Nihayet Evleniyorum!..

N

       “Anadolu’da bir söz vardır: Bir erkeğin başını bağlamadan onu zaptetmek mümkün değildir derler. Eee… İstihbarat işleri de şakaya gelmez; denge gerektirir, kontrol gerektirir… Heyecan kaldırmaz! Ve herkesin gönlünde yatan bir sevdiceği vardır. 48’inci yılını doldurmaya çalıştığımız şu günlerde daha fazla söze gerek olmadığının bilmem farkında mısınız?..”

       Üç yıla yakın bir süredir onunla sözlü ve bir yıldır da nişanlıydık. Zamanımızın bütün gençleri gibi, tarihin en büyük aşklarından birini yaşadığımızı sanıyor ve birbirimizi delicesine seviyorduk. Ben, ondan iki yaş daha büyüktüm. Ailesi baba tarafından eski bir Ankaralı, anne tarafından ise, tam bir İstanbul hanımefendisiydi! Konak kültürü almış bir annenin ve geleneklerine oldukça bağlı bir babanın özeni ve terbi­yesi altında yetiştirilmişti. Benim için, piyangodan çıkmış büyük ikra­miye gibiydi…
       Onu, Ankara’daki Olgunlaşma Enstitüsü’nün son sınıfında öğrenci iken, tesadüfen tanımıştım. Bütün iyi nitelik ve yetenekleri üzerinde top­lamış olmasından dolayı da, kendimi gerçekten çok şanslı sayıyordum. Benim gibi bir haylazla(!), ancak onun gibi oturaklı ve ağırbaşlı biri başa çıkabilir ve onun hayatını yönlendirebilirdi.
       Onunla, uzun ama düzenli bir arkadaşlık dönemi geçirmiş ve benim işe müracaat etmemle birlikte, ciddi olarak evlenme konusunu konuşur olmuştuk. Ona, son dakikaya kadar hiçbir şey söylememiş, ancak servise kabul edildiğim zaman açık açık konuşmak gereğini duy­muştum. Bazı hususları bilmenin, onun da hakkı olduğunu düşünüyor­dum…
       Bana, tedirgin bir ifadeyle;
       “Peki, senin görevin ne olacak… Yani, ne yapacaksın?” diye sor­muştu.
       “Herhalde, bol bol konuşacağım, düşüneceğim ve yazacağım, o ka­dar! Merak etme, tehlikeli bir iş değil! Hem sen, etrafın dedikoduları­na aldırma!”
       Donuk bir şekilde yüzüme bakmıştı. Devletin en üst kademelerin­de sürdürülen ve malûm organ ve şahıslarca kışkırtılan “Kontr-Gerilla” tartışması hâlâ devam ettiğinden olacak, tedirginlik duyuyor ve Ecevit’in millete hediye ettiği(!) bu iki sözcük yüzünden, söylediklerime pek inanmış gibi görünmüyordu.
       “Her akşam evine gelecek misin?”
       “Geleceğim tabii,” diye cevap verdim. “Sana söz veriyorum, her akşam eve geleceğim!”
       Gerçekten, yirmi beş yıla ulaşan beraberliğimizde, zorunlu birkaç gece dışında, her gece eve gelmiştim. Bu bile, kurmuş olduğu aile mües­sesesinin saygınlığına ve dolayısıyla onun, şahsi mutluluğuna etkide bulunan en büyük nedenlerden biri olmuştu.
       Bölge Daire Başkanlığı emrine atanmamla birlikte, Ankara’dan ayrılırken, garajlarda beni uğurlayanlar arasında o da vardı. Öyle, sal­ya sümük ağlayanlardan değildi. Ben ise ilk kez, gözyaşlarını akıtma­dan ağlayan birini görüyordum. Belki, daha sonraki yıllarda, en zor şartlarda ve en geri kalmış yerlerde bulunduğumuz zaman da ağla­mıştı, ama yine de bana gözyaşlarını göstermemişti. Bu, ona has bir özellik olsa gerekti!
       Altı ay kadar önce, üst makamlara gerekli başvuruyu yapmış ve benden istedikleri bilgileri vermiştim. Şimdi o, bütün ailesi ve akrabala­rıyla birlikte, benim geçirdiğim aynı tahkikatları geçiriyordu.
       Aslında çok merak ediyordum. Merak etmemek elimde değildi ki! Hani bizim sülalenin, toptan CHP’li çıkartıldığı gibi, onun ailesinin de tahkikat sonunda sürpriz bir sonuçla karşılaşıp karşılaşmayacağını kestirmek mümkün değildi.
       Baba tarafının tahkikatı;
       “………..’nın büyük dedesinin dedesi, Ankara’da yerleşik Bayramîye Tarikatı’na dahil olup, ‘Hoca Efendi’ namı ile tanınmakta ve Hacıbayram semti civarında dolaştığına, sık sık dergâha girip çıkmakta oldu­ğuna dair duyumlar alındığından…”
       Anne tarafının tahkikatı ise;
       “…………’nın anne tarafından, Kırım Hanlarına kadar uzanan bir soy ağacına sahip olup, her ne kadar İstanbul’a yerleşeli yüz otuz üç sene olmuşsa da, Kırım’ın uzun süredir Komünist Rusya’nın yönetiminde bulunması göz önüne alınırsa…” tarzında bir sonuca bağlanabilirdi…
       Böyle bir şey olabilir miydi? Hayır, mümkün değildi! Ancak, son­radan kendisinden öğrendiğime göre, uzun süre iki kişi tarafından ta­kip ve gözetim altında tutulmuştu. Nereye girip çıktıysa, kiminle konuştuysa izlemişlerdi.
       Peki, bu kız; kırk yıllık mahalle bakkalından alışveriş ederken veya fırından ekmek alırken, ya o muhatap olduğu şahıslar kayıtlara geçiril­miş sakıncalı kişilerden olsalardı? Ne olacaktı? Yolda görüp selam verdiği eski öğretmeni, ya bir dernek üyesi çıksaydı? Olamaz mıydı? Hele hele, tesadüfen o gün, semt pazarından alışveriş etmeye gelen Ruslarla aynı tezgâhtan kabak aldığı(!) maazallah usta takipçiler(!) tara­fından tespit ve dokümante edilseydi? Acaba biz evlenebilir miydik?
       Sonuç olumlu olacaktı ki, bize gerekli izin verilmişti. Pek tabii ki bu izin;
       “Evlenmelerinde bir sakınca bulunmamaktadır,” şeklinde bir cümle kullanılarak verilmiyor, sadece, tahkikatın olumlu sonuçlandığına iliş­kin bir bilgi veriliyordu. Yoksa özel hayata ve kişisel haklara bir müda­hale şeklinde algılanabilirdi ve onlar, böyle bir hataya asla düşmez­lerdi!
       Neyse, ben, sevinçten havalara uçuyordum. Nihayet evleniyor­dum! Durumu, vakit geçirmeden aileme bildirmiş ve gerekli hazırlıkla­ra başlamalarını istemiştim. Nikâh, Ankara’da olacak ve biz; “Bas… Bas… Bas!” diye tempo tutan kalabalığın, bu çok önemli(!) ricalarını kırmayarak, birbirimizin ayağına basmaya çalışacaktık. İkimiz de dü­ğün istememiştik. Servis, bana üç gün izin vermişti. Bütün her şeyi, bu üç güne sığdırmak zorundaydık. Ondan sonra, dünyalar benim, yani bizim olacaktı!
       Babam, daha önceden hazırlanan birkaç parça ev eşyası ile kız tarafının çeyizini, bir pazar günü ilçeye getirmiş ve apartman sakinle­rinin her zamanki çekingen, ama bir o kadar da meraklı bakışları altın­da evimize kabaca yerleştirmişti.
       Son gün, Ankara’ya hareket etmeden önce, kapıdan çıkarken geri dönerek;
       “Üç gün sonra bu kapıdan iki kişi gireceğiz,” diye seslenmiştim.
       Sade bir nikâh töreni yapılmış ve her zaman olduğu gibi, genel istek üzerine, damadın ayağına kuvvetlice basılmıştı! Küçük büyük, bütün dostlarımız oradaydı ve bizi yalnız bırakmamışlardı. Hatta nasıl olmuşsa olmuş, “Casus Dayım” bile, bir fırsatını bulup nikâha gel­mişti. Herhalde son anda, Ankara’ya bir yük kapmış olacaktı.
       Servisten kimseler yoktu. Gelmeleri mümkün değildi ki! Amirlerim, arkadaşlarım… Onların çoğundan kutlama telgrafları almıştım. Bizi unutmamışlardı ve mutluluklar diliyorlardı…
       Öyleyse biz de onların dilediği şekilde mutlu olmaya çalışacak­tık. Dışarıdan bakıldığında, ciddi ve asık suratlı görünen bu insanla­rın dünyasında, biz daima gülümseyecektik. Gözyaşı dökmeden ağlamanın mümkün olduğu bir ortamda, kahkahalar atamadan gülebilecektik.
       Eşim, özenle ütüleyip şifonyerin gözüne kaldırdığı maskelerden, her gün bir tanesini, takmam için sabahları bana verecek ve kapıdan bu şekilde uğurlayacaktı. Akşamları da;
       “Maskeni yine kirletmişsin. Çıkar da iki su yıkayıvereyim… Sa­baha yenisini takarsın artık,” diyecekti.
       Nikâh bitmiş ve biz, iki gün sonra küçük bir uğurlayıcı grubunun büyük tezahüratı altında yola çıkmıştık. Otobüsümüz, yeni yaşantımı­zın başlayacağı yere doğru kilometreleri yutarken, şoförün, herhalde bilinçli olarak koyduğu bir plaktan ortalığa yayılan; “İdareli kullan karıcı­ğım! İdareli kullan kocacığım!..” şarkısının sözlerini gülerek dinliyorduk. Kimin okuduğunu hatırlamadığım, eski, arabesk bir parçaydı, ama gur­bet yollarında bizim ilk gülümsememizi, işte bu şarkı sağlamıştı.
       O günden sonra hep idare ettik. İdareli kullandık! Aradan onca yıl gelip geçti. Şimdi emekli vatandaşlarız. Mecburen idare etmeye devam ediyor ve zoraki gülümsemeye çalışıyoruz!

Yazar hakkında

Yorum Ekle