif bir şarap…”
     Uzun boylu garson, “Senin gibi budalalar varken işçi birlikteliği nasıl sağlanabilir?” diye sordu.
     Elli yaşlarında olan bir diğer garson, “Bak,” dedi. “Ben bütün ömrümce çalıştım. Hayatımın sonuna kadar da sürekli çalışmam lazım. Çalışmaktan şikâyetçi değilim. Çalışmak doğaldır…”
     “Evet, ama çalışmamak insanı öldürür.”
     Yaşlı garson, “Ben şimdiye kadar hep çalıştım,” dedi. “Haydi, sen de toplantına git. Burada bulunmana gerek yok.”
     Uzun boylu garson, “Sen iyi bir yoldaşsın, ama ideolojiden yana sıfır çekiyorsun,” dedi.
     Yaşlı olanı, “Mejor si me faltaesoque el otro”(4)dedi. “Haydi, sen mitingine git.”
     Paco hiç söze karışmamıştı. Henüz siyasetten anlamıyordu, ama uzun boylu garson ne zaman papazlarla muhafızları öldürmenin şart olduğundan söz etse Paco heyecandan titriyordu. Uzun boylu garson onun gözünde ihtilâli temsil ediyordu ve ihtilâl de romantik bir şeydi. Paco kendini iyi bir Katolik, iyi bir ihtilâlci olarak görmeyi, sonra böyle sürekli bir işinin olmasını, aynı zamanda da boğa güreşçisi olmayı isterdi.
     Paco, “Sen toplantıya git, İgnacio,” dedi. “Ben senin yerine bakarım.”
     Yaşlı olanı, “İkimiz de bakarız,” diye lafa karıştı.
     Paco, “Tek kişilik bile iş yok,” dedi. “Sen toplantıya git.”
     Uzun boylu garson, “Pues, me voy,”(5)dedi.
     Bu zaman zarfında, yukarıda, Paco’nun ablası, kendini sıkı sıkı saran kolu gevşetip kurtulan bir güreşçi ustalığıyla matadorun kucağından sıyrılmış, tam anlamıyla sinirli sinirli söyleniyordu:
     “Bunlar açlar. Başarısızlığa uğramış bir boğa güreşçisi… Hem de, o bir ton ağırlığındaki korkularınla! Eğer sende ondan bu kadar varsa, git de onu güreş sahasında kullan.”
     “Bunlar tam orospu lafları!”
     “Orospu da bir kadındır, ama ben orospu değilim.”
     “Olacaksın.”
     “Senin için değil.”
     Şimdi artık, karşılık göremeyip bu şekilde reddedildiği için korkaklığını bütün çıplaklığıyla tekrar hissetmeye başlayan matador, “Çekil git!” diye bağırdı.
     “Çekilip gitmek mi? Senin yanından çekilip gitmeyen kim kaldı ki?” dedi Paco’nun ablası. “Yatağını yapmamı istemiyor musun? Bunun için para alıyorum.”
     “Çekil git!” dedi matador; yakışıklı, geniş yüzü gerilip kısılarak kırıştı, âdeta ağlıyor gibiydi. “Orospu seni! Pis, küçük orospu seni!”
     Kız kapıyı kapatıp çıkarken, “Matador,” diye seslendi. “Matadorcuğum…”
     Odada, matador, yatağının üzerine oturdu. Yüzü hâlâ kasılmış, kırış kırıştı; güreş meydanında yüzünü böyle kırıştırarak sürekli tebessüm ederdi ve bu da seyrettikleri şeyden gayet iyi anlayan ön sıra seyircilerini korkuturdu. “İşte böyle,” diyordu. Yüksek sesle kendi kendine, “İşte böyle… İşte böyle!”
     Başarılı günlerini hatırlıyordu, daha üç sene önceydi. Sıcak bir mayıs günü öğleden sonra, sırma işlemeli güreş ceketinin omuzlarındaki ağırlığını hatırlıyordu. O zamanlar güreş meydanında yankılanan sesi hâlâ kahvedekinden farksızdı. Boğanın omuzlarında, kılıcını daldıracağı kürek kemiklerinin arasını yoklarken nasıl da rahat bir nefes almıştı; kısa kıllı, etten kara hörgüç üzerindeki bu nokta toz toprak içindeydi. Boğanın önündeki geniş, kalıp gibi, çatal uçlu boynuzları hayvanı öldüreceği sırada, aşağı doğru eğilmişti. Kılıcını, nasıl da tıpkı katı bir tereyağına girer gibi kolayca sokuvermişti; avucuyla kabzayı itiyordu, sol kolu aşağıda çaprazlama duruyordu; sol omuzu öne doğruydu ve bütün ağırlığı da sol ayağının üzerindeydi ve sonra, birden sol ayağının üzerinden ağırlık kalkıvermişti. Bütün ağırlığı karnının alt kısmındaydı şimdi. Boğa başını kaldırınca da boynuz karnının içinde tamamen kaybolmuştu; bu boynuz üzerinde havada iki kere dönmüştü, sonra gelip kendisini çekmişlerdi. Onun için, şimdi ne zaman öldürmek işine girişse, bu da pek ender oluyordu ya, hayvanın boynuzlarına bakamıyordu. Güreşe çıkmadan neler çektiğini bu orospular nereden bileceklerdi? Onlar ne çekmişlerdi de ona gülüyorlardı? Hepsi de kaşarlanmış orospuydu ve bu sayede neler yapabileceklerini gayet iyi biliyorlardı.
     Aşağıda, yemek odasında pikador oturmuş iki rahibe bakıyordu. Odada kadınlar varsa onlara bakardı. Kadın yoksa bir yabancıyı, un ingles’i(6) seyretmekten zevk duyardı; ama şimdi orada kadın da, yabancı da olmadığından, zevkle ve küçümseyerek iki rahibi seyrediyordu. O böyle gözlerini dikmiş bakarken, doğuştan yüzü lekeli mezatçı yerinden kalktı, peçetesini katlayarak çıkıp gitti; son getirttiği şarap şişesini de yarı yarıya dolu bırakmıştı. Eğer Luarca’ya olan borcunu tamamen ödemiş olsaydı, şişeyi bitirmeden bırakmazdı.
     İki rahip pikadora hiç bakmıyorlardı. Bir tanesi, “On gündür burada kendisini görmek için bekliyorum,” diyordu. “Bütün gün koridorda oturup bekliyorum, ama beni kabul etmiyor.”
     “Ne yapmak lazım?”
     “Hiçbir şey! Elden ne gelir… İnsan üst makama karşı ses çıkaramaz ki!”
     “Ben iki haftadır buradayım ama boş! Ben de bekliyorum, onlar da beni kabul etmiyorlar.”
     “Biz terk edilmişler diyarındanız. Paramız bitince geri gideriz.”
     “Terk edilmişler diyarı Galicia… Madrid’in umurunda mı? Biz fakir bir eyaletiz.”
     “İnsan, birader Basilio’nun hareketini hoş görüyor.”
     “Yine de ben, Basilio Alvarez’in dürüstlüğüne doğrusu pek güvenemiyorum.”
     “İnsan Madrid’de hoş görmeyi öğreniyor. Madrid, İspanya’yı mahvediyor.”
     “Keşke insanı bir kere açık açık görseler de ondan sonra reddetseler.”
     “Olmaz! Meteliksiz kalacak ve bekleye bekleye yıpranacaksın.”
     “Öyle olsun bakalım. Ben de başkası kadar bekleyebilirim.”
     Burada pikador ayağa kalktı, rahiplerin masasına gelip, kırlaşan başı, atmaca yüzüyle yanlarında durup gülümseyerek onlara baktı.
     Rahiplerden biri ötekine, “Bir Torero”(7)dedi.
     Pikador, “En iyi cinsinden,” diyerek, yürüyüp yemek salonundan çıktı; boz ceketli, ince belli, eğri yay bacaklıydı. Yüksek ökçeli kovboy çizmelerinin üzerine çektiği pantolonu dardı, yürürken çizmeleri yerde sert sesler çıkarıyordu. Kendi işindeki özel başarıları, her gece alkole karşı kazandığı zafer ve küstahlıktan ibaret küçük dar bir dünyada yaşıyordu. Durup bir puro yaktı, koridorda şapkasını eğerek çıkıp kahveye gitti.
     Rahipler, yemek salonunda kendilerinden başka kimsenin kalmadığını fark edip telaşlanarak pikadorun arkasından hemen çıkıp gittiler; şimdi artık odada Paco ile yaşlı garsondan başka kimse kalmamıştı. İkisi masaları temizleyip şişeleri mutfağa taşıdılar.
     Mutfakta, bulaşıkları yıkayan çocuk vardı. Paco’dan üç yaş daha büyüktü, alaycı ve küçümseyici bir karaktere sahipti.
     Yaşlı garson, “Al bakalım,” diyerek bir bardak Voldepenas doldurdu ve çocuğa uzattı.
     “Neden almayayım?” diyen çocuk bardağı aldı.
     Yaşlı garson, “Tu Paco?”(8)diye bardağı uzattı.
     Paco, “Teşekkür ederim,” dedi. Üçü birlikte içtiler.
     Bardaklar boşalınca, yaşlı garson, “Hadi bana allahaısmarladık,” dedi.
     Çocuklar, “Güle güle,” dediler.
     Adam çıkıp gitti ve ikisi yalnız kaldı. Paco, rahiplerden birinin kullanmış olduğu bir peçeteyi aldı ve sıkıca topuklarına basarak dimdik durdu, peçeteyi aşağıya doğru indirdi ve başıyla da hareketini izleyerek, kollarını savurup yavaş ve kusursuz bir veronica(9) yaptı. Döndü ve sağ ayağını hafifçe öne uzatarak ikinci bir hamle yaptı; karşısındaki hayalî boğaya biraz daha yaklaşmış oldu. Üçüncü bir hamle daha yaptı, ağır ağır zamanını tam ayarlayarak yapılan tatlı, yumuşak bir hamleydi bu; sonra peçeteyi beline toplayarak yarım bir veronica ile kalçalarını boğadan uzaklaştırdı.
     İsmi Enrique olan bulaşıkçı, onu, tehditkâr bakışlarla alaylı alaylı seyrediyordu.
     “Boğa nasıl?” diye sordu.
     Paco, “Çok cesur,” dedi. “Bak.”
     İncecik vücuduyla dimdik durarak, yumuşak, nefis ve zarif, öncekinden daha mükemmel dört pas daha yaptı.
     Enrique, önünde önlüğü, elinde şarap bardağı, bulaşık tezgâhına dayanarak, “Boğadan ne haber?” diye tekrar sordu.
     Paco, “Hâlâ gücü kuvveti yerinde,” dedi.
     Enrique, “İnsanı öldürürsün sen,” diye takıldı.
     “Neden?”
     “Bak…”
     Enrique önlüğünü çıkardı ve karşısındaki hayalî boğaya doğru sallayıp onu kendine doğru çekerek dört mükemmel ve rahat çingene veronicası yaptı, bir rebolera(10) ile de bitirdi. Önlük sert bir kavisle boğanın burnunun ucundan dalgalanıp geçerken, güreşçi de yürüyüp uzaklaştı.
     “Bak da gör!” dedi Enrique. “Bir de bizi burada oturmuş bulaşık yıkıyor sanırsın!”
     “Ne demek istedin?”
     Enrique, “Korku işte!” dedi. “Miedo!(11)Arenada, boğa karşısında duyacağın korku!”
     Paco, “Hayır,” dedi. “Ben korkmam!”
     Enrique, “Leche!”(12) dedi. “Herkes korkar. Ama bir toreador boğa ile çatışabilmek için korkusunu kontrol edebilir. Ben, bir amatör güreşine katıldım ve öyle korktum ki koşup kaçmaktan başka çare bulamadım. Herkes katıla katıla güldü. Sen de böyle korkarsın işte. Eğer bu korku olmasa, İspanya’da ne kadar ayakkabı boyacısı varsa hepsi boğa güreşçisi olur. Senin gibi bir köylü çocuğu benden de fazla korkar.”
     Paco, “Korkmam,” dedi. Hayalinde bunu kaç kereler yaşamıştı. Kaç defasında o boynuzları görmüş, boğanın ıslak burnunu, titreyen kulağını duyumsamış, sonra boğa başını aşağı doğru indirip saldırmış, onun yere güm güm vuran ayaklarının sesini duymuş, ardından pelerinini sallarken kızgın boğa hışımla yanından geçmiş, o pelerinini tekrar sallamış, boğa yeniden saldırmış, sonra bir daha, bir daha ve bir daha… Sonunda o muazzam media-veronica’sıyla boğayı etrafında fırıldak gibi döndürmüş, sonra da sallana sallana yürüyüp gitmişti. Boğaya sürtünürcesine yaptığı hamlelerden ceketinin sırma işlemelerine boğanın kılları takılmıştı; boğa büyülenmiş gibi olduğu yerde duruyordu ve halk da onu alkışlıyordu. Hayır, korkmazdı o! Ötekiler evet… Ama kendisi asla! Korkmayacağını biliyordu. Hatta korksa bile bu işi başarabileceğini biliyordu. Kendine güveni vardı. “Korkmam,” dedi.
     Enrique yine, “Leche!” dedi. Sonra da ekledi, “Bir denesek ne dersin?”
     “Nasıl?”
     “Bak,” dedi Enrique. “Boğayı hayal ediyorsun, ama boynuzları düşünmüyorsun. Boğa öyle kuvvetlidir ki, boynuzları bir bıçak gibi yırtar ayırır, süngü gibi saplanır, cop gibi vurup öldürür. Bak şimdi…”
     Bir masa çekmecesi açarak iki kasap bıçağı çıkardı.
     “Bunları bir sandalyenin bacaklarına bağlayacağım. Sonra sandalyeyi başımın önünde tutup sana boğalık edeceğim. Bıçaklar boynuz görevi görecek. Yine o hamleleri yaparsan, o zaman sende iş var demektir.”
     Paco, “Önlüğünü bana ver,” dedi. “Yemek odasında yapalım.”
     Enrique birden yumuşayarak, “Hayır,” dedi. “Yapma bunu Paco!”
     Paco, “Haydi,” dedi. “Korkmuyorum.”
     “Bıçakların üzerine geldiğini görünce korkacaksın.”
     “Göreceğiz,” dedi Paco. “Bana önlüğünü ver.”
     Bu sırada, Enrique ağır ve jilet gibi keskin ağızlı iki kasap bıçağını, iki kirli peçeteyle, yarısı peçetelerin altında kalmak üzere sandalyelerin bacaklarına sıkıca sarıp düğümlerken, iki otel hizmetçisi kız, Paco’nun ablaları, Anna Christe filminde Greta Garbo’yu seyretmek üzere sinemaya gidiyordu. İki rahipten biri don gömlek oturmuş dua kitabını okuyor, öbürü de gecelik entarisini giymiş teşbih çekiyordu. Hasta olanı hariç, bütün boğa güreşçileri Café Fornos’a akşam ziyaretlerini yapmışlardı; iriyarı, siyah saçlı pikador bir köşede bilardo oynuyor, kısa boylu, ciddi yüzlü matador da önünde süt ve kahvesi olduğu halde, kalabalık bir masada, yanında orta yaşlı banderillo ve diğer ağırbaşlı işçilerle birlikte oturuyordu.
     İçkiye düşkün kır saçlı pikador, önünde bir bardak konyakla oturuyor ve cesaretini kaybetmiş olan matadorla, elinden kılıcını atarak tekrar banderillo’luğa dönen başka bir matadorun ve iki pörsük sokak kadınının oturduğu masayı seyrederek zevkleniyordu.
     Mezatçı, sokağın köşesinde durmuş, kendi gibi müzayedecilik yapan dostlarıyla konuşuyordu. Uzun boylu garson, anarşist sendikacılar toplantısındaydı ve konuşmak için fırsat kolluyordu. Yaşlı garson, Café Alvarez’in terasına oturmuş, küçük bir bardaktan bira içiyordu. Luarca’nın sahibi olan kadın yatağında çoktan uykuya dalmıştı; bacaklarının arasında uzun bir yastık sırtüstü yatıyordu; iriyarı, şişman, namuslu, temiz giyimli ve koyu dindardı, yirmi sene evvel ölmüş olan kocasını bir gün bile hatırlamamazlık etmemiş ve onun için her gün dua etmişti. Hasta olan matador da odasında yapayalnız, ağzının altında kanlı bir mendil, yatağında yüzükoyun yatıyordu.
     Boş yemek odasında Enrique, bıçakları sandalye bacaklarına bağlayan peçetelere son düğümünü attı ve sandalyeyi kaldırdı. Bıçakların bağlı olduğu bacakları öne doğru yönlendirip, sandalyeyi başının üzerine koydu. Bıçaklar başının iki yanından dümdüz ileri doğru uzanıyordu.
     “Çok ağır,” dedi. “Bana bak Paco, bu çok tehlikeli bir şey… Vazgeçelim ha?”
     Enrique, terlemeye başlamıştı.
     Paco karşısına geçip durdu; önlüğü tutup açtı, ellerinin içinde önlüğü biraz toplayarak sıkıca tuttu; başparmakları yukarıya doğruydu, işaret parmakları da aşağıya… Boğanın dikkatini çekmek, gözünü üzerine çevirmek için önlüğü açtı.
     “Üzerime doğru hamle yap,” dedi. “Aynen bir boğa gibi dön… İstediğin gibi saldır…”
     Enrique, “Ama pas’a ne zaman geçeceğini nasıl anlayacaksın?” diye sordu. “Üçlemek, sonra bir media yapmak daha iyi bence.”
     Paco, “Peki,” dedi. “Ama dosdoğru üzerine saldır. Hoh… Torito(13) Haydi bakalım!”
     Enrique, başı aşağıda koşarak ona doğru geldi ve Paco önlüğü savurup çekerken bıçak da karnının yakınından geçip gitti; yakınından geçip giden bıçak onun için gerçek boynuzun ta kendisiydi… Beyaz uçlu, kapkara, dümdüz! Enrique, yakınından geçip gittikten sonra tekrar saldırmak üzere geri döndüğünde, bu kez yanından patır patır geçip giden, öfkeden kudurmuş, kürek kemikleri kanlı bir boğanın kendisiydi sanki! Sonra boğa bir kedi gibi dönüp tekrar gelirken, Paco önlüğü hafifçe dalgalandırıp çekti. Sonra boğa tekrar dönüp geldi. Paco hızla üzerine doğru gelen bıçağı gözetlerken, sol ayağını beş santim kadar fazlaca ileri uzattı ve bıçak bu kez yanından geçip gitmedi; bir şarap tulumuna girer gibi rahatça içine kayıvermişti. Birden sertliğini hissettiği çeliğin üzerinden ve çevresinden sıcak sıcak yakıcı bir şey fışkırıyordu. Enrique avazı çıktığı kadar bağırıyordu. “Sus! Sus! Dur da çıkarayım! Dur da çıkarayım!” ve Paco önlük hâlâ elinde öne doğru, sandalyenin üzerine yığıldı. Enrique sandalyeyi geri çektikçe bıçak Paco’nun içinde dönüyor, dönüyordu.
     Bıçak çıkmıştı şimdi ve Paco gittikçe genişleyen o ılık birikintinin içinde oturuyordu.
     Enrique, “Üzerine peçeteyi koy… Bastır!” diye bağırdı. “İyice bastır! Koşup doktor çağıracağım. Bastır! Kanını akıtmaman lazım!”
     Paco, “Lastik bir kupa gerekiyor,” dedi. “Güreş meydanında görmüştüm bunu.”
     Enrique ağlayarak, “Dosdoğru saldırdım,” dedi. “Sadece tehlikeyi göstermek istiyordum.”
     Paco, “Endişelenme,” dedi. Sesi uzaklardan geliyor gibiydi. “Sen doktoru getir.”
     Güreş meydanında insanı kaldırıp taşırlardı, koşa koşa ameliyat odasına getirirlerdi. Eğer oraya varmadan uyluktaki atardamar tamamen boşalırsa, papaza haber yollarlardı.
     Paco, karnının alt kısmına peçeteyi sıkı sıkı bastırarak, “Papazlardan birine de haber ver,” dedi. Başına böyle bir şey gelsin, inanılır gibi değildi.
     Bu sırada Enrique, Carrera San Jeromino’dan aşağı, gece nöbetçisi ilk yardım istasyonuna doğru koşuyordu ve Paco yapayalnızdı, önce oturuyordu, sonra iki büklüm oldu, sonra birden yere yığılıverdi; hep öyle kaldı, tıkacı çekilen bir banyo küvetinden kirli su nasıl boşalıp akarsa, Paco da canının öyle çekildiğini hissediyordu. Korktu, içi geçer gibi oldu. Tövbe etmek, günahlarının affını dilemek istedi. Bu duanın nasıl başladığını hatırladı, çabuk çabuk okumaya başladı: “Ey Allahım, sana karşı işlediğim suçtan dolayı bütün varlığımla pişmanlık duyuyorum, bütün sevgimle seninim, söz veriyorum ki bir daha asla…” Sonunu getiremedi, içine dayanılmaz bir baygınlık çöktü; şimdi artık yerde yüzükoyun yatıyordu. Her şey çabucak bitiverdi. Kesilen bir uyluk atardamarı, inanılmayacak bir hızla boşalıverirdi.
     İlk yardım istasyonundaki görevli doktor, Enrique’i kolundan tutan bir polisle beraber basamaklardan çıkarken, Paco’nun iki ablası hâlâ Gran Via isimli sinema salonunda oturuyorlardı; Garbo’nun filmi hiç de umdukları gibi çıkmamıştı. Filmde büyük yıldız pek kalitesiz, berbat yerlerde gezip dolaşıyordu, hâlbuki onlar Garbo’yu sonsuz bir lüks içinde pırıl pırıl görmeye alışıktılar. Seyirciler filmi hiç beğenmemişlerdi; ıslık çalarak, ayaklarını yere vurarak hislerini belli ediyorlardı. Otele mensup diğer kişiler de kaza olduğu zaman ne yapıyorlarsa yine onu yapıyorlardı. Sadece iki rahip gece ibadetlerini bitirmişler yatmaya hazırlanıyorlardı. Kır saçlı pikador da içkisini alıp o iki yorgun sokak kadınının oturduğu masaya geçmişti. Biraz sonra onlardan biriyle kahveden çıkıp gitti. Götürdüğü kadın, sinirleri bozulan matadorun deminden beri içki ikram edip durduğu kadındı.
     Paco bunların hiç birini bilmiyordu; o bu insanların ertesi gün ve daha ertesi günlerde neler yapacaklarını da bilmiyordu. İnsanlar aslında nasıl yaşarlardı, nasıl ölürlerdi hiçbir fikri yoktu. Hatta insanların öldüklerinin bile farkında değildi. İspanya’da dedikleri gibi, hayalleriyle dopdolu geçip gitmişti. Hayatında hayallerinden tekini bile kaybedecek zamanı bulamamıştı, hatta sonunda tövbe duasını bile bitirmeye vakti kalmamıştı.
     Hatta bütün Madrid’i bir hafta boyunca hayal kırıklığına uğratan Garbo’nun filminde dolayı hayal kırıklığına uğramaya bile vakti olmamıştı… 

(Yazan: Ernest Miller Hemingway-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi