LAND/ROVER Deyip Geçme!..

L

       “Yetersiz araç-gereçle çalışmanın sıkıntısını o günleri yaşayanlar iyi bilir. Bilir de, elinden bir şey gelmez! Allaha şükür, en azından araç açısından bizim öyle bir sıkıntımız yoktu. Erlere yemek almaktan eleman buluşmasına gidişe, kurye getirip götürmekten yabancı elçilik mensuplarının takibine kadar bir dizi görevi başarıyla yerine getiriyordu. İster inanın, ister inanmayın ama bulunduğumuz yörenin en fiyakalı, en temiz ve de TEK arabasıydı!..”

       Servisin, bölgemize tahsis ettiği Land/Rover jeep’den fazlasıyla memnunduk. Bizim tek aracımızdı, ama hiç yoktan da iyiydi. Aslında, okuduğumuz kitaplarda, anlatılan öykülerde, seyrettiğimiz James Bond filmlerinde, yabancı gizli servislere ait otolar, marka marka, model mo­del boy gösteriyorlardı, ama her yiğidin de ayrı bir yoğurt yiyiş tarzı yok muydu? Bizimkiler de yoğurdu böyle yemek istiyorlardı herhalde…
       Bir kere, Ankara plakası taşıyordu. Bu şekilde, zaten ilçede kayıtlı bulunan kırk-elli arabanın içerisinde, yabancı plakalı bir araç olarak gayet güzel kamufle olduğu için, hiç dikkati çekmediğinden emindik(!)… Gönlümüz de rahattı!
       Tabii her yere, bu tek araçla ulaşmak ve her işimizi onunla görmek zorunda kalıyorduk; erlerin karavanasını almak için Jandarma Komutanlığı’na mı gidilecek, onunla! Kaymakam mı ziyaret edilecek, dö­nüşte postaneye mi uğranılacak, onunla! Uzun yol takibi mi yapıla­cak, onunla! Elemanlarla buluşmaya mı gidilecek, onunla! Hep onunla, hep onunla! Land Rover’imiz çok iş görüyor… Ve maşallah, her yere yetişiyordu…
       Üstelik bilindiği üzere, arazi arabasıydı. Dört çekerli, güçlü bir jeepti! Şiddetli soğuklarda ve kar yağışının bol olduğu, yolların ka­pandığı, diğer araçların hiçbirinin trafiğe çıkmaya cesaret edemediği zamanlarda, aksamadan iş görebiliyordu. Onun, tek başına yollarda gezinmesi de görülecek gibiydi hani!
       Hatta bir ara müdürüm;
       “Yahu, bu araba da artık çok dikkati çekiyor. Plakasını mı değiştirsek, ne yapsak acaba?” demişti de, üst makamlardan, bu gereksiz değişiklik için izin gelmediği için yapamamıştık…
       Benzin sıkıntısının olduğu yıllarda, zamanında benzin alamadığı­mız birkaç kez, erler karavanalarını almak için yayan yapıldak, Jan­darma Komutanlığı’na gidip gelmek zorunda kalınca, aracımızın değe­rini işte o zaman daha iyi anlamıştık. Ne olursa olsun, bir-iki önemsiz sorun yüzünden, onu gözden çıkaramazdık.
       Şükretmek gerekir ki, resmi bir plaka taşımıyordu ve sivil plaka ile kamufle edilmiş bir Land Rover’di. Hani, onu görenler, baraj inşaatla­rında kullanılan müteahhit veya şantiye arabası falan sanabilirlerdi, ama şoförler buna imkân vermiyordu.
       Hepsi de takım elbiseli, kravatlı, nizami tıraşlı, gencecik çocuklar­dı. Ne kadar tembih ederseniz edin, aldıkları askeri terbiyeden ola­cak, arabaya binip-inerken, hemen koşup komutanlarına(!) kapıyı açı­yorlardı. Başlarında şapka olsa, selama duracakları konusunda da iddiaya girilebilirdi.
       Üstelik bizim Land Rover’ler, piyasadakilerden çok farklıydı, çok! Hâlâ, orijinal boyalarıyla pırıl pırıl duruyorlardı. Hemcinsleri gibi, çeşitli renklerde değildiler.
       Bilindiği üzere, Devlet Su İşleri’nin bütün araçları yeşildi. Kara­yolları, portakal rengini kullanıyordu. Sağlıkçılar beyazı, petrolcülerin bir kısmı kırmızıyı seviyorlardı. Bizim Land Rover’ler ise, üstüne fırça değmemiş orijinal boyalarıyla, gelinlik kızlar gibi ortalıkta dolaşıyor­lardı.
       Bir gün müdürüme;
       “Bu araç, bu haliyle başımıza işler açacak, ama bakalım ne za­man?” demek istemiştim de, ondan;
       “Hiçbir zaman!” cevabını almıştım.
       Bu araç, teşkilâtın bir simgesiydi! Korku duymak isteyenlerde korku uyandırıyor, saygı duymak isteyenlere de hürmet hissi aşılıyor­du! Tabii bu arada, başka işlerde de faydası dokunuyordu. Örneğin; bu arabayı hiçbir trafik ekibi yolda durdurmuyordu.
       Gerçekte ise, yani işin temelinde, maddi olanaksızlıklar yatıyordu. Teknik cihaz, ekipman, personel, tahsisat, kapalı-açık ödenekler vs. bütün bunlar çok kısıtlıydı ve biz de o tarihlerde, bu kısıtlı şartlarda çalışmak zorundaydık. Uzun yıllar çalıştık da!
       Geçmiş yıllardan başlayarak devleti soyup soğana çevirenler bu soygunları yapmamış olsalardı, belki şartlar bambaşka olabilirdi. An­cak, buna inanmak güçtü. Bunun, ham bir hayal olduğunu da hepi­miz biliyorduk. Onlar, dokunulmaz bir zırha bürünmüşlerdi ve sanki âb-ı hayat suyu içmiş gibi ölümsüzdüler. Bu yüzden de her daim var ola­caklardı.
       Yaşamış olduğumuz malûm gerçeklerden(!) zaman zaman konu açıldığında, dayanamayıp bir gün;
       “Müdürüm?” diye sormuştum. “Biz aslında kafamızı kuma sok­muş devekuşu gibiyiz. Yalnız, kıçımız açıkta!”
       O anda keyfi yerinde olan müdürüm;
       “Olsun,” diye cevap vermişti. “Olsun! Hiç olmazsa, haşmetli bir yerimiz dışarıda kalmış ya… Bu da bize yeter!”

Yazar hakkında

Yorum Ekle